Ahmet Ümit: “Siyaset, aşk ve savaşın, hayatımızı ne hale getirebileceğini tartışmaya açıyorum.”

Ahmet Ümit: “Siyaset, aşk ve savaşın, hayatımızı ne hale getirebileceğini tartışmaya açıyorum.”


Twitter'da Paylaş
0

• İttihatçılar yola çıkarken tam da bu kültürü ortadan kaldırmayı, kullardan değil bireylerden oluşan bir toplum kurmayı amaçlıyorlardı. Bildiğimiz burjuva toplumundan söz ediyorum. Model de Fransız İhtilali’ydi. Fakat tam anlamıyla başarılı olamadılar. Yıktıkları Abdülhamit despotizminin yerine ittihatçı despotizmi koydular. • İttihatçıları tümüyle olumsuzlamak, hem büyük bir haksızlık, hem de tarihi doğru kavrayamamak olur. Bugünkü cumhuriyet, hiç kuşkusuz ittihatçı siyasetin sonucunda kurulmuştur. • Belki de bugün burun kıvırdığımız romanlar yahut hikâyeler, geleceğin klasik yapıtları olacaktır. Yeni romanının adını da açıkladın: Elveda Güzel Vatanım. Roman aralık başında yayımlanacak. Okurlar için, kısaca bir bilgi verebilir misin? Roman 1906 ile 1926 yılları arasındaki yirmi yıllık süreçte yaşananları, Şehsuvar Sami adındaki karakterin kaleminden anlatıyor. Aslında o fırtınalı dönemin bir insanın yazgısını nasıl etkilediğini gözler önüne sermeye çalışıyorum. Siyaset, aşk ve savaşın, hayatımızı ne hale getirebileceğini tartışmaya açıyorum. Selanikli bir genç olan Şehsuvar Sami’nin hayali yazar olmaktır. Bu hayalini gerçekleştirmek için Ester adındaki sevgilisiyle Paris’e gidecektir, ancak 1908 devrimine yakalanır. Bir anda kendini devrimin ön saflarında bulacak, önce İttihat ve Terakki’nin, sonra Teşkilatı Mahsusa’nın önemli bir idarecisi olacaktır. Roman 1926 yılının sonbaharında Pera Palas’ta başlar. İttihat ve Terakki yenilmiş, Osmanlı İmparatorluğu parçalanmış, cumhuriyet kurulmuştur. İzmir Suikast girişimini gerekçe gösteren yeni hükümet, hayatın her alanında ittihatçıları tasfiye etmektedir. İzmir’de ve Ankara’da dar ağaçları kurulmuş, suçlu suçsuz birçok önemli ittihatçı idam edilmiştir. Sıranın kendisine de geleceğini bilen Şehsuvar Sami, hayatının son yirmi yılının bir muhasebesini yapmaya başlar. İdeallerini, üye olduğu cemiyeti, bütün bir insanlığı sorgulamaya başlar. 1908 yılında devrime katılmayıp yazar olmak için Paris’e gitseydim, hayatımda neler değişirdi sorusunu sorar. Öte yandan 1926 yılında siyasi mücadele devam etmekte, birileri onu gizemli bir entrikanın içine çekmeye çalışmaktadır. İttihat Terakki’nin yirmi yılını anlattığını belirttin. İttihat Terakki ile günümüzdeki siyasal yönetim biçimi arasında bir koşutluk kurma amacın oldu mu? Tarih tekerrürden ibarettir denilen o tanımlamaya hiçbir zaman inanmamışımdır. Ancak ülkedeki temel kültür değişmediği zaman, aradan yüz yıllık bir zaman da geçse siyasi iktidarlar arasında benzerlikler görmek mümkündür. Temel kültür derken, kul kültüründen bahsediyorum. İroniktir, İttihatçılar yola çıkarken tam da bu kültürü ortadan kaldırmayı, kullardan değil bireylerden oluşan bir toplum kurmayı amaçlıyorlardı. Bildiğimiz burjuva toplumundan söz ediyorum. Model de Fransız İhtilali’ydi. Fakat tam anlamıyla başarılı olamadılar. Elbette meclisin açılması, padişahın siyasi hayatın tek belirleyeni olmaktan çıkarılması çok önemli bir adımdı. Ama ne yazık ki, yıktıkları Abdülhamit despotizminin yerine ittihatçı despotizmi koydular. Yani kul kültürünü ortadan kaldıramadılar. Çünkü önce partideki entelektüelleri tasfiye ettiler. İlk işleri ittihatçıların fikir babası ve dönemin en önemli aydını olan Ahmed Rıza’yı cemiyetten uzaklaştırmak oldu. Elbette gerisi de gelecekti... Cemiyette güya sözü geçen üç kişi vardı; yani Enver Paşa, Talat Paşa ve Cemal Paşa. Ama, Birinci Dünya Savaşı’na doğru ipleri tek kişi eline alacaktı. Enver Paşa’dan söz ediyorum. Hatta Almanlar, bu hakikate gönderme yaparak, ülkeye Enverland adını takmışlardı. Evet, günümüze baktığımızda ilginç bir benzerlikle karşılaşıyoruz. İttihatçılardan nefret eden, onların tahttan indirdiği II. Abdülhamit’e hayranlıklarını asla gizlemeyen bir parti, inanılmaz şekilde, nefret ettikleri siyasi oluşumun çizgisini izliyor. Tıpkı ittihatçılar gibi, daha fazla özgürlük, daha fazla kardeşlik, ulusların haklarını eşitçe kullanması şiarlarıyla seçim kazanan bu hükümet, artık tıpkı ittihatçıların yıkılma döneminde olduğu gibi özgürlüklerden korkuyor, muhaliflerini acımasızca bastırıyor, basın üzerinde korkunç bir sansür uyguluyor, her alanda tek sesliliği savunuyor. Nasıl ki 1914 yılından itibaren Enver Paşa ülkede tek adam olmuşsa, günümüzde de aynı misyonu üstlenmeye çalışanlar var. Hatta daha da ileri giderek, bunu yasallaştırmak için başkanlık sistemine geçmek isteyenler var. Tek farkla, Enver Paşa, ne Talat Paşa’yı, ne de Cemal Paşa’yı tasfiye etmişti. Bilmiyorum, belki Birinci Dünya Savaşı’ndan galip çıksaydı ederdi ama böyle bir tasfiyeye gitmediği bir vakadır. Bir başka farkı da söylemeden geçmemek lazım. İttihatçıların bu üç lideri de, yaptıkları korkunç hatalara, uyguladıkları baskı politikalarına, neden oldukları kanlı olaylara rağmen maddi çıkar sağlama peşinde koşmamışlar, adları herhangi bir yolsuzluk olayına karışmamıştır. Bu ülkenin geçen yüz yıllık tarihinde hiçbir şey değişmedi mi ya da nasıl bir değişim yaşandı? Elbette çok şey değişti. Ekonomide, sosyal yaşamda, siyaset ve sanatta büyük dönüşümler yaşandı. Ama toplumun siyasetteki davranış biçimini belirleyen, iktidarla birey arısındaki ilişkide köklü bir değişiklik olmadı. Padişahı, babayı, kutsal sayan muhafazakar anlayış her türlü hakim ideolojinin temelini oluşturdu. O nedenle, padişahı yıkan toplum, Atatürk’ü yeni padişah olarak algıladı. Kullardan değil bireylerden oluşacak bir toplum kurma çabası, gerekli kurumlar ve fikirler yaratılamadığı için başarıya ulaşamadı. Tek adam anlayışı, sadece tek parti döneminde değil, çok partili hayatta da devam etti. Bu olgu Menderes, Demirel, Özal ve elbette bunu açıkça savunmaktan çekinmeyen Tayyip Erdoğan dönemlerine baktığımızda, açıkça görülebilir. Ama hemen şunu da söylemem gerekir ki, İttihatçıları tümüyle olumsuzlamak, hem büyük bir haksızlık, hem de tarihi doğru kavrayamamak olur. Bugünkü cumhuriyet, hiç kuşkusuz ittihatçı siyasetin sonucunda kurulmuştur. Unutulmaması gerekir ki, ilk meclis 23 Nisan 1920’de değil, 1876’da açılmış ancak iki yıl sonra Abdülhamit tarafından Ruslarla yapılan savaş gerekçe gösterilerek kapatılmıştı. Meclisin ikinci açılışı gerçek bir yenilikti ve bu yeniliği sağlayan 23 Temmuz 1908’de İkinci Meşrutiyet’in ilan edilmesiydi. Yaşadıklarımıza karşı entelektüel duruşu kararlı, belli bir yazarsın, ne düşünüyorsun, nereye gidiyor bu ülke? Bir ülkenin tarihsel ve toplumsal ilerlemesini sağlayan pek çok etken var. Aslında dünyanın ivmesi bizi ileriye gitmek için zorluyor, ama ülkedeki siyasi iktidar, bugün sadece kendini korumanın derdine düşmüş durumda. Öyle ki, seçim kaybetmeyi bile göze alamayacak bir hale geldiler. Oysa kendilerinin de dillerine pelesenk ettikleri millet iradesinin en basit hali seçimlerdir. Kazanırsınız ya da kaybedersiniz. Ama gelinen noktada adeta İttihat Terakki’nin sopalı seçimleri gibi, baskı ve entrikalarla dolu bir anlayışla muhalefeti sindirmeyi planlıyorlar. Ben umutsuz değilim, evet hiç de kolay olmayacak, ama bu tür bir yönetim tarzının başarılı olması mümkün değil. Ülkenin yüzde 60’ını düşman görerek, ne demokrasi yaşatılabilir, ne sosyal barış sağlanabilir. Bu, tümüyle yanlış bir politikadır, iflas etmiştir, ancak bu yanlış gidişat kendiliğinden sona ermez. O nedenle, demokrasiden, barıştan, hoşgörüden yana olan herkesin, birlikte davranması gerekli. Önümüzdeki 1 Kasım seçimleri tarihsel bir fırsattır. Kul kültüründen kurtulmak, gelişkin bir demokrasiye ulaşmak ve kaliteli bir hayat yaratmak için herkesin elini taşın altına koyması şart. Ben romanımı yazarım, sanatımla uğraşırım demek, en hafif deyimle etik dışı düşünmek ve davranmaktır. Peki edebiyatçılar, aydınlar, entelektüeller bu gidiş karşısında nasıl bir konum aldı ve alıyor? Edebiyatçı, aydın, entelektüel deyince homojen bir grup, homojen bir yapı, homojen düşünceler anlamamak lazım. Her konuda olduğu gibi bu meselede de farklı düşünceler, farklı davranışlar olacaktır. Ama sevinerek söyleyebilirim ki, yazarların arasında da, öteki  sanatçılar arasında da sözünü söylemekten çekinmeyen çok insan var. Üstelik her geçen gün artan baskıya rağmen bu insanlar susmuyorlar. Her geçen gün daha yüksek bir sesle özgürlük ve demokrasi isteklerini dile getiriyorlar... Gönül ister ki bu talepleri daha fazla insan dile getirsin. Çünkü her düşünceden, her dinden, her etnik kökenden insan için kaliteli bir hayatın yolu gelişkin bir demokrasiden geçiyor. Edebiyatımız nereye gidiyor? Sence niteliği yükseliyor mu, düşüyor mu? Edebiyatımızın iyi bir yere gittiğini düşünüyorum. Gitgide daha dinamik bir yapı kazanıyoruz. İzlekler, üsluplar, kurgusal yenilikler, dili kullanmadaki ustalık, anlatım biçimlerindeki farklılıklar artıyor. Yani yazınsal arayış hızlanmış durumda. Elbette bu hız, değişik savrulmaları da beraberinde getirebilir. Yahut bizim alışık olmadığımız, hatta yadırgayabileceğimiz yazınsal biçimleri de ortaya çıkarabilir. Ben bu konuda da hoşgörüden yanayım, belki de bugün burun kıvırdığımız romanlar yahut hikâyeler, geleceğin klasik yapıtları olacaktır. Velhasıl, ben edebiyatımızın gidişatından, memleketin gidişatı kadar endişeli değilim...

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR