Alberto Manguel: “Borges okura itibarını geri verdi.”

Alberto Manguel: “Borges okura itibarını geri verdi.”


Twitter'da Paylaş
0

Borges deyince, genelde kavramsal bir yazar olarak sunulan felsefi bir figür canlanıyor gözümüzde. Sizse tam tersine biçimsel işçilik ve duyarlılıkla ilgili yönüne dikkat çekiyorsunuz.

Borges’in iki çehresi var. Birincisi, salt profesyonel çehre: zanaatkâr, zaman ölçer, mekanisyen. Sözgelimi Bioy Casares’in günlüğünde, Borges’in bir metni kuruluşu, grameri, dili açısından analiz ettiğini görüyoruz. Borges, Fransızcada L’Auteur et autres textes diye geçen kitabının adını El hacedor (Yaratan) koymuştu; hacedor da maker’ın, eski Anglosaksoncadaki şair sözcüğünün birebir çevirisiydi, ama zanaatkâr [artisan] anlamında. Dolayısıyla çeviri “L’Auteur” [yazar] değil “L’Artisan” [zanaatkâr] olmalıydı, son derece somut – elleriyle bir şey üreten kimse. Diğer tarafta, bir hayli serebral olan Borges var ki derin felsefi ve metafizik düşünceler buradan çıkıyor, ancak bu Borges’in de bir ölçüde duygusal olduğunu unutmamak gerek. Epik gibi belli başlı türlerin yoğun tesiri altında olan Borges, bir tür fiziksel şiddete tuhaf bir çekim duyar: Borges’in çok sevdiği ama Bioy’u dehşete düşüren Kipling’in bazı öyküleri vardır.

Bununla birlikte, bu duygusal zanaatkâr edebiyat tasavvurumuzu değiştirdi.

Belki de daha ilginç ya da Borges’in eserleri açısından daha önemli olan nokta, edebiyat tarihi veya okumanın tarihi dediğimiz şeye yeni hiçbir şey getirmez Borges. Edebiyat tarihimizde uzun zaman önce yapılmış keşifleri ve yenilikleri alır, yeniden aktarır, bunları yeniden keşfetmemizi sağlar, farklı kombinasyonlarda yeniden kullanır. Borges’e dek edebiyat, okurların girip çıktığı adalardan müteşekkildi; okurlar bir adayı dolaşıyor, sonra oradan ayrılıp başka bir adayı keşfetmeye çıkıyordu. Bu adaların hepsinin aynı topraklara ait olduğunu bize Borges gösterdi. Bunu yapmak için eski bir metaforu kullanıyordu: hem yazdığımız hem de yazıldığımız kitap olarak dünya. Edebiyatı birbirinden ayrı adacıklar olarak değil birbirine bağlı kara parçaları olarak ziyaret etme fikri, Shelley tarafından da dile getirilmişti; o da bütün şairlerin iştirak ettiği evrensel bir şiirden söz ediyordu. Bu fikre Valéry’de de rastlarız; o da Mousa’nın ya da Kutsal Ruh’un yazdığı ve içinde yazıcı olduğumuz tek bir metinden söz eder. Tek bir yazar vardır, tıpkı çok sayıda veçhesi olan tek bir metin ve tek bir okur olması gibi. Bence bizi Borges’e götüren de bu: okumanın muazzam cömertliği... Borges’ten beri, artık yeni bir şey yazıyormuş gibi yazamıyoruz. Çünkü siz farkına varmasanız bile, Borgesyen bir okur hep olacak ve eserinize daha önce yazılmış her şeyle ilişkisi dahilinde bakacak.

Peki artık yenilik iddiasında bulunulamıyorsa nasıl yazmalı?

Olabildiğince alçakgönüllülükle ve kibri bir kenara bırakarak başlamalı. Borges okura itibarını geri verdi. Ona göre yazar artık yalnızca edebiyat alanıyla sorumlu biri değildir. Bu asla böyle olmamıştır ama öyle olduğuna inanıyoruz. Yahut edebiyat tarihinin Homeros, Shakespeare ve sonrakiler tarafından belirlendiğine inanıyoruz. Öte yandan Homeros, Shakespeare ve diğerlerinde karar kılıyoruz, bunlar biz okurların önümüzdeki şeyler arasında yaptığı seçimler. Kanımca bu edebiyat vizyonu, hem okur hem de yazar olarak bize muazzam bir özgürlük veriyor. Bu aynı zamanda bize bir gerçekle birlikte şunu söyleme rahatlığını veriyor: Artık kendi cumhuriyetimizi yeni yasalarla, yeni bir dille kurmayacağız; biz geçmiş ve geleceğe uzanan ve böylelikle edebiyatın tümünü çağdaş hale getiren bir geleneğin mirasçısıyız. Nitekim Borges’in eserlerinde de edebiyatın atalarında rastladığımız çok sayıda fikre rastlarız, ama Borges bunları kendine ait kılmak için oldukça açık biçimde kelimelere döker. Örneğin Öteki Soruşturmalar’ın girişindeki “Duvar, Kitaplar” adlı kısa metnin sonuna doğru, estetik duyguyu tanımlamayı dener, günün birinde keşfettiği gerçek bir vakadan yola çıkar; Çin Seddi’ni yaptıran imparatorun aynı zamanda kendinden önce yazılmış bütün kitapların yakılmasını emreden kişi olduğunu söyler. Bunun ne anlama geldiğini ve kendisini neden cezbettiğini öğrenmek için çok sayıda tez öne sürer; en sonunda bunun kendisini neden estetik olarak meşgul ettiğini öğrenemeden bitirir. Şöyle der: “Bu keşfin zuhur ve vukuunun yakınlığı belki de estetik olgunun ta kendisidir.” Kanımca sanatın ne olduğunun, sanatta bizi çeken şeyin ne olduğunun son derece açık ifadesidir.

Acaba Borges, yaşamının sonlarına doğru, eserlerinin ortaya çıkardığı okumaların ve yeniden yazımların çoğulluğunun bilincinde miydi?

Borges, belki de birtakım yazarlardan daha da fazla, olduğu insan ile yarattığı Borges kişiliği ve yazar Borges arasındaki farkın çok net bilincindeydi. Ben de kişi ile yazar arasında ayrım yapıyorum, çünkü kişi yazar olsa da, kişiliği yazdıklarına bütünüyle yansımaz. Yaratan kişi çok mütevazı, son derece etik bir adamdı, sevdiğini ve sevmediğini sakınmadan söyleyen, eserlerine olan ilgiye daima şaşıran bir okurdu. Bir insan olarak Borges önemli eserler yazmakta olduğunu pekâlâ biliyordu, küçüklükten beri bunu anlamayanların ahmaklığına karşı öfke duyuyordu – biraz Dante gibi. Dante de klasik haline geldiğini pekâlâ biliyordu. Homeros ve diğer şairler Vergilius’u karşılamaya çıkarlar ve aynı zamanda Dante’yi de karşılarlar, bu durum Vergilius’u gülümsetir ve ona şunu dedirtir: “Olsun; Homeros, Horatius ve diğerleri var.” İşte Dante kendini bu yazarlar arasında konumlandırır. Borges de kendini orada konumlandırırdı, bu konuda hiç şüphem yok. Yine de kişi olarak Borges için aynı şeyi söyleyemem. Ortaya koyduğu kişilik daima şunu söyleyen bir kişilikti: “Benden bir yazı rica ederek beni hayli onurlandırıyorsunuz. Peki bu yaşlı kör adamla neden ilgileniyorsunuz ki?” Ondan bir alıntı yaparken en ufak bir hata bile yapsanız hemen fark eder, çünkü eserlerini ezbere bilir. Şöyle der size: “Hayır, hayır, orada virgül vardı, nokta değil.” Sonuç olarak 1960’lardan itibaren bütün dünyada okunduğunu biliyordu. Bilmemesi mümkün müydü? Buenos Aires’e vardığında ziyaret etmesi gereken gerçek bir anıtı vardı. Drieu la Rochell’in dediği gibi: “Borges seyahate değer.”

Borges’in hayatının sonlarına doğru ölümsüzlük üzerine konferanslarında söylediklerine yürekten inanıyor musunuz? Yoksa bu noktada kurmak istediği kişilikten ayrılıyor muydu?

Bildiğiniz gibi, bu olağanüstü bir şey. Buna kendisi cevap verdi ama yarattığı Borges kişiliğine bağlı kalarak cevap verdi. “Zamanın Yeni Çürütülmesi”nin sonunda şunu beyan eder: “Zaman beni sürükleyen bir akıntı ama ben zamanım; zaman beni mideye indiren bir kaplan ama ben kaplanım; zaman beni yakıp tüketen bir ateş ama ben ateşim. Bizim talihsizliğimiz, dünyanın gerçek olması; benim talihsizliğim, Borges olmam.” İşte bu çemberden çıkarak yaratır, ama bu çemberden çıktığında da, sözcüklerin içinden çıkan şeyleri kullanır ve böylece çembere yeniden girer. İnanmamak üzere söyler ve inanmamak üzere söyleyerek kendini edebiyata dönüştürür.

Fransızcadan çeviren: Oğuz Tecimen


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR