Ai Wei Wei: Kapitalizm ve Kültür Katliamı
16 Ocak 2020 Hayat İnsan Şehir Felsefe

Ai Wei Wei: Kapitalizm ve Kültür Katliamı


Twitter'da Paylaş
0

Çin ve Rusya, komünist otoritenin kapitalizmle bir araya gelerek nasıl göz korkutucu siyasi yapılar oluşturabileceğini gösterdi. Dünya demokrasileri geride kaldıklarını ya da daha kötüsü bu düzene ayak uydurmaya başladıklarını hissetse de bu konu hakkında ne yapacağını bilmiyor.

20. yüzyılın en önemli Çinli yazarlarından biri olan Lu Xun, Çin’in “ulusal karakteri”nin kusurlarını sergileyen Ah Q adında bir karakter yarattı. Bu karakter Çinliler tarafından hem sevildi hem de korkulan bir isim haline geldi. Uyuz hastalığına yakalanan Ah Q, etrafındaki insanların “uyuz” kelimesini ya da onu anımsatan herhangi bir kelimeyi kullanmasını yasakladı. Bu tarz kelimeleri kullanmak tabuydu. “Verboten” (yasak). 

Birkaç hafta önce Berlin’de kumarhane çalışanı tarafından bana açılan bir dava hakkında bildirim aldım. Dava dilekçesinde çalışana Nazi ve ırkçı dediğim yazıyordu, hem de hiçbir dayanak olmadan. Yazılı bir cevap sunmak için iki haftam vardı ve eğer başarısız olursam cezaya çarptırılacaktım. İngiltere’ye yola çıkmak üzereyken bildirim geldi. Konuyu avukata bıraktım ve gittim.

Ancak bu şikâyet, belleğimi kurcalamama neden oldu. Evet, yaklaşık bir yıl önce Potsdamer Platz’da bulunan Berlin Casino’da kart oynamıştım ve oyunun sonunda poker fişlerimi kasiyerin orada bulunan tezgâhın üzerine koymuştum. Ellilerindeki çalışan, arkasına yaslanmış oturuyordu. Bana baktı, ancak hareket etmedi. Sonra her bir kelimenin üzerine basarak şöyle dedi: “Lütfen demelisin.”

Canım sıkıldı. “Demezsem ne olur?” diye sordum. “Avrupa’dasın, düzgün davranmayı öğrenmelisin,” diye cevap verdi. Bu yorum sinir bozucuydu ancak alışılmadık bir şey değildi. Göçmenler Almanya’da bu tarz şeyler duymaya alışmıştı.

Üsteledim: “Bana nasıl davranmamı öğretmesi gereken kişi sen değildim.” Bunun üzerine öne eğildi, bana ters ters bakarak, “Seni beslediğimi sakın unutma!” dedi.

Ortaya konulan paranın değeri artmıştı. Bu komik sahnenin arkasındaki yoğun nefreti hissedebiliyordum. “Bu tam bir Nazi tavrı ve çok ırkçı bir eleştiri,” dedim. 

Tartışmaya son verdim ve kumarhane yöneticisine gittim. Biraz araştırma yaptıktan sonra benden özür diledi. Olayların burada son bulduğunu düşünüyordum ta ki dava bildirimi gelinceye kadar. Şikâyetten neler çıkacağını bilmiyorum ancak bu, şimdi dile getirmek istediğim konuya kıyasla önemsiz bir mesele.

Kumarhane çalışanı, etnik önyargılarını kültür sorununun altına saklamıştı: Almanların “kurtardığı” göçmenler Avrupa medeniyetini öğrenmeli. Bu beni “kültürel farklılığın” önyargı, kölelik ve soykırımın faydalandığı bir perde olduğunu düşünmeye itti. Hitler’in Almanya’sı? Apartheid? Bosna? Güney Amerika? Hep böyle! Bunlar gerçekten kültürel meseleler. Nazilerin düşünce şekli kesilip atılabilecek bir tümör değil. İyi ya da kötü, kültürler yıllarca sürer.

Günümüz dünyasında otoriter sistemler ve yırtıcı ticaret “kültürel farklılıklar”dan yararlanmak için iş birliği yapıyor. Bu durum, son yıllarda Batı şirketleri ve komünist Çin elitlerinin el ele vermesinde açıkça görülüyor. Batı onlara sermaye ve herkesin ihtiyaç duyduğu teknolojiyi sağlarken Çin yöneticileri Batı’ya, düşük ücretli, çalışkan ve korumasız bir işgücü temin ediyor. Batılı siyasetçiler, bu durumu meşrulaştırmaya çalışıyormuş gibi Çin'de yükselen yaşam standartlarının özgürlük ve demokrasi talep edecek bir orta sınıf ortaya çıkaracağını iddia etti. Bunun henüz gerçekleşmediği apaçık ortada. Çin’in elit tabakası her zamankinden daha zengin ve kontrolü elinde tutuyor. Batı’nın onlarla ilgili kurduğu hayallere gülüyorlar: Demokrasi savunmasız hale geldi.

Ancak Batı’nın bundan haberi var mı? Hong Kong’a bakın. Cesur protestocular altı aydan fazla süredir dünyanın en güçlü diktatörlüğüyle, protestocular ya da rakipleriyle uzlaşmayı reddeden bir rejimle yüzleşmede ısrar etti. Hong Kong’un genç demokratları dünya demokrasilerinden destek aradı. Bugün 21. yüzyılın en büyük çatışması olabilecek şeyin yanında duruyorlar. Batı onlara yardım ederek iyilik etmektense kendini koruduğunu görecek mi?

Hong Kong'daki protestocular, Çin'in kuzeybatı bölgesinde bulunan Sincan denilen bölgeye baktıklarında, Pekin tarafından yapılan değişimin nelere yol açtığını görebilir. Son yıllarda Müslüman Uygurların dil, din ve kültürleri yavaş yavaş yok ediliyor. Yaklaşık bir milyon insan, Çin Komünist Partisi'ne itaat etmek ve dinden çıkmak zorunda kaldığı “yeniden eğitim kampları”na gönderildi.

New York Times bu kültür katliamı hakkında dört yüz sayfalık hükümet belgesi yayımladığında kızgın bir Pekinli, kampların varlığını reddetti. Ancak belgelerin asılsız olduğunu iddia etmedi (edemedi). Yeniden Eğitim Merkezleri’ndeki “eğitim görenler”in hepsinin “mezun olduğunu” açıkladı. Ancak şu gerçekler açıklanmamıştı: Mezunların sayısı, şu an nerede yaşadıkları and aileleriyle tekrar bir araya gelip gelemedikleri.

O uzaklardaki Sincan kasabası ile aramda bir bağ olduğunu hissediyorum çünkü 1960’lardan 1977’ye kadar, daha sonra oradan sürülen babam şair Ai Qing ile yaşadım. Şiiri sayesinde kendini özgürce ifade etmişti.

Batılılar Sincan’ın uzak ve gizemli bir yer olduğunu düşünebilir, ancak bazı yönlerden çok da egzotik değil. Orada Volkswagen, Siemens, Unilever ve Nestlé gibi çok uluslu şirketlerin fabrikaları var. Muji ve Uniqlo’nun tedarik zincirleri Sincan'a bağlıdır ve H & M, Esprit ve Adidas gibi şirketler Sincan pamuğunu kullanır. Şunu sorabiliriz: Eski imparatorların, suçluları hapse göndermek yerine sürdüğü bu uzak yeri çekici kılan ne?

“Kültürel açıdan farklı”, beyaz ırka dahil olmayan işgücünün bunda oynadığı bir rol var mı? İnsanların kontrol edilmeye ihtiyacı yok, çünkü zaten baskıcı komünist hükümet bu görevi görüyor. Çin’in başka yerlerinde olduğu gibi Sincan’da da Doğu ve Batı’nın patronları, fayda alışverişinde bulunmuş, ortak çıkarlar oluşturmuş, hatta bazı değerleri paylaşmaya başlamıştır. Otomobil satışlarında Çin'i yöneten Volkswagen CEO'sundan kısa süre önce şirketin Sincan'daki toplama kampları hakkında yorum yapması istendi. Volkswagen’in bu konu hakkında hiçbir şey bilmediğini öne sürdü, ancak Sincan gazeteleri aksini gösteriyor. Volskwagen’in kamplar hakkında bilgisi olmakla beraber bu duruma onayını vermiş.

Uluslararası diplomasi Batılı işler ile Çin komünizminin ortaklığını kolaylaştırdı, Alman hükümeti bu rolü özellikle iyi oynadı. Köle işçiliğinden kâr etmenin Almanya için yeni olmadığını hatırlamamız gerekir. Naziler zorunlu hizmeti dayattı. Bugün temel fark, uzaktaki ülkelerin kullanılmasından kaynaklanıyor ve olay, daha geniş çaplı. VW, Audi, SEAT, Skoda, Bentley ve Lamborghini markaları, arabalarını Çin'de üretiyor. Bu durum, Alman endüstrisinin geleceğini Çin'de olduğunu gösteriyor. “Kültürel farklılık” üzerine yıkılan bahaneler hâlâ görülüyor. 

Çin ve Rusya, komünist otoritenin kapitalizmle bir araya gelerek nasıl göz korkutucu siyasi yapılar oluşturabileceğini gösterdi. Dünya demokrasileri geride kaldıklarını ya da daha kötüsü bu düzene ayak uydurmaya başladıklarını hissetse de bu konu hakkında ne yapacağını bilmiyor. Geleneksel demokratik değerler kaybolmaya başladı. Ekonomik ve siyasi akımlar ulusal sınırların ötesine uzanır, büyük ve durdurulamazmış gibi görünür, toplumların geliştirdiği değer ve idealleri yok eder.

“Nazi” kelimesinin Almanya'da bir tabu olduğunu çok iyi biliyorum, ama kumarhane çalışanıyla konuşurken bu kelimeyi ettiğimde onu açıklayıcı değil, analitik bir terim olarak kullandım: Bir kültür üstünlüğünü, etnik köken saflığını savunur; aşağıda kalan kalabalık yalnızca farklı değil, aynı zamanda daha değersizdir, yönlendirilmeye ve gerek kalırsa zorla yönetilmeye muhtaçtır. İşte kölelik böyle haklı çıkarılır. Böylece insanların evlerinden sürülmesi bir sorun olur görülmez. Baştakiler ve köle sahipleri aziz rütbesine yükselir. 

1930 ve 1940’larda buna Nazizm deniyordu. Bugün Almanya’da bu kelimenin çarpıcı bir etkisi var: Ah Q’nun “uyuz”u reddetmesinden çok daha güçlü bir tepkiyle karşılaşıyor. Alman aşırı duyarlılığı bu düşünce sisteminin hayatta kaldığının göstergesi olabilir mi?

Alman ve diğer Batı hükümetlerinin karşılaştığı en büyük zorluk, ahlaki bütünlükleri bozulmadan kâr elde etme karnavalından çıkmanın bir yolunu bulmaktır. Şimdiye dek korkak tutumları ve durumdan kaçınmak dışında bir şey yaptıklarını görmedik. Meselenin özü, ahlaki seçenekleri bilmemek değil, iradenin başarısızlığıdır. Açgözlülüğün peşine düşmek mi? Doğru olanı yapmak mı? Batı hükümetleri liberal demokrasinin tehlikede olduğunu fark ettiğinde bu denge başka yöne doğru eğilebilir.

Çeviren: Aslı İdil Kaynar

(NY Times)


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR