Ali Çolak: “Orada, yazının kesintisiz müziğiyle direniyoruz, direneceğiz.”

Ali Çolak: “Orada, yazının kesintisiz müziğiyle direniyoruz, direneceğiz.”


Twitter'da Paylaş
0

Ali Çolak (1965) gazetecilikten önce yazar, denemeci. Denemenin, anlatmak istedikleri için en uygun biçim olduğunu düşünüyor. Yayımlanmış çok sayıda kitabı bulunuyor. 1996 yılında Türkiye Yazarlar Birliği, 2009 yılında da ESKADER tarafından “Yılın Deneme Yazarı” seçildi. Ama Sözcükleri Götüremezler adlı yeni deneme kitabından çıkıp sorularımızın alanını genişleterek konuştuk kendisiyle. alicolakkitapkapak Ama Sözcükleri Götüremezler, günlük hayatın sorunlarından çıkmış kısa denemelerden oluşuyor. Bu denemelerin bir gazeteci-yazar olarak yazıldığı söylenebilir mi? Ama Sözcükleri Götüremezler, diğer kitaplarımdan ayrı bir karaktere sahip. Burada konuşan bir denemeciden çok gazeteci, hatta öfkeli bir gazeteci. Bir anlamda toplumsal öfkeye tercüman olmaya çalıştığı söylenebilir. Ülkede olup bitene gün gün, saat saat tanıklık eden bir mesleğin mensubuyum ben. Ne yazık ki topluma iç açıcı haberler veremiyoruz. Sayısız kederli haberin ilk duyanı, ilk bileni oluyoruz. Ortak değerlerimizin talan edilişine, hoyratlığa, barbarlığa tanıklık ediyoruz. Bütün bunlara karşı koymak için elimizde bir tek araç var: dil, sözcükler… Bir gazeteci olarak, ama edebiyatçı, denemeci olduğumu unutmadan yazdığım metinlerden oluşuyor bu kitap. Bu kitaptaki yazılarınızda daha belirgin bir tavır, yer yer öfke, kitabın başındaki ithafta görüldüğü gibi yitip giden hayata ve doğaya duyarlık çok belirgin... Haklısınız, biraz öfkeli. Öfkenin sağlam bir siper olduğuna inanıyorum. Uzun yıllardır Henry David Thoreau, Ingeborg Bachmann, Zweig ve Thomas Bernhard’la sıkı dostluğum, arkadaşlığım var. Bernhard’ın öfkesine hayranım. Kindarlığa götüren bir öfke değil bu. Bir çeşit savunma silahı… İyileştirici bir etkisi de var. Edebi metinler bağlamında meşgul olmanın ötesinde, çocukluğumdan beri doğaya, ağaçlara hayranlık duydum. Ağaç yetiştirdim, bahçe kurdum. Bir tek tohumun, bir fidanın bile yok edilmesine dayanamıyorum. Oysa gözümüzün önünde kentler talan ediliyor, ormanlar yağmalanıyor, zeytin ağaçları doğranıyor, yakınlarının katline tanık olmuş bir insan gibi acı çekiyorum. İnsanların ağaç keserek, Karadeniz’in, Sapanca’nın güzelim bayırlarına, İstanbul’un kuzeyindeki ormanlara nasıl ev kurabildiklerine, oralarda nasıl keyif çatabildiklerine akıl erdiremiyorum. ali colak Edebiyatçıların siyasal ve toplumsal baskı karşısındaki tutumları nasıl olmalı ve bugün nasıl? Otoriterliğin, Faşizmin yaşattığı kâbus en çok kimi vuruyor, kimde unutulmaz acılar, hasarlar oluşturuyor? Düşünen, yazan, üreten insanlarda. Bu yüzden ilk onları bertaraf etmek istiyorlar. Ellerindeki yağlıkarayı aydınların, yazarların üzerine sürüveriyorlar: Hain, alçak, şerefsiz! Edebiyatçılar, toplumun en çok temiz hava teneffüs eden zümresi. Toplumda karşılıkları, inandırıcılıkları var. Bu gücü kullanmak zorundayız. Bugün Yaşar Kemal’in yokluğunu nasıl hissediyoruz! Onun mesela, 90’larda yükselen sesini… Edebiyatçılar, bulabildikleri zeminlerde, sosyal medyada itirazlarını dillendirmeye çalışıyorlar fakat sınırlı kalıyor. Yazar örgütleri etkisiz. Daha zekice, şaşırtıcı, şoke edici, toplumun duyarlıklarındaki tıkanmış gözenekleri açacak yöntemler bulmalı, oralardan konuşmalı. Elbette politik birer figür olarak değil, yine edebiyatın doğası içinde. Sizin için, edebiyat nedir? Bir varoluş alanı, yaşama biçimi edebiyat benim için. Onu dışında bir hayatım yok. Edebiyatçı olmasam, herhalde bahçıvan olurdum. Edebiyatın içinde yaşayarak, bir dünya vatandaşı olabileceğimize inanıyorum. Coğrafyaları, kültürleri, hülyaları başka başka da olsa, edebiyatı seven ve yazının ölmezliğine inanan bütün dünya insanları bir yerde buluşup konuşabiliriz, birbirimizi sevebiliriz. İlkelliği, barbarlığı yenecek biricik güçtür edebiyat. Onun sayesinde yılgınlıktan kurtulur, özgürleşir ve uyanık kalırız. “Sığınak” sözünden hoşlanmıyorum ama edebiyat en iyi tedavi edicidir, kâbus günlerinde bile. Düş gücünü ve umudu besleyip büyütür. Peki ülkemizde bugün edebiyat? Ülkemizde, her şeyi, uygarlık adına ne varsa hepsini, sümbül tarlasına girmiş katırların yaptığı gibi çiğneyip kurutuyorlar. Egemenler, bütün değerler gibi edebiyatı da saltanatlarına meze yapmak istiyor. Kendi sığ, bayağı dünyalarında koltuk değneği gibi kullanmak istiyorlar onu. Gönüllüleri de yok değil. Gerçek edebiyattan ve edebiyatçılardansa hem korkuyor hem de nefret ediyorlar. Yaşadığımız yalan ve talan günlerinde edebiyatın hâlâ gerçek bir buluşma alanı olduğunu görüyorum. Sesi gümbürtülü çıkmasa da çok sağlam duran, teslim olmayan, itiraz eden, cesaretini bileyen insanlar, edebiyatın oksijen çadırından güç topluyor. Bunu küçümseyemeyiz. Karabasanı dağıtacak güçlü seslerin yokluğunuysa ayrıca bir yere yazıyorum. Ne yazık ki örnekleri hep geçmişten arıyoruz. “Her şeyi susturabilirler ama sözcükleri asla!” diyorsunuz. Gerçekten böyle mi? Fazla mı iyimserim, bilmiyorum ama gerçekten böyle düşünüyorum. Sözcüklere güçleri yetmiyor. Cervantes, Yunus Emre, Montaigne, Pir Sultan, Karac’oğlan, Kafka, Zweig, Platonov, Nâzım, Sait Faik, Oğuz Atay… bize “söz”ün ölmezliğini anlatıp duruyor. Onları yok edebildiler mi?..  Asla işgal edip topraklarına katamayacakları tek ülke, bizim ülkemiz, edebiyatın görkemli yurdu. Orada, yazının kesintisiz müziğiyle direniyoruz, direneceğiz. Ne mutlu bize!

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR