Akşam Suyu
17 Kasım 2019 Öykü

Akşam Suyu


Twitter'da Paylaş
0

Gözlerimi hemen açmadım, bekledim. İnsan bir rüyadan birdenbire uyanırsa hayatla bağı kopar, artık hep o rüyanın etkisinde yaşar, derdi annem. Aydınlık göz kapaklarıma doldu. Rüzgârı hissettikten, iyice ürperdikten sonra açtım gözümü. Deniz masmavi, dalgasız. Küçük bir adanın kıyısına yanaşmış, demir atmışız. Ne zaman? Teknenin kıç tarafından Sedat seslendi,

Deniz üstünde bu kadar uyunur mu lan? Git İstanbul’a, evinde uyu.

Boş boş yüzüne baktım, artık bizi ayıracak bir Ayten Hanım olmadığına göre efendilik bende kalsın. Gülerek sepeti işaret etti, karagöz, fangri, koca bir ahtapot…

Amma güzel yaratık bu be, ne ara yakaladın?

Sen uyurken.

Ahtapotu elime aldım, gövdesinin bazı yerleri hâlâ saydam. Can havliyle bileğime yapıştı. Ben vantuzlarından kurtulmaya çalıştıkça vazgeçmiyor, ben de vazgeçmedim. Havluyla yakaladım bacağından, hoop doğruca sepete. Yanına gittim. Elleri alışkın bir çabuklukla hareket ediyor. Bir kaşığı bıçak gibi kullanarak iki kabuğun arasından geçirdi. Büzüşmüş, nemli et parçasını parmakları arasında kıstırıp tek seferde kabuğundan ayırdı. Annem gibi becerikli. Gün geçtikçe hareketleri de benziyor sanki bacak bacak üstüne atması, ince bir işle uğraşırken gözünü kısması. Onun gibi  dik bakıyor, benden yana bir dönüşü, gözlerini kısıp beni öyle bir süzüşü var ki... Kendimin bile bilmediğini görmesinden, kaç paralık adam olduğumu bir bakışta şıp diye anlamasından korktum.

Ne bakıyorsun ulan, tutsana sen de bir ucundan.

Avrupa’da çok kıymetli bu sülineler biliyor musun? Garda kıyısında makarna sosunun içinde yemiştim bir seferinde.

Neden gitmedi hiç, kırk beş yıl aynı evde annemle. Elini pis bir havluya silip çantadaki tuzu uzatmamı istedi. Kendi tercih etti, bile isteye kaldı yani.

Yemleri güneşte bırakmışız, çoğu bozulmuş.

Sesinde suçlayıcı bir şey var. Çocukken olduğu gibi, biz diyor ama sen, bir suçlu aranacaksa o sensin. Kızgınlığını belli etmeden uygun zamanı kolluyor. Bir paket tuzu ayıkladığı yemlerin üzerine boca edip eliyle karıştırdı. Hayvanın eti sıktı, topladı kendini, suyunu plastik kabın içine saldı.

Ben de olta atsam artık.

Bu saatten sonra balık iştahsız olurmuş.

Geçer gider oltanın yanından, vurmaz, akşam suyunu beklemek lazım.

Rahmetli annem beklemenin, sabretmenin erdemlerine inanırdı, belli ki Sedat da. Ben inanmıyordum ama söylemedim. Benim için hazırladığı balık takımını almak için kamaraya girdim. Olta takımıyla aramda iki strafor kutu, bir battaniye, bir sürü ıvır zıvır (paslandığı için bıçağı kapanmayan bir isveç çakısı, nemden rengi atmış kahve paketi, kibrit kutuları...) Üşendim, mutfak tezgahından bir takım aldım Sedat’a gösterdim. Olmaz der gibi kaşlarını kaldırdı. Neden asıl konuşmamız gerekenleri değil de balıkları konuşuyorduk. Bu konuda ikna olmamı çok önemsiyordu, sabırla gösterdi. Misinaya sıkı bir düğüm attı, çözdü.

Bak, kat yeri yaptı gördün mü. Kaliteli misinanın hafızası olmayacak. At gitsin bunu, işe yaramaz.

Elini omzuma attı, sırtımı sıvazladı, kötü kokuyordu.

Boşver, çay demle de kahvaltı edelim. Aç bıraktın beni deme sonra.

Eskisi gibi olabileceğimizi hissettim bir an. İki kardeş, kavga eden, küsen, barışan iki kardeş. Çok yalnız bıraktım onları, çok...

Kelle peyniri, acı kırma zeytin, çocukluğumuzun börekleri, sevdiğim, özlediğim ne varsa… Çay demledik. Motorun üstündeki tahtaya gazete serip sofra kurduk. Büyük bir börek parçasını ağzına tıkıştırıp üstüne çay içti Sedat, peyniri dilimlemeden önce bıçağın ucuyla adada dolaşan eşeği işaret etti.

Balıkçılar karpuz kabuğu bırakır bazen. Eşek, tavşan, ne ararsan var adada.

Sırtındaki o şey ne?

Kambur. Bakma öyle göründüğüne kimse yaklaşamaz yanına, tazı gibi kaçar.

Gerçekten de kendinden beklenmeyecek kadar hızlı hareket ediyor.

Zamanla yüküne alışmıştır. Belki yükünde işini kolaylaştıracak, ona destek olacak bir yön bile bulmuştur, hayat bu.

Orasını bilmem ama hayvan deyip geçmemek lazım, çoğu kez bizden fazlasını bilirler.

Tavşanların etrafa dağılmış karpuz kabuklarını eşelemekten vazgeçip adanın iç taraflarına kaçışmalarını havanın patlayacağına işaret saydık, çayımızı bile doğru dürüst içmeden apar topar sofrayı kaldırdık. On yedi Ağustos’ta da böyle olmuş. Depremden bir hafta önce sülinesinden yengecine cümle mahlûkat yuvasını terk edip son nefesini deniz üstünde verdi, dedi Sedat.

Dediği gibi de oldu, hava birden kapadı, Midilli Adası’nın üstünü koyu bulutlar kapladı. Demiri çektik, motoru çalıştırdık, adanın kuytusuna zor attık kendimizi. Denizin yüzeyinde garip bir tedirginlik var hâlâ. Kibrit çaksak tutuşacak sanki birazdan bir şeyler birbirini tetikleyecek, hava daha da kötüleşecek.

Hava sertleşti iyice, dönelim mi?

Korkma hemen, dedi gülerek. Bir şey olmaz. Öğlen biraz gürültü çıkarır ama akşama doğru sakinleşir.

Dayanağı olmayan bir özgüven, düpedüz aptallık. Ah Ayten Hanım senin hatırın olmasa. Oturduğu minderin altındaki sandıktan deniz tuzundan yıpranmış bir harita çıkardı. Bazı yerler işaretli, yanına kerterizleri not etmiş. Parmağını kırmızı yuvarlaklardan birinin üstüne koydu.

Hava izin verirse akşam suyunu bekleriz. Uskumru yakalarız sonra bir güzel ziyafet çekeriz. Annemi de anmış oluruz hem, o da severdi uskumruyu.

Hatırlamıyorum, dedim. Pek balık pişmezdi bizim evde.

Elindeki izmariti denize atarken dik dik yüzüme baktı.

Izgarasına bayılırdı rahmetli.

Hiç denk gelmedim.

Paketten bir dal sigara çekti, çakmağın alevinden geçirdi, parmakları arasında ileri geri oynattı. Kuruyan tütünün çıtırtısını dinledik bir süre.

Bir gün ne zaman gelecek diye tutturdu, boyuna seni soruyor. Bende de delilik var ya. Bir arkadaştan yardım istedim, bindirdik tekneye. Bu adaya getirdim onu, işte bu koya. Uskumru akını varmış. Bir sepetten fazla yakaladım. Birlikte yedik.

Bu yüzden buradayız demek, denizin ortasında. Benim için kaçacak bir dışarısı olmadığı için. Evde, sokakta ya da kafeteryada değil. Üstümüzde yırtık pırtık giysiler, denizle, balıkla yoğrulmuş alışık olmadığım koku, kurallarını yalnızca onun bildiği bu dünya, içinden geçenleri söyleyebileceği, pervasızca davranabileceği tek yer. Küçükken de odasına çağırırdı beni, canımı yakmaya karar verdiyse bunu asla başka yerde yapmazdı. Sigarayı dudakları arasına ters yerleştirdi. Her şey hızla olupbitti çakmağı ateşledi, sigara alev aldı, siktiri çekip denize attı.

Böyle olacağını bilemezdim.

Bir önemi kalmadı diye kestirip attı.

Beni öylece bırakıp teknenin arkasına geçti. Bir yoğurt kabına uzun uzun işeyip denize döktü. Kabı deniz suyunda çalkaladı. Sepetteki küçük balıklardan birini martılara attı. Az önce tuzladığı yemler kurumuş, leş kokuyor. Midem bulandı. Tekneden denize sarkıp öğürmek zorunda kaldım. Sudaki yansımama baktım. Yüzeydeki dalgalanma yüzümü çalkandırıyor, daha önce fark etmediğim yüzlerimi ortaya çıkarıyor. Gördüklerimi beğenmedim. Elimi yansımama daldırdım, avucuma dolan suyu yüzüme çarptım.

Toparlan istersen, dönelim. Alışık değilsin, deniz tuttu seni.

Yanıt beklemeden arka tarafa geçti. Demiri çekti, ipi toplamaya başladı.

Yavaş yavaş yol verebilirsin, diye seslendi.

Bulutların karanlığı vurunca deniz gökyüzüyle birleşti. Her taraf birbirine benziyor. Parmağıyla bir noktayı işaret etti. Uzakta, sisin içinde, yanıp sönen cılız bir ışık, bir deniz feneri, eve dönüş yolu.

Denizi bıçak gibi yararak ilerliyoruz. Dümeni sağa sola oynatmamaya çalışsam da tekneyi düz bir rotada tutabilmek zor. Dalgayı yandan alırsak iyice sallanıyoruz, üstümüz başımız sırılsıklam. Ben ayakta zor dururken Sedat ortada rahatça dolaşıyor, bulutların karaltısından başka bir şey seçemediğim uzaklarda bize evin yolunu fısıldayacak deniz fenerleri görüyor. Kamaradan benim için giyecek kuru bir şeyler buldu, kendi de sarı bir yağmurluk geçirdi üstüne.

Üstünü değiştir, kamarada kal sen.

Karşı koyacak halde değilim. Dümeni ona bırakıp içeri girdim. Pencereye çarpan damlaların titreyerek aşağı süzülüşünü izledim bir süre. Bu sırada hava açmış, limana girmişiz, tekneyi bağlamış, eşyaları bile toplamış.

Gördün mü nasıl güzel, limonata gibi oldu hava. Birer bira içmeden gitmeyelim öyleyse.

 Sırt çantasından nevaleyi çıkardı, biralardan birini bana uzattı.

Sidik gibi olmuştur bunlar da şimdi. Tüh sigaram bitmiş, sende vardır.

Var ama içimden söylemek gelmedi. Denize baktık, hiç dalga yok. Sonra bir şey olsun diye bekledik. Kedinin biri gelsin, önümüzde uzanan dalgakıranda atlaya zıplaya dolaşsın. Masada ekmek kırıntıları vardı, martıların dikkatini çekerdi belki, çekmedi. Uzaktan belli belirsiz bir karaltı geçse vapurlara yoracaktım sonra o vapurlar hakkında saçma sapan bir şeyler anlatacaktım. Geçmedi.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR