Akrebin Gözyaşı
7 Eylül 2019 Öykü

Akrebin Gözyaşı


Twitter'da Paylaş
2

Suriçinin hüznü, cümle şehir sakinleri gibi ruhunu, bedenini sarıp sarmalamıştı. Kısacık, hepi topu bir kaç saatlik; hava aydınlanandan kararıncaya kadarlık sürede soluğu almıştı mekânda!

Hoş, hava aydınlanmış mıydı! Orası da meçhuldü ya! Şairin, sevmem netameli aydır Aralık dediği mevsimlerden berbat mı berbat bir kıştı. Güneş, bırakın isli puslu da olsa yüzünü göstermeyi. Köşe bucak, en derin kuytulara gizlenivermiş! Aman bir süreliğine beni iyisi mi unutuverin, belki o zaman değerimi daha iyi anlarsınız demişti sanki. 

Şehir ise, güneşin bu muhannetini  not etmişti bir kenara! Sen değil miydin yazın, bizi cehennemi ateşinle kavuran, hiç şikayet ettik mi senden, demişlerdi de sesleri kısık çıkmış sade kendileri duyuvermişti. 

Karanlıkta boy gösteren kapkara seri katiller her köşe başında hazır kuvvet, destursuz pervasız dolanıyorlardı dört bir yanda. Herkese zalimane, öfkeyle, hınçla bakışlarıyla.

Yaşamaya çalıştığı şehir, bir süredir taammüden cinayete kurban edilmiş ama “çıkmamış candan umut kesilmez” misali, ağır çok ağır yaralısı ile cebelleşen cerrahın naçar haline bürünmüştü sanki!

Mahallenin son durumuna bakma isteğiyle zar zor girebilmişti sokağa. Evin halini gördüğünde ise durum hepten felaketti! Ev, ev olmaktan çıkmıştı. Haldan düşmüş tebdil gezer diyecekti kelamda olduğu gibi! Ama tebdil gezecek hali de kalmamıştı evinin. Kapı kırılmış iki parçası yerdeydi. Güvercin başı görüntülü şakşako’nun (kapı tokmağı) yerinde hoyratça oluşmuş koca bir delik kalmıştı geriye. Evin eşyaları hurda olarak bile kıymetsizlik kervanına katılmış, talandan ardakalan ardiye misali orta yere saçılmıştı. Taş avlu ve odalardaki eşyaların paçavrası çıkmıştı. 

Daha fazla dayanamadı ve hızla kendini sokağa attı. Sokak da sokaktı hani. Dili olsaydı susturabilene aşkolunacaktı belki! Ama olsun, varsın konuşmasındı! Zaten konuşup da neyi anlatacaktı ki! Ne yaşamışsa yaşadıkları orta yerde duruyordu işte. Ayan beyan ortadaydı. Söze ne hacet! Hangi söz, hangi kelam, ya da cümle; o insan ve mekân kırımını anlatmaya kifayet edebilirdi ki!

Yürüdü biraz, hoş, rahat yürünenilecek sokak dokusu da kalmamıştı ya! O güzelim bazalt, şehrin tabiriyle “paket taş” dokulu sokak sanki başka diyarlara gitmiş de! Ömrübillah harbi umumiyi yaşamış deve hörgücü görüntülü bir başka sokağı söküp getirip taşıyıvermişlerdi kendi sokağının yerine!

Dönünce köşeyi, kapısı ardına kadar açık, sokaktan avlusu görünen, avlusunun hâli pür melali az önce terk ettiği kendi evinin avlusundan pek de farklı olmayan bir avluydu gözüne ilk çarpan. İçerden sesler geliyordu. Başka zaman olsa çekinirdi girmeye. Ama şimdi o zaman mıydı? Sonuçta acı, tasa, keder hepsini kader ortağı etmemiş miydi? 

Avluya girdiğinde bir kaç kadının işe yarayabileceğine inandıkları eşyaları öbek öbek sağa sola yığılmış hurdahaşlığın içinden ayıklamaya çalıştıklarını gördü. 

Selam verdi, aldılar selamını. Başka zaman olaydı ev işi yapana “kolay gelsin” der, geçerdi. Ama bu hal içinde “kolay geleceği” de pek yoktu ya! O sebeple demedi. Sadece bakıştılar. Gözler karşılıklı olarak doldu, ama gözyaşına dönüşmedi. Sanki hüzün içe aktı. Ayan beyan, dosta düşmana karşı, aleni ağlak hâlin vakti zamanı değildi! Hem, ağlayacak hal de kalmamıştı zaten! Çok olmuştu gözyaşı pınarları bağlanalı. 

Bir şey yapamayacağını anlayınca çıkıp gitmeye karar verdi. Tam dönüp gidecekken yarı penceresi avlu zemininin altında, diğer yarısı da avluya bakan pencerenin yarı karanlığında, evin kilerinde bir çocuk silüeti gözüne çarptı. Merak bu ya! Sanki içindeki ben, gir o kilere diyordu. 

Kilerin avluya açılan ve basamakları aşağı doğru inen hepi topu bir kaç basamaklık merdiveninden inip kilere girince sekiz-onyaşarında bir erkek çocuğun toprak zemin üzerinde bağdaş kurmuş oturduğunu ve önündeki akrep grubunu izlediğini ürkerek fark etti. 

O eski ve kadim şehirde yaşamış olanlar bilirdi tabi o taş evlerin yılanları, akrepleri olduğunu. O denli bilirlerdi ki, surlarındaki bir burcun bazalt taş duvarına da  nakşetmişlerdi akrep suretini. 

“Ne yapıyorsun,” diye sordu çocuğa sesinin tonu merak barındırarak.

Gayet alçak bir ses tonuyla suskun kalmakla fısıldamak arası gibi konuştu çocuk. “Anneleri ölmüş yavru akreplerin, annelerinin etrafında dönüp yasını tutuyorlar.” 

Sahiden orta yerde cansız bedeniyle ölmeye yatmış büyükçe bir akrebin etrafında yarım daire ile u düzeni oluşturmuş gibi yavru akrepler dönenip duruyordu. 

“Nasıl yas bu! Anaları ölmüş, ağlamıyorlar mı? Hani gözyaşları,” deyince. 

Çocuk, “Akreplerin yası böyle, gözyaşlarını içlerine akıtırlar," dedi.

Orda daha fazla durama(z)dı. Önce kilerden, sonra avludan, sonra sokaktan, sonra mahalleden ayrıldı. Şehirden ayrılmaya gönlü rıza göstermedi. Şehir, acısını içine gömmüş, gözyaşını akrep yavruları gibi içine akıtmıştı. Karayağız  ve Karayazgılı bir şehirde yaşayanlar bilirdi ancak acının, hüznün ritmini!

Latinler der ki; Serius est quam cogitas (vakit sandığından da geç). Evet sahiden sandığından da geçti vakit!  Hani “yılanlı, akrepli, sevdalı şehir...” demişlerdi ya! Akrebin gözyaşını içine akıttığı yerde el aleme karşı ağlayıp gözyaşı dökmek yakışmazdı... Belki bir gün, yeniden, yitirdikleri ile yüzleşmek adına zamanın akışını ve zamanla olan ilişkisini anlamak için  yılan, akrep bir de sevdalara dönerdi.

Ne zaman mı...

*akrep metaforu için Birsen İnal’a teşekkürler. 

Ağustos 2019 Diyarbekir 


Twitter'da Paylaş
2

YORUMLAR


Ziya Şeker
Duygulu, anlam yüküyle çağrışımlar yaratan güzel bir öykü. Yüreğinize, kaleminize sağlık.
12:50 AM
Birsen İnal
Akrepler de gözyaşı dökmüştü ve buna tanık olmuştum Sur'da bir zerzemide (bodrum/kiler) bir çocuğun deyimiyle... Yüreğinize sağlık Şeyhmus Bey
11:16 AM

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR