Albert Camus: Gönül Adamı ve Don Juan
2 Ekim 2018 Edebiyat

Albert Camus: Gönül Adamı ve Don Juan


Twitter'da Paylaş
0

Camus “ölçüsüz sevme”ye tutkun bir gönül adamı mıydı yoksa iflah olmaz bir çapkın mıydı?

Camus’nün bir tersi vardır, bir de yüzü. Biri yaşamın somutluğuyla yoğrulmuş, öbürü fikirlerin soyutluğuyla işlenmiştir. Fakat biri sahte, diğeri hakiki değildir. Bu ikisi birbirini tamamlar. Yazar olarak şöyleydi ama aslında böyleydi gibi bir ikilik söz konusu değildir. Hem eserlerinde hem yaşamında bu iki veçhe de bütünüyle mevcuttur. Yaşam güzelliğe ve umuda evet demek için, fikirler de kötülüğe ve umutsuzluğa hayır demek için oradadır hep; biri diğerine uç verir her zaman. Düğün’de bunu şöyle ifade eder Camus: “İşte bu denge üzerinde durmak gerek: maneviyatın ahlakı reddettiği, mutluluğun umudun yokluğundan doğduğu, zihnin gerekçesini bedende bulduğu o münferit an. Her hakikatin içinde burukluğunu taşıdığı doğruysa eğer, her ‘hayır’ın içinden bir ‘evet’in çiçeklendiği de doğrudur.”

Aklın ve yüreğin, mutluluğun ve umutsuzluğun bu tamamlayıcılığı başkaldırı ve devrim düşüncesinde de vardır: Başkaldırı yürekten doğar, tenden gelir, aklın ve fikirlerin desteğini aldığındaysa devrime dönüşür. 

Sisyphos Miti’ndeki absürd ve anlamsızlık, Başkaldıran İnsan’daki başkaldırı ve nihilizm, Yabancı, Veba ve Düşüş’teki ölüm, umutsuzluk, suçluluk ve özgürlük gibi fikirlerle soyut ve entelektüel imaj Camus’nün tersidir, öte yandan Tersi ve Yüzü, Düğün, Yaz, denemeleriyle beraber yaşam deneyimine baktığımızda yaşamın tüm nimetlerini kucaklayan tensel figür ise yüzüdür. Ya da ilki yüzü, öbürü tersi de olabilir. Yaşamın somutluğunu ve basitliğini seven bir insandır Camus: mavi, yeşil ve sarının seviştiği Cezayir coğrafyası, güneşin aydınlığı ve sıcaklığı, denizin tuzu ve iyotlu kokusu, sakızağaçları, pelinotları, gençlerin diri bedenleri, damarlarda akan kımıl kımıl kan, tene ve çehreye yansıyan yaşama heyecanı, işte ilk denemelerinde sık sık geçen bu motifler bir gönül adamı olarak Camus’yü çok iyi anlatır.

Düğün’de yaşamın yalın ihtişamını “ölçüsüz sevme hakkı” diye tarif eder: “Burada ihtişam denen şeyi anlıyorum: ölçüsüz sevmek hakkı. Bu dünyada tek bir aşk vardır: Bir kadın bedenine sarılmak, aynı zamanda gökyüzünden denize inen o tuhaf sevinci bağrına basmak.”

Camus henüz 22 yaşında dile getirdiği bu “ölçüsüz sevme hakkı”nı hayatı boyunca kadınlarla olan aşk ilişkilerinde dolu dolu yaşayacaktır. Sisyphos Miti’ndeki absürd figürlerden biri de boşuna Don Juan değildir: “Sevmek yetseydi, her şey daha kolay olurdu. Ne kadar çok seversek o kadar sağlamlaşır absürd. Don Juan’ın kadından kadına geçmesi aşk yoksunluğundan değildir. Onu mutlak aşk peşinde bir bağnaz gibi göstermek gülünçtür. Ne var ki her kadını aynı hararetle tüm benliğiyle sevdiği için, bu armağanı ve derinleşmeyi her defasında yinelemesi gerekir. Çok sevmek için neden nadiren sevmek gereksin ki?” 

albert camusFrancine Faure ile.

Camus 1940’ta evlendiği eşi Francine Faure’la hayatının sonuna dek birlikte kalsa da, aynı zamanda başka kadınları da sevmişti. Don Juan gibiydi, ender olarak değil çokça yeniden sevmeye tutkundu. Hakkındaki Albert Camus: Madness of Sincerity belgeseline de adını veren tabiriyle “samimiyetin deliliği”yle seviyordu Camus. Bu belgeselden ve yine belgeselde yer alan Olivier Todd’un Albert Camus: Une Vie biyografisi sayesinde bu baştan çıkarıcı aşk adamının gençliğinden ölümüne yaşadığı ilişkileri öğreniyoruz.    

albert camusSimone Hié

Camus 21 yaşındayken ilk evliliğini Simone Hié’yle yapmıştı. Simone soylu ve zengin bir aileden geliyordu, Cezayir’de reklam yıldızıydı. Yoksul bir aileden gelen Camus belki bu yüksek sosyeteden kadının aurasından etkilenmişti. Simone’un uyuşturucu bağımlılığı zamanla aralarının açılmasına neden olmuştu. Serbest bir evlilik yaşasalar da Simone’un bir doktorla ciddi ilişkisi, aynı zamanda Camus’nün de başka ilişkiler yaşaması 1934-1937 arası süren bu evliliğin bitmesine neden olmuştu.

albert camusSoldan sağa: Belkadi, Marguerite Dobrenn, Jeanne Sicard, Christiane Galindo, Camus, 1937.

Sonra Christiane Galindo geliyordu. Camus ilk karısından ayrıldıktan sonra Komünist Parti’den, aynı zamanda tiyatrodan arkadaşları Marguerite Dobrenn ve Jeanne Sicard çiftiyle Oran’da aynı eve yerleşti, 1936-1937  bu evde kaldı. Marguerite ve Jeanne’ın arkadaşı olan, bu eve sık sık uğrayan femme fatale Christiane’le Camus sevgili olmuştu. Bu evde yazdığı, ölümünden sonra yayımlanan ilk romanı Mutlu Ölüm’ü Christiane daktiloya çekmişti. Bir yıl birlikte olsalar da, Camus’nün hayatı boyunca unutmayacağı bir kadın imgesi olmuştu Christiane. Mutlu Ölüm romanında Marguerite ve Jeanne (Rose ve Claire), Christiane (Catherine), kaldıkları ev de (Dünyanın Karşısındaki Ev) olarak geçer.

albert camusBlanche Balain

1937’de kurucularından biri olduğu Théâtre de l’Équipe’te aktris olan Blanche Balain’le kısa bir ilişki yaşadı. Camus onun şiirlerinden, Balain de o yıl yayımlanan Tersi ve Yüzü’ndeki şiirsel denemelerden etkilenmiştir. İlişkileri kısa sürse de arkadaşlıkları devam etmiş, 1937-1959 arasında Camus ona 89 mektup yazmıştır.

Yine 1937’de Cezayir’de, hayatının sonuna dek evli kalacağı Francine Faure’la tanışır. Oran’da orta sınıf bir aileden gelen Francine piyanist ve matematikçidir. 1940’ta Lyon’da evlenirler. Dönem dönem araları açılsa da Francine’e hep bağlı kalır. 1953’te Francine ağır depresyon geçirir ve intihar girişiminde bulunur. Camus bundan büyük suçluluk duyar. Düşüş’te Clamence’ın Seine Nehri’nden atlayarak intihar eden kadını kurtarmamaktan duyduğu vicdan azabı bunun bir yansımasıdır. Camus’nün Francine’le Catherine ve Jean adında iki çocuğu olur. 1991’de İlk Adam romanını kızı Catherine yayımlar.  

Maria Casarès ile.

İspanyol göçmeni yıldız bir aktris olan Maria Casarès’le 1944’te Michel Leiris’in evinde tanışır. Camus’nün Yanlışlık oyununun provalarında yakınlaşırlar. Gündüzleri tiyatro provalarında, geceleri de eğlence kulüplerinde hep birliktedirler. 1945-1948 arası bir dönem görüşmeseler de 1948’de Camus’nün Sıkıyönetim oyunuyla yeniden bir araya gelirler, yine 1949’daki Adiller oyununda başrolde Dora’yı canlandırır. Ölümüne sık sık görüşmeye devam ederler, ilişkilerini basından gizlemezler. Camus’nün Francine’den sonra en önem verdiği ilişkisidir, ki en çok mektuplaştığı kişi de odur: Camus ile Casarès’in tüm mektuplaşmalarının derlendiği, 2017’de Gallimard tarafından yayımlanan 1300 sayfalık kitap da bunu açıkça ortaya koyuyor.

albert camusPatricia Blake

Camus 1946’da 33 yaşındayken Amerika’ya seyahat eder. New York’ta eşlikçisi 20 yaşındaki Vogue stajyeri Patricia Blake’tir. Birkaç ay süren bir aşk yaşarlar New York’ta, beraber sık sık gece kulüplerine giderler. Paris’e döndükten sonra da,  Camus’nün ölümüne dek mektuplaşmaya devam ederler. Camus 1957’de Nobeli Ödülü haberini aldığında Paris’te bir restoranda Patricia’yla öğle yemeğindedir.

albert camsCatherine Sellers ile.

1956’de Çehov’un Martılar oyununda Catherine Sellers’i gözüne kestirir Camus. Sonra Faulkner’ın romanından uyarladığı Bir Rahibeye Ağıt’ta rol verir ona. Camus Defterler’de “Uzun süredir ilk kez bir kadın böylesine gönlüme dokundu” notunu düşer. Sellers’la da ilişkisi ve yazışmaları ölümüne dek sürer.

albert camusCamus'nün yanında Mi, Janine Gallimard, Anne Gallimard, Lozan 31 Ekim 1959.

1957’de Saint-Germain’deki Cafe Flore’da Danimarka asıllı ressam ve manken Mi’yle (Mette Ivers) tanışır. Camus’nün Nobel sonrası yazlık satın aldığı Provence’taki Lourmarin’de sık sık görüşürler.

Camus 4 Ocak 1960’ta Lourmarin dönüşü geçirdiği trafik kazasındaki ölümünden birkaç gün önce üç sevgilisine Paris’te görüşmeyi dört gözle beklediğini bildirdiği üç mektup yazmıştır: 29 Aralık’ta Mi’ye, 30 Aralık’ta Maria Casarès’e, 31 Aralık’ta Catherine Sellers’e.

Camus ilişki yaşadığı kadınlara karşı kıskanç ve buruk bir tavra ya da ruh haline girmemiştir. “Tipasa’da Düğün” denemesinde dediği gibi, “vazgeçişle sevme”yi benimsemiştir her zaman; sahiplenme ve bir ilişkiyi kemikleştirip kısırlaştırmak ona göre değildir. Zira sevdiği kadınlar da Camus’nün yanı sıra başkalarıyla da ilişkiler yaşamış, aralarındaki ilişkiye hiçbir zaman kıskançlık gölgesi düşürmemiştir bu. Olivier Todd da bu minvalde Camus’nün en çok önem verdiği ilişkisine dair şunu söyler: “Camus Don Juan ise, Casarès de Don Juana’ydı.”

Peki, o halde Camus “ölçüsüz sevme”ye tutkun bir gönül adamı mıydı yoksa iflah olmaz bir çapkın mıydı? Neden ya tersini ya yüzünü seçmek zorunda kalalım ki? Don Juan da belki de ikisiydi de. Nitekim Tersi ve Yüzü’nde, “Dünyanın tersi ile yüzü arasında bir seçim yapmak istemiyorum, seçmesini sevmem,” der. Yaz’daki “İçimdeki Deniz” denemesinin sonundaysa sevme anlayışını şöyle tarif eder Camus: “Nehirler ve dereler akıp gider, denizse hem akar hem kalır. İşte böyle sevmek gerek: sadık ve kaçkın. Denizle evleniyorum.”

albert camsAmerika yolculuğunu yaptığı Oregon gemisinin güvertesinde, 1946.

Camus dünyaya dünyaüstü bir anlam ve değer atfetmeyi reddettiği absürd felsefesine uygun olarak ebediyeti de, öbür dünyayı da redderek, İsa’ya nazireyle, “Benim krallığım bu dünya”da demiş, bu dünyanın sunduğu her güzelliğe ve sevgiye evet demiştir. Zira onun yorumuna göre Don Juan’ın aşk hayatı da ebediyetin, aşkın değerlerin ve azizliğin reddiyesi, dünyanın ve yaşamın olumlanmasıdır, nihayetinde başka bir yaşamın olmadığını kabul ederek “hiç olmayı seçmek”tir: “Don Juan’ın fiiliyata geçirdiği, niteliğe yönelen azizin aksine bir nicelik etiğidir. Şeylerin derin anlamına inanmamak, budur absürd insanın alametifarikası. O sıcak ya da hayran çehreleri bir bir kat eder, toplar ve yakar. Zaman onunla beraber yürür. Absürd insan zamandan ayrılmayandır. …. Kimileri vardır ki yaşamak için yaratılmıştır, kimileri de vardır ki sevmek için yaratılmıştır. En azından Don Juan gönülden söylerdi bunu. Ama ona kalsa kestirmeden yapardı bunu. Zira burada söz konusu olan aşk ebediyet yanılsamasını kuşanmıştır. Tüm o tutku uzmanları bize der ki, ebedi aşk ancak engellerle mümkündür. Çatışma olmadan tutku olmaz. Böyle bir aşk nihai çelişkisini ancak ölümde bulur. Ya Werther olmak gerekir ya hiç. Burada da birçok intihar yolu vardır, bunlardan biri kendini topyekûn vermek ve kendi şahsını unutmaktır. Bunun dokunaklı olduğunu Don Juan da pekâlâ bilir. Fakat önemli olanın bu olmadığını bir tek o bilir. Ayrıca şunu da bilir ki: büyük bir aşkla kişisel hayatından yüz çevirenler belki albet camuszenginleşir ama aşklarının seçtiği kişiyi de böylelikle yoksullaştırırlar. Bir annenin, tutkuyla seven bir kadının yüreği kurudur muhakkak, çünkü dünyadan yüz çevirmiştir. Tek bir duygu, tek bir varlık, tek bir yüz dışında yiyecek bir şey kalmamıştır. Don Juan’ı hareket geçiren ise başka bir aşktır, özgürleştirici olan da budur. Dünyadaki bütün yüzleri taşır ve titremesi de çürüyüp gideceğini bilmesinden gelir. Don Juan hiç olmayı seçmiştir.”  

Camus'nün son mektubu. Catherine Sellers'e, 31 Aralık 1959.

 


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR