Al Jolson’ın Gömüldüğü Mezarlık
29 Ocak 2019 Öykü

Al Jolson’ın Gömüldüğü Mezarlık


Twitter'da Paylaş
0

Unutmayı dert etmeyeceğim şeyler anlat bana,” dedi. “İşe yaramaz şeyler değillerse hiç zahmet etme.”

Başladım. Ona böceklerin yağmur yağarken tek bir yağmur damlasına bile çarpmadan ve hiç ıslanmadan uçtuklarından bahsettim. Ona Amerika’da ilk kasetçaların herkesten önce Bing Crosby’de olduğunu söyledim. Ona ayın şeklinin aslında muza benzediğini söyledim – ve dolunay olarak gördüğümüzün ayın yalnızca uç kısmı olduğunu.

Kamera bir an için beni kendime getirdi ve sustum. Tavanda monte edildiği yerden bize doğrultulmuştu – bankaların soyguncuları kimliğini tespit etmek için kullandıkları cinsten bir kameraydı. Yoğun bakım ünitesi hemşireleri bu kameradan bizi izliyordu.

“Devam et, kızım,” dedi, “bir süre sonra alışırsın.”

Dinleyici kitlemi bulmuştum. Ben de devam ettim. Tammy Wynette’in şarkısının sözlerini değiştirdiğini biliyor muydu? Sahiden. Artık “Stand by Your Friends” diye söylediğini? Hatta Paul Anka’nın da aynısını yaptığını söyledim. “You are Having Our Baby”. Sonunda bütün o feminist dırdırından bıkmıştı. 

“Ee, başka?” dedi. “Başka bir şeylerin yok mu?”

Olmaz mı?

Onun için her zaman yeni bir hikâyem vardı.

“İlk kez bir şempanzeye konuşmayı öğrettiklerinde yalan söylediğini biliyor muydun? Geçen gün masada işi pişirenin kim olduğunu sorduklarında işaret diliyle hademenin adını verdiğini? Üzerine gittiklerindeyse, üzgün olduğunu söyleyip o kişinin aslında proje müdürü olduğunu itiraf ettiğini? Gerçi bir anne olduğundan kendince mazeretleri vardır herhalde.”

“Aa, harika,” dedi. “İbretlik bir hikâye.”

“Şempanzeyle ilgili başka şeyler de var,” dedim, “ama kalbini kırabilir.”

“Sağ ol, kalsın,” deyip maskesini kaşıdı.

Bu maskelerle iyi kalpli haydutlara benziyoruz. İyi ya da kötü ben hâlâ maskeme alışamadım. Nefesimin, şükürler olsun ki, dışarı çıktığı maskenin o ılık kısmına dokunup duruyorum. O ise kendininkine çoktan alışmış. Sadece üstteki ipleri bağlıyor. Diğerlerini ise –bu işte artık ustalaşmış– serbest bırakıyor.

Biz buraya Marcus Welby Hastanesi diyoruz. Hani şu palmiye ağaçlarıyla bezeli beyaz hastane, bütün o televizyon dizilerinin jeneriğinde görünen. Aslında kilometrelerce batısında olsak da bir Hollywood hastanesi. Kadraja girmeyen bir de plaj var caddenin öteki tarafında.

Beni hemşirelerden birine En İyi Dost diye tanıtıyor. İyelik ekinin eksikliği daha samimi bir hava katıyor söylediğine. Onların, hemşireyle arkadaşımın, samimi olduklarını anlıyorum.

“Ben de ona Kanada gazozu içip Kanada’daymışız gibi davrandığımız zamanları anlatıyordum.”

“O kadar şapşaldık işte,” diyorum.

“Kız kardeş olabilirdiniz,” diyor hemşire.

Eminim, madem öyle nasıl oldu da bu kadar sürdü bu gözde mekâna gelmen, diye düşünüyorlar. Ama soruyorlar mı?

Hayır.

İki ay, peki yol ne kadar sürüyor?

Bunu sanırım en iyi şöyle açıklayabilirim. Bir arkadaşım var, bir yaz morgda çalışmıştı. Bana sürekli hikâyeler anlatırdı. Beni en çok etkileyen hikâye, anlattıklarının en ürkütücü olanı değildi ama en çok ondan etkilendim işte. Adamın biri 101 üzerinden güneye doğru giderken kaza yapmış. Bilinci açıkmış. Ama kolundaki yara kemiğe kadar açılmış. Adam koluna bakar bakmaz korkudan ödü patlamış.

Cidden. Adam ölmüş.

İşte ben de daha yakından bakmaya cesaret edememiştim. Ama şimdi buradayım – ve bundan sağ kurtulacağımı umuyorum.

Üzerindeki pike hafifçe açılıyor ve görmek istemeyeceğin bir bacak görünüyor. Onun dışında, ona bakınca anlıyorsun neden bir cesedin yanında en az iki kişinin bulunmasını gerektiren bir yasanın olduğunu.

“Bir şey düşündüm,” diyor. “Dün gece aklıma geldi. Bence gerçek ve acil bir ihtiyaç söz konusu. Yani,” diyor, “sen yapamadığında senin için yapacak birilerine mesela. Ne zaman istersen arayabileceğin – hani bıçak kemiğe dayandığında.”

Yatağın yanındaki telefonu alıyor ve kablosunu boynuna doluyor.

“Alo,” diyor, “burası öteki taraf.”

Sonra devam ediyor, kafasında bir şeyler var. Ama ne olduğunu çözemiyorum.

“Hatırlamıyorum,” diyor, “Kübler-Ross’a göre İnkâr’dan sonra ne geliyordu?”

Bana bir sonraki evre Öfke olmalı gibi geliyor. Sonra Pazarlık, Depresyon diye gidiyor. Ama tahminlerimi kendime saklıyorum.

“Aklıma takılan tek şey,” diyor, “Yeniden Doğuş hangi evrede? Tanrı şahidim, bunu kitabına göre yapmak istiyorum. Ama kadın Yeniden Doğuş’u hesaba katmamış.”

Gülüyor ve ben kahkahasının sesine uçurumun ortasında asılı kalmış birisinin atılan ipe tutunduğu gibi tutunuyorum.

“Hadi anlatsana,” diyor, “elleriyle konuşan şu şempanzenin hikâyesini. Her şey sona erip de şempanze, ‘Hayvanat bahçesine dönmek istemiyorum,’ dediğinde ne yapıyorlar?”

Ben karşılık vermeyince devam ediyor, “Peki – o zaman başka hayvan hikâyesi anlat. Hayvan hikâyelerine bayılıyorum. Ama hastalıklı filan olmasın – görme engellilere rehberlik eden köpeklerin körleşmesiyle alakalı bir şey dinlemek istemiyorum.”

Hayır, ona hastalıklı olanlardan anlatmazdım.

“Peki ya işitme engellilere rehberlik eden köpekler?” diyorum. “Sağırlaşmıyorlar ama zamanla peşin hükümlü davranmaya başlıyorlar. Mesela New Jersey’de bir golden retriever var, sağır anneyi uyandırıp kızının odasına sürüklüyor, sırf kızının fenerle battaniyenin altında kitap okuduğunu göstermek için.”

“Of, gülmekten öldüreceksin beni,” diyor, “vallahi öldüreceksin.”

“Akıllı köpekler itaat eder ama daha akıllı köpekler ne zaman itaat etmeyeceğini bilir derler.”

“Tabii,” diyor, “daha akıllı her yaratık ne zaman itaat etmeyeceğini bilir. Şu an mesela.”

Biraz önce içeri giren İyi Doktor’la flörtleşiyor. Günaydın bile demeden serumu kontrol eden Kötü Doktor’un aksine, “Tanrı sara hastalarına adil bir el dağıtmadı,” gibi şeyler söylüyor İyi Doktor. Park alanında ezebileceği her engelli için kendine puanlar veriyor İyi Doktor. Çünkü İyi Doktor biraz âşık ona, belki bir yıl daha diyor. Yatağının yanına bir sandalye çekiyor ve benim plajda bir saat geçirmemi öneriyor.

O da, “Bana bir şeyler getir,” diyor, “plajdan herhangi bir şey. Ya da hediye dükkânından. Lezzeti mesele değil.”

Doktor, yatağının etrafındaki perdeyi çekiyor.

“Bekle!” diye bağırıyor. 

İçeri bakıyorum.

“Her şey olur,” diyor, “ama dergi aboneliği istemiyorum.”

Doktor arkasını dönüyor.

Ben onun gülen dudaklarına bakıyorum.

Tehlikeli görünen şeyler genelde tehlikeli değillerdir – siyah yılanlar mesela, ya da açık hava türbülansı. Oysaki olduğu yerde öylece duran şeyler, bu plaj gibi örneğin, tehlikeyle doludur. Yerden havalanan sarı toz bulutu, kavunları bile bir gecede olgunlaştıracak sıcak hava – deprem havası bu. Burada oturmuş havlunun püsküllerini örerken birdenbire kum saatindeymiş gibi kumlar akar gider altından. Hava kükremeye başlar. Sahildeki ucuz apartmanlarda küvetler suyla dolar ve bahçeler yeşil dalgalar misali kalkıp iner. Eğer hiçbir şey olmazsa toz bulutları uçuşmaya, sıcak artmaya devam eder, ta ki korku arzuya dönüşene kadar. Çünkü böyle endişeleri ancak felaketin kendisi doyurabilir.

“Üstüne düşündüğünde hayatta olmaz,” demişti bir keresinde. “Deprem, deprem, deprem,” demişti. 

“Deprem, deprem, deprem,” demiştim.

Tıpkı uçma korkusu olanların uçağı duayla havada tuttuğu gibi, biz de, ta ki bir artçı tavanı çatlatana kadar devam etmiştik.

’72’deki büyük depremin sonrasıydı bu. Üniversitedeydik. Yurt binası deprem merkezine beş mil uzaklıktaydı. Sallantı sona erip de benim uçuşa geçen nabzım yavaşlamaya başladığında beş ölçü şampanya bir ölçü portakal suyuyla hazırladığı kokteyli servis etmiş ve Kansas, Ocean View’da yaşamamızla alakalı şaka yapmıştı. Ben de ona fizikçilerin tahminine göre bir sonraki büyük depremde ya da ondan sonrakinde su seviyesinin üstüne çıkacak yeni kara parçasının üzerinden Hawaii’ye araba yolculuğu teklif etmiştim.

Şimdi ona bunu söyleyemem – sonraki.

Kimden sonraki? diye sorabilir bana.

Uzmanların artık “olursa” demeyi bırakıp “olduğunda” demeye başladıklarını bir tek ben mi fark etmiştim? Tabii ki değil, binlerce insan korku içindeydi. Bir değişim olacak mı diye japonböceklerinin kullandıkları yolları takip eder olmuştuk. Herhangi bir sapma daha fazla doğa şiddeti anlamına gelebilirdi.

Benim korkularımı paylaşsın istiyordum. Ama o, “Bilmiyorum, korkmuyorum işte,” demişti.

Hiçbir şeyden korkmazdı, uçmaktan bile.

Her uçuştan önce gördüğüm bir rüya var; kemerlerimizi bağlıyoruz ve uçak harekete geçiyor. Saatte otuz beş mil yaparken havalanıyor, başarıyoruz ama ağaçların uçlarına sürtünerek. Yine de New York’a zamanında varıyoruz.

O kadar keyifli bir rüya ki.

Bir gece Moskova’ya aynı şekilde uçmuştum.

O da bir keresinde benimle beraber uçmuştu. Benimle uçtuğu o seferde kanatlar zangır zangır titrerken o Avustralya fındıklarını yiyordu. Kanatların kopmadan yukarı otuz fit aşağı otuz fit bükülebileceğini biliyor. İnancı sağlam. Aerodinamiğin kurallarına güveniyor. Benimse aklım almıyor. Metal suda batar, bunu herkes bilir, ama ben savaş gemilerinin suyun üstünde durabilmesini ancak kabul etmiş biriyim.

Artık korktuğunu görüyorum ve onu rahatlatacak sözler söylemeye çalışmayacağım. Korkmakta sonuna kadar haklı.

Bir depremden sonra saat altı haberlerinde bir klip gösteriyorlar. Birinci sınıflar oyun alanlarındaki yarığa öğretmenlerinin komutuyla bağırıyorlar.

“Kötü toprak!” diye haykırıyorlar, çünkü öfke korkudan daha güçlü.

Ama plaj sakin bugün. Herkes durgun, uyuşuk ya da uyuyor. Ergen kızlar birbirlerinin ulaşması zor bölgelerine hindistancevizi yağı sürüyor. Kurabiye gibi kokuyor hepsi. Küçük arabalarını istiridye gibi açıyorlar, güneş aynalara yakalanınca yağlı omuzların üzerine beyaz ışınlar saçıyor. Genç kızlar ıslak saçlarını Seventeen filminde gördükleri gibi çiçeklerle süslüyorlar. Çevreye havalarını atıyorlar.

Bir grup modifiye araba kenara çekiyor ve altılı biralarıyla izlemeye koyuluyorlar. Kızlar yanma izlerini kontrol ederken laf atıyorlar. Biralar bittiğinde onlar da gidiyor – bulvar boyu arabalarını sergileyerek.

Bu gençlik ateşinin hemen ötesinde flamingo pembesine boyanmış demirlikleriyle Palm Royale Bakımevi’nin ikiz bahçesi duruyor. Çarşafların değiştiği sıklıkta birilerinin öldüğü Palm Royale. Araba yolunda bir ambülans daha var, evin öbür sakinleri de balkonlara dizilmiş konuşmadan yalnızca sandalyelerinde sallanıp izliyorlar, giden kendileri olmadığı için memnunlar hallerinden.

Bakıp durdukları okyanus çok tehlikeli, sadece ters akıntılar yüzünden de değil üstelik. Nerdeyse yeni av için aranan köpekbalıklarının kuyruk çarpışlarını görebilir insan.

Eğer o da baksa, penceresinden bunların bir kısmını görebilir belki. Eminim herkesten önce, bir şeyi berbat etmenin ne kadar az çaba gerektirdiğini söylerdi.

Odaya geri döndüğümde ikinci bir yatak daha vardı.

İlk anda anlayamadım. Sonradan farkına vardım bunun ne demek olduğunun.

Her dakikamı istiyor, diye düşündüm. Bütün hayatımı istiyor.

“Gussie’yi kaçırdın,” dedi.

Gussie ailesinin üç yüz poundluk narkoleptik hizmetçisi. Uyku atakları genelde ütü masasında geliyor. Ailenin bütün yastık kılıfları yanık izleriyle dolu. 

“Onun için gelmek zor olmalı,” dedim. “Nasıldı bari?”

“Uyuyakalmadı, eğer kastettiğin oysa. Gussie bir harika – ne dedi biliyor musun? Dedi ki, ‘Tatlım, endişelenmeyi bırak. Sadece dizlerinin üstüne çök ve dua et’ – ben, yataktan bile çıkamayan ben.”

Omuzlarını silkti, “Ne var ne yok dışarıda?”

“Deprem havası,” dedim. 

“Depreme karşı alabileceğin en iyi önlem,” dedi, “California’da yaşamamak.”

“Aman ne güzel tavsiye,” dedim. “Din Adamı Ike gibisin – ‘Fakirlerin yapabileceği en iyi şey parasız olmamak.’”

İkimiz de Din Adamı Ike’a bayılıyoruz.

Yüzünün şişmiş olduğunu fark ettim.

“Biliyor musun,” dedi, “kendimi berbat hissediyorum. Nerdeyse eğlenmeyi bırakacağım.”

“Eskilerin bir deyişi vardır,” dedim. “Kurtların sustuğu zamanlar vardır; kurtların sustuğu ve ayın uluduğu zamanlar.”

“Ne atasözü bu, Navaho mu?”

“Palm Royale lobi grafitisi,” dedim. “Gazete aldım oradan. Sana bir şeyler okuyacağım.”

“Hiçbir şeyi umursamıyor olsam bile mi?”

Önemsiz bilgiler sayfasını açtım. Dedim ki, “Flamingoların tüylerinin, ne kadar karides yerlerse o kadar pembe olduğunu biliyor muydun?” Sonra dedim ki, “Eskimoların da buzdolabına ihtiyacı olduğunu biliyor muydun? Eskimolar buzdolabına niye ihtiyaç duyarlar biliyor musun? Eskimoların buzdolabına yiyeceklerini donmaktan kurtarmak için ihtiyaç duyduklarını biliyor muydun?”

Üçüncü sayfa haberlerini açtım ve ona Mexico City’den BANKAYI TAVUKLA SOYDU haberini okudum. Bankadan bir blok ötedeki sokak satıcısından aldığı barbekü soslu tavukla bankanın önünden geçerken gelmiş bu fikir aklına. İçeri girip veznedara yaklaşmış. Kahverengi paketi kadına doğrultmuş, kadın da günlük bakiyenin hepsini adama vermiş. Arkasında bıraktığı barbekü kokusu sayesinde yakalamışlar.

Hikâyenin karnını acıktırdığını söyledi – ben de asansörle altı kat aşağıya, kafeteryaya inip istediği bütün dondurmaları getirdim. Yan yana uzanmış, televizyonu en iyi şekilde izlemek için ayarlanmış yataklarımızın çarşaflarını dondurma paketleriyle kirletip, maskelerimize yapışan kavrulmuş badem parçalarını temizliyorduk. O an için Lucy ve Ethel’dik, ölüm ânındaki Mary ve Rhoda’ydık. Panjurlar ekrana ışık gelmesin diye kapalıydı.

Gençliğimizde yatmak istediğimiz adamların oynadığı bir film izledik. Onunki çetin bir polisti, yalnızca kokteyl garsonlarının peşine düşen korkunç bir tecavüzcü olan benimkini durdurmaya çalışıyordu.

“Çok iyi film,” dedi keskin nişancılar her ikisini de vururken.

Onu şimdiden özlüyorum.

Filipinli bir hemşire sessizce içeri girip ona iğne yaptı ve sonra komodinin üzerindeki küçük bir hayvan büyüklüğünde olan dondurma çubuğu yığınını kaldırdı.

İğne ikimizin de uykusunu getirdi. Biz de uyuduk.

Rüyamda onun bir dekoratör olduğunu gördüm, evimi döşemeye gelmişti. Benim görmeme izin vermeden, kendi kendine şarkı söyleyerek çalıştı. Bitirdiğinde beni gururlu bir tavırla içeri davet etti. “Nasıl, beğendin mi?” diye sordu, beni içeri geçirirken.

Her kiriş, pervaz, raf ve kapı kolu gökkuşağı bayrağı kumaşıyla kaplanmıştı ve parlak aynaların etrafına pastel renkli ince kumaşlar dolanmıştı.

“Eve gitmeliyim,” dedim uyandığında.

Kanyondaki kendi evini kastediyorum sandı, ben de açıklamak zorunda kaldım, hayır, evim olan ev. Acı içinde olan insanların nesillerdir yaptığı şekilde parmaklarımı büktüm. Ona bir şeyler sunabilmem gerekiyordu. En İyi Dost. Geri gelme sözü bile veremedim.

Kendimi zayıf, küçük ve yenilmiş hissediyordum.

Ama aynı anda da heyecanlı.

Park alanında üstü açık bir arabam vardı. O odadan çıktığım anda, sahil yolu boyunca yengeç kokulu havayı yararak hızla sürecektim onu. Malibu’da sangria molası verecektim. İçerideki müzik gürültülü ve seksi olacaktı. Karides, papaya ve donmuş karpuz servis edeceklerdi. Akşam yemeğinden sonra şehvetle titriyor, ateşler içinde yanıyor ve bütün gece uyumayıp etrafa hayat saçıyor olacaktım.

Tek kelime etmeden maskesini çıkarıp yere fırlattı. Battaniyesini tekmeleyip kapıya yöneldi. Önce karantinadan, sonra da içeri girmeden önce temizlenilip maske takılan ikinci odadan çıkarken durup nefesini toplamak ve dengesini sağlamak zorunda kalmış olmaktan nefret ediyor olmalıydı.

Bir ses panik halinde ismini haykırdı ve insanlar koridor boyunca koşuşturmaya başladı. Dahili telefondan İyi Doktor çağırıldı. Kapıyı açtığımda hemşireler sanki hastaneden kaçmak benim fikrimmiş gibi sert sert bakıyorlardı bana.

“Nerede?” diye sorunca malzeme odasını işaret ettiler.

İçeri baktım. İki hemşire yanına diz çökmüş alçak sesle bir şeyler söylüyordu. Birisi ağzına ve burnuna maske tutarken, öteki dairesel hareketlerle sırtını ovalıyordu. Hemşireler gelen doktor mu diye bana baktı – olmadığımı görünce yaptıklarına devam ettiler.

“Tamam, tamam, tatlım,” diye mırıldanıyorlardı.

Sabahına onu mezarlığa kaldırdılar, Al Jolson’ın da gömülü olduğu mezarlığa; ben de bir “Uçma Korkusu” kursuna yazıldım. “En büyük korkun ne?” diye soran eğitmene, “Bu kursu bitirdiğimde hâlâ korkuyor olmak,” diye cevap verdim.

Gece komodinin üzerine bir bardak su koyup öyle uyudum, böylece titreyen bütün bir sahil şeridi mi, yoksa hâlâ ellerim mi anlayabilecektim.

Ne mi hatırlıyorum?

Sadece duyduğum saçmalıkları hatırlıyorum – daksili icat edenin Bob Dylan’ın annesi olduğunu, bir odada doğum günü aynı olan iki insanın bulunma ihtimalinin yüzde elli olması için odada yirmi üç kişi bulunması gerektiğini. Doğru olup olmadıkları kimin umurunda? Kafamda bu şeyleri sarmalayan havlular var. Sızıntıya yer yok.

Bu hikâyeyi tekrar anlattığımda ortaya çıkacak şeyleri aklımdan geçiriyorum: ameliyat maskesinin üzerinden verilen bir öpücük, peruğu düzelten soluk bir el. Bu olayları oldukları sırada aklıma not etmiştim, yani geçmişe bakışın bir ürünü değiller – ki zaten neden geçmişe bakmanın o andaki bakıştan daha fazla şey ortaya çıkarabileceğini düşündüklerini de bilmiyorum.

O gece hastanede kaldığımı pekâlâ söyleyebilirim.

Kim hayır kalmadın diyebilir ki?

* * *

Şempanzeyi düşünüyorum, şu elleriyle konuşan.

Deney sırasında şempanzenin bir bebeği olmuş. Yeni doğmuş bebeğine işaret diliyle konuşmaya başlayınca eğitmenlerin yaşadığı heyecanı tahmin edebilirsiniz.

Bebek, süt iç.

Bebek, top oyna.

Ve bebek öldüğünde, anne bebeğin cesedinin yanında durup, kırışık ellerini hayvan zarafetiyle oynatıp defalarca şu kelimeleri söylemiş: Bebek, gel sarıl, Bebek, gel sarıl, artık akıcı olan kederin diliyle. 

Jessica Wolfson’a

İngilizceden çeviren: Hamit Özonur


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR