Alain De Botton’dan Seyahat Sanatı Üstüne Sözler
28 Ağustos 2017 Hayat Liste Gezi

Alain De Botton’dan Seyahat Sanatı Üstüne Sözler


Twitter'da Paylaş
0

Alain De Botton’un Seyahat Sanatı adlı deneme kitabı, farklı yazar ve ressamların rehberliğinde bizi büyülü bir yolculuğa çıkarıyor.
Seyahat ettiğimiz mekânlar geçmişiyle anlam kazanır. Seçtiğimiz rehber bazen bir kitap, bir yazar, bazen bir ressam ya da bir müzisyen, bir kral ve eski bir mahkûm olabilir. Kitabın ilk bölümü “Kalkış”, “Beklenti” ve “Seyahat Mekânları” adlı iki denemeden oluşuyor. Yazar, Beklenti’de Londra Hammersmth ve Barbados’a gidiyor, rehberi J. K. Huysmans’ın 1884 yılında yayımlanan A Rebours (Tersine) adlı roman kahramanı Essenintes Dükü. Seyahatten beklenenle seyahatin sunduğu gerçeklik arasındaki ilişki Dük tarafından sorgulanıyor. Dük miskin, evden dışarı çıkmayan ve insanlardan nefret eden bir aristokrattır. Londra’ya gitmenin hayalini kurar ve bir yere varmadan önce hayal ettiklerimizle oraya ulaşınca karşılaşabileceklerimiz arasındaki farkı analiz eder. Londra’ya giderse hayallerine leke sürüleceğini düşünür: “İnsan, koltuğunda oturarak seyahat edebiliyorsa eğer, hareket etmenin ne anlamı var? Londra’nın kokusu, havası, vatandaşları, yemekleri hatta çatal bıçakları yanı başında olduğuna göre, Esseintes Dükü zaten şu anda Londra’da sayılmaz mı? Orada bulacağı nedir, taze hayal kırıklıklarından başka? Aklımdan zorum olmalı benim... Nasıl oldu da sadık hayal gücümün sağladığı imgeleri reddettim de herhangi bir nine gibi, yurtdışına seyahat etmenin gerekli, ilginç ve yararlı olabileceğini düşündüm, anlamıyorum.” [caption id="attachment_36273" align="aligncenter" width="800"] Baudelaire[/caption] Seyahat Mekânları’nda gidilecek yerler, Servis İstasyonu, Havaalanı, Uçak ve Trendir. Rehberler: C. Baudelaire ve Edward Hopper. Bu bölümde bize C. Baudelaire şiirleriyle rehberlik ediyor. “Ey araba, beni de götür yanında. Ey gemi, kaçır beni buradan! Uzaklara, çok uzaklara götür! Burada çamura dönüyor bütün gözyaşları” diyor şair. Edward Hopper resimleriyle yolda olmanın yalnızlığını yaşıyoruz okurken. Kitabın “Nedenler” bölümünün alt başlıklarından ilki, “Egzotik Olan”. Gidilecek yer: Amsterdam. Rehberimiz Gustave Flaubert. Mutluluk denince Flaubert’in aklına Şark geliyordu, Şark deyince de mutluluk. Paris’ten dostu Maxime du Camp ile beraber Mısır’a seyahat eder. Flaubert’in ülkesine duyduğu nefret sonucu icat ettiği milliyet tanımına göre, kişinin milliyeti doğduğu ya da ailesinin yaşadığı yere göre değil, ona cazip gelen yerlere göre belirlenecekti. Cinsiyet kavramını da ret eden Flaubert, kendisinin aslında görünenin aksine, bir kadın, bir deve veya bir ayı olduğunu beyan edecekti. “Ben Modern değil, Eski Zamanlar’a ait bir adamım, Fransızdan çok Çinliyim, ayrıca ülke düşüncesi, yani haritada kırmızı veya mavi çizgilerle çevrelenmiş bir toprak parçasında yaşayıp yeşil ve siyah gösterilen diğer toprak parçalarından nefret etme zorunluluğu bana oldum olası dar görüşlü, at gözlüklü ve geri zekalı bir aklın ürünü gibi görünmüştür. Ben yaşayan her şeyin ruh kardeşiyim. İnsanın olduğu kadar zürafanın da timsahın da.” De Botton “Merak” adlı denemesinde bizi Madrid’e götürüyor. Rehberimiz Alexander von Humboldt, beş yıllık seyahatinden döndükten sonra yirmi yılda otuz ciltlik, Yeni Kıtanın Gündönümsel Bölgelerine Seyahat adlı kitapları yazdı. Humboldt yaşamının sonlarına doğru, “insanlar bitki bilim, astronomi ve karşılaştırmalı anatomi gibi çok çeşitli alanlarda aynı anda ilgilenmekle eleştiriyorlar beni. Bir insan etrafındaki her şeyi öğrenmek ve kurcalamak gibi bir arzu taşıyorsa, kim bu arzunun önüne geçebilir?” diyen serzenişte bulunur. Charles Darwin, Humboldt’un bulguladıklarının büyük bir kısmını ezberine kazıyarak öğrendi. Doğa bölümünde ilk deneme, “Kır ve Şehir”. Gidilecek yer, İngiltere, Göller Bölgesi, rehberimiz Şair William Wordsworth. 1850 yılında seksen yaşında öldüğünde, doğaya düzenli yapılacak seyahatlerin, şehrin olumsuz yanlarıyla başa çıkmada vazgeçilmez bir panzehir olduğu düşüncesi dünyanın her yerinde kabul görmeye başladı. 1802’de genç bir öğrencisine yazdığı mektupta şairin görevini, insanı Doğa’ya uyumlu hale getirmek olduğunu söyledi. İkinci alt başlık Yücelik, gidilecek yer, Sina Çölü. Rehberler, Edmund Burke ve Eyüp. Bu bölümde iyi bir insan olmasına rağmen neden acı çektiği sorusunu yanıtlayan Tanrı, Eyüp’ün dikkatini doğa denen kudretli olguya çeker ve der ki, işlerin yolunda gitmiyor diye hayrete düşme: Evren senden büyüktür. İşlerin neden yolunda gitmediğini anlayamıyorsun diye hayrete düşme: Çünkü sen evrenin mantığını kavrayamazsın. Dağların yamacındayken nasıl küçük olduğunu gör. Senden büyük olan ve anlayamadığın şeyleri olduğu gibi kabul et. Dünya sana mantıksızmış gibi görünebilir; fakat bu, dünyanın kendi içinde mantıksız olduğu anlamına gelmez. Yaşamlarımız dünyada olup bitenle karşılaştırıldığında asla bir ölçü olarak kabul edilemez: Yüce yerlere bak ve insan yaşamının önemsizliğini ve kırılganlığını düşün. Sanat bölümünde, “Bakışımızı Değiştiren Sanat” ilk denemesi. Gidilecek yer: Provence, Fransa. Rehber, Vincent van Gogh, 1888’in şubat sonlarında Provence gelen Gogh otuz beş yaşındaydı ve ne rahip ne de öğretmen olabilmişti. Kız kardeşine yazdığı bir mektupta, “Resimlerimi zevksiz ve biçimsiz bulanlar bir yana, bir de, Bu resim pek tuhaf görünüyor diye karşılayanlar var.” Van Gogh, Renklerin gerçekliğiyle ölümüne oyandım, diyor, sadece renkler değil, oranlar, çizgiler, gölge ve tonların gerçekliğiyle de ölümüne oynadı. Gerçek nedir, nerede başlar nerede biter. Hayatının son bir yılında Provence’deki akıl hastanesinde yaptığı Yıldızlı Gece adlı tablosu, yapılan bilimsel çalışmalar sonucu, 25 mayıs 1889, saat 04:40’ı gösterdiği, 2004 yılında Hubble uzay teleskopuyla tespit edildi. Gogh resimlerinde bizim göremediğimizi gösterdi. Yıldızlı Gece tablosundaki toz bulutu yıllar sonra bir teleskopla görüntülendi. Sanki hayatı boyunca hakkında söylenen her şeye bu tabloyla cevap verdi, işte gerçek, dercesine. “Güzelliğe Sahip Olmak” adlı denemede gidilecek yerler, Göller Bölgesi, Madrid, Amsterdam, Barbados ve Londra. Rehber John Ruskin, insanların ayrıntıları fark etmeyişlerinden yakınırdı. Ruskin, “Saatte yüz kilometre katederek yer değiştirmek, gücümüzü, mutluluğumuzu ve bilgimizi bir nebze bile arttırmayacaktır,” diyor. “İnsanların dünya üzerinde görülmesi gereken her şeyi görmeleri mümkün değildir; daha fazla şey görebilmeleri için yavaş yürümeleri gerekir, hızlı yürümek onlara hiç bir şey kazandırmaz. Asıl değerli olan düşüncedir, bakıştır, hız değildir. Hızla yol almak merminin hedefe ulaşmasını kolaylaştırmaz; gerçek insan olmak isteyenler yavaş gitmekten zarar gelmeyeceğini bilmelidirler, çünkü insanın zaferi gitmekte değil var olmaktadır.” Ayrıca Ruskin seyahatlerimiz esnasında resim yapmamız ve yazı yazmamız gerektiğini söyledi. Son olarak “Dönüş” adlı bölümü “Alışkanlık” adlı denemesiyle tamamlıyor yazar. Gidilecek yer: Hammersmith. Rehber: Xaveier de Maistre, “Beni harekete geçiren, gündelik yaşamın sıkıcılığından kurtulup muazzam bir dünyaya ayak basmak için duyduğum o belli belirsiz özlem” diyor. Ölümünden seksen yıl sonra Maistre sadık bir okuyucusu ve hayranı Nietzsche bu düşüncesine şöyle karşılık verdi: “Bazı insanlar sıkıcı ve gündelik deneyimler yaşamalarına karşın onları öyle bir düzene koyarlar ki, deneyimler yılda üç kez ürün veren verimli bir toprağa dönüşür; diğer insanlar ise, (ki onlardan ne çok var etrafımızda!) kaderin dalgalı sularına, bütün zamanların ve kültürlerin çok hücreli akıntılarına kapılıp gitmişlerdir, ama yine de mantar tıpa gibi suyun yüzeyindedirler hep. Gözlemimizden çıkaracağımız sonuçsa şudur: İnsanlık, azdan çok yapmasını bilen bir azınlık ve çoktan az yapmasını bilen bir çoğunluk olmak üzere ikiye ayrılmıştır.“ Ve Alain de Botton’un Seyahat Sanatı kitabından çok ilgi çekici sözler: [caption id="attachment_36271" align="aligncenter" width="800"] William Hodges, Tahiti’ye Dönüş, 1776[/caption] 1 Mutluluk, bizim beklentilerimizdeki gibi kesintisiz ve uzun süren bir memnuniyet duygusu değildir. Aksine, aklın ve bilincin de işin içinde olduğu, kısacık ve tesadüf bir olgudur; kısa bir süre için dünyayı çok net algılarız, geçmişin ve geleceğin olumlu düşünceleri bir araya gelir ve endişeler ortadan kaybolur. Fakat bu durumun on dakikadan daha uzun sürdüğü pek nadirdir. Bilincin ufkunda yeni yeni endişe bulutları beliriverir, tıpkı İrlanda’nın batı sahilinde kopup gelen soğuk hava kütleleri gibi bilincimizi etkisi altında bırakır. Geçmişteki zaferler artık önemsizdir, gelecek karmaşalarla doludur ve önümüzde duran ve güzelim manzara her gün gördüğümüz ve görmeye alıştığımız, herhangi bir şey kadar göze görünmez olur. 2 Seyahat bitip de eve döndüğümüzde; seyahat boyunca bizi ara ara yoklayan gelecek endişesi unutulur gider. Acaba tatilimizin kaçta kaçını geleceği düşünerek geçirmişizdir? Seyahatimizin kaçta kaçını, o anda olmadığımız bir yerde olduğumuzu hayal ederek harcamışızdır? Bu sorular cevapsız kalır, üstelik eve döner dönmez hafızamızdan ilk silinecek meselelerdir bunlar. Bir yere gitmeden önceki beklentilerimiz ve o yerden döndükten sonraki anılarımız müthiş bir saflık taşır: Bir yer en saf haliyle, beklentilerde ve anılarda var olur. [caption id="attachment_36270" align="aligncenter" width="687"] Asher Brown Durand, İki Arkadaş, 1849[/caption] 3 Estetik ve maddesel nesneler sayesinde mutlu olabilme yetimiz öncelikle duygusal ve psikolojik ihtiyaçlarımızı; sevgi, anlayış, kendini ifade etme ve saygı gibi ihtiyaçlarımızı tatmin etmemize bağlıydı. Yaşadığımız ilişki kendini birdenbire anlayışsızlığa ve küskünlüğe teslim ediyorsa eğer, görkemli tropikal bahçelerin ya da tahtadan şirin mi şirin sahil kulübelerinin tadını çıkarmamız (çıkarabilmemiz) mümkün değildi. 4 Gerçek deneyimlerin dünyasında, onca yol kat edip de görmeye gittiğimiz şeyler her gün gördüğümüz şeylerin bir uzantısıdır zaten. Gerçek deneyimlerin dünyasında endişelerle dolu bir gelecek, içinde olduğumuz anı gölgeler. Estetik öğelerden alacağımız haz, zihnimizi bulandıran fiziksel ve psikolojik taleplerin insafına kalmıştır. [caption id="attachment_36272" align="aligncenter" width="800"] Vincent van Gogh, Buğday Tarlaları ve Selviler, 1889[/caption] 5 Yol üzerindeki restoranlarda, yirmi dört saat açık olan kafeteryalarda, otel lobilerinde ve istasyon kafelerinde, yani kamusal olan ama yalnızlık hissi veren her yerde insan, yalnızlığının dindiğini fark eder. Yepyeni ve bambaşka bir ortalık duygusu keşfeder. Bu mekânlardaki evden uzaklık, parlak ışıklar ve umumi eşyalar, evin bize sunduğu o sahte rahatlık duygusundan kaçmamızı, rahat bir soluk almamızı sağlar. Duvar kâğıtlarıyla ve çerçevelenmiş fotoğraflarla çevrili evimizde (o bizi hep yarı yolda bırakmış sahte sığınakta) hüzne kapılmaktansa burada kapılmak daha kolay olabilir. 6 Yolculuklar düşüncelere gebedir. Hareket eden bir uçak, gemi ya da tren kadar bizi kendimizle konuşmaya sevk eden pek az yer vardır. Önümüzdeki manzarayla aklımıza gelip giden düşünceler arasında garip bir bağıntı vardır. Geniş düşünceler geniş manzaralara yeni düşünceler yeni mekânlara ihtiyaç duyar. Bazen kendimize dair derin düşüncelere dalarız, düşünceler güç kaybeder ve düşecekmiş gibi olur; fakat yeni bir manzara onları canlandırır. Akıl, düşünmenin en gerekli olduğu zamanlarda düşünceden kaçmaya meyleder. Yalnızca düşünmek gerektiği için düşünmek, talep üzerine fıkra anlatmak veya bir şiveyi taklit etmek kadar insanı felç eden bir süreçtir. Düşünceyi asıl kışkırtan şey, aklın diğer kısımlarını müzik dinlemek veya bir sıra ağacı izlemek gibi eylemlerle görevlendirmektir. [caption id="attachment_36269" align="aligncenter" width="800"] Eugene Delacroix, Cezayirli Kadınlar, 1834[/caption] 7 Yabancı bir yeri sevmemizin nedeni, o yerin bize yeni ve farklı bir şey sunmasıdır. Develer bizi çeker, çünkü kendi memleketimizdeki yegâne binek hayvan attır, süssüz evleri bizi kendine aşık eder, çünkü kendi ülkemizde binaların girişinde sütunlar vardır. Fakat aslında bu hazın derinlerinde bir de şu yatmaktadır. Yabancı ülkelerdeki bir takım öğelere değer veriyor olmamız yalnızca onların yeni olmalarından değil, aynı zamanda bizim benliğimize uygun ve ülkemizin bize sunamadığı bazı özellikler taşımalarından kaynaklanır. 8 Egzotik bir ülkedeyken birinin kendi ülkemizdeki herhangi güzel birinden çok daha fazla cazip bulmamızın nedeni, o insanın o anda bulunduğu yerdir. Aşk, kendimizde olmayan bazı özelliklerin peşinde koşmaksa, başka bir ülkeden birine aşık olmak, kendi kültürümüz olmayan bazı değerlere yaklaşmak için duyulan bir arzudan kaynaklanır. [caption id="attachment_36268" align="aligncenter" width="638"] Caspar David Friedrich, Rügen’de Tebeşir Kayları, 1818[/caption] 9 Seyahat etmenin tehlikelerinden biri, gezip gördüğümüz yerlere yanlış zamanda gitmemizdir. Bir yere dair algılama ve kavrama yetimiz o an için gerekli güce henüz ulaşamadıysa, seyahat sırasında edindiğimiz bilgiler zinciri olmayan boncuklar misali uçup giden gereksiz bilgiler olup çıkar. 10 Neden? Neden bir şelalenin, dağın ya da bir doğal güzelliğin yakında olmak insanı “düşmanlıktan ve aşağılık tutkulardan” uzak tutuyordu. Kalabalık bir caddenin yakınında olmak neden aynı şeyleri yaşatamıyordu insana. Doğa manzaraları bizlere bir takım değerleri aşılama gücüne sahiptir. Meşeler gururu, çamlar azmi, göller de sakinliği öğretir. Erdemli olma yolunda sessiz sedasız bize ilham verirler. [caption id="attachment_36266" align="aligncenter" width="800"] Philip James de Loutherbourg, Alpler’de Çığ, 1803[/caption] 11 Bir yerin güzel olduğunu düşünmek, karın soğuk ya da şekerin tatlı olduğunu düşünmek kadar anlıktır, bu yüzden estetik zevkimizi değiştirebilmek ya da geliştirebilmek için neler yapılabileceğini hayal etmek zordur. Göz zevkimize, o yerde zaten var olan özellikler ya da psikolojik durumumuz yön veriyormuş gibi görünür, bu yüzden estetik yargılarımızı değiştirmek, sevdiğimiz dondurma çeşidini değiştirmek kadar imkansız gibidir. [caption id="attachment_36265" align="aligncenter" width="800"] Jacob van Ruisdael, Alkmaar Manzarası, yak. 1670-75[/caption] 12 Sanat eseri, günlük yaşamın veriler yığınından kaybolup gitmiş öğeleri ön plana çıkarır, onları düzenler ve bize sunar, biz de onlarla karşılaştıktan sonra farkında olmadan çevremizde onları aramaya başlarız- eğer bulursak da onlara yaşamımızda eskisinden daha ağırlıklı bir rol veririz. Bulunduğu ortamda defalarca telaffuz edilmiş bir sözcüğü duymayan, ancak anlamını öğrendikten sonra o sözcüğü duymaya başlayan birine benzeriz tıpkı. 13 Çölleri aşmış, buzulların üzerinde dolaşmış, balta girmemiş ormanlardan geçmiş nice insan tanırız; ruhlarında bütün bunları yaşadıklarına dair bir iz, bir kanıt arar, bulamayız. Pembeli mavili pijamalarının içinde, kendi odasının sınırlarında yaşamaktan memnun olan De Maistre, bize usulca dürter, uzak diyarlara seyahat etmeye kalkışmadan önce çevremizde görüp önemsediklerimize bakmamızı hatırlatırdı bize.  

Alain De Botton, Seyahat Sanatı, Türkçesi: Ahu Sıla Bayer, Sel Yayıncılık


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR