Ali Murat İrat: “İnsan, başka birine dokunduğu zaman, aslında kendi yalnızlığına dokunur.”
10 Nisan 2017 Hayat İnsan

Ali Murat İrat: “İnsan, başka birine dokunduğu zaman, aslında kendi yalnızlığına dokunur.”


Twitter'da Paylaş
0

  Aşk bir tufanın bıraktığı ağır hasardır, diyen Ali Murat İrat’a Yalnızlığa Övgü kitabı üzerinden yalnızlığı, aşkı ve şu bizim tuhaf ahlak anlayışımızı sordum. O anlattı, ben dinledim. Buyurunuz, okuyunuz efendim.
Bu kadar yolsuzluk, bu kadar cinayet, bu kadar savaş ortamı, bu kadar kandırılmaya rağmen insanlar buna başkaldırmaktan ve buna söz söylemekten korkuyorsa, işte yozlaşma ve ahlaksızlık dediğimiz şey burada başlar.
Serap Çakır: Önce şöyle bir soruyla başlamak lazım bence. Nasıl böyle bir kitap çıktı ortaya? Çünkü bana yalnızlığı yazmak cesaret ister gibi geliyor. Ali Murat İrat: Yalnızlık, zaten insanın yaratılışıyla ilgili bir şey. Yaratılış derken, herhangi bir tanrısal atıf yapmıyorum. Tıpkı Sartre ve varoluşçuların dediği gibi, insan dünyaya fırlatılmıştır ve fırlatıldığı anda bu dünyada yalnızlığıyla baş başa kalır. O yalnızlığın sonrasında, o yalnızlıkla didişe didişe ilişkiler yaratır, toplumlar yaratır, iktidarlar ve savaşlar yaratır. Fakat insan her şeyden önce yalnızdır, tek başınadır. Başka biriyle kurduğu bütün ilişki, kendi yalnızlığı üzerinden şekillenir. İnsan, başka birine dokunduğu zaman, aslında kendi yalnızlığına dokunur. Başka biriyle konuştuğu zaman, kendi yalnızlığıyla konuşur. Dolayısıyla insanın en özünde ne vardır, bir öz kavramına karşı olmakla birlikte, hani kabaca söylersek bunun adı yalnızlıktır. SÇ: Yalnızlık bir başlangıçsa, yalnızlığın sonu nedir? AMİ: Sonu da yalnızlıktır. Yalnızlık yalnızlıkla başlar ve yalnızlıkla son bulur. SÇ: Ortası ne peki? Yaşam mı var? AMİ: Evet. İnsanı insan yapan ne varsa doğumla son bulur, ölümle yeniden başlar. Yani doğumla son bulup ölümle yeniden başlayan tek şey yalnızlık. Arada da hayat dediğimiz karmaşa mevcut. SÇ: Yalnızlığın tarifini çok iyi yapabilirim diyor musun? AMİ: Hayır, böyle bir şey olamaz. Birkaç şeyin tarifi yapılamaz. Aşkın yapılamaz, yalnızlığın yapılamaz, hiçbir dokunuşun, hiçbir öpüşün tarifini de kimse yapamaz. SÇ: Kitapta yalnızlığın bir sürü tarifi var. ‘Yalnızlık insanlığa en yakın hal’ gibi vb. Bu aforizmaları ben bu çağla çok ilişkilendirdim nedense. AMİ: Bugün söylediğin bir aforizma yarın başka bir aforizmanla yalanlanabilir bir şeydir. Aforizmanın özelliği bu zaten. Yani bugün şunu söyleyebilirsin: Aşk hakkında yazılan her şey doğrudur. Ve sonra şöyle de diyebilirsin: Aşk hakkında yazılan her şey yalandır. Çünkü gerçekten insanın tarif edilemezliği ve biricikliği üzerinden kurduğunuz zaman herhangi bir duyguyu, o zaman zaten söylenen her şeyin doğru ve söylenen her şeyin yanlış olduğunu görürsünüz. Aforizmalar da böyle çıkıyor.
“Bir köyün en yalnızı muhtardır”
SÇ: Ali Murat, bir kasabanın en yalnız insanı kimdir? Aslında önce köyden başlamak istiyorum. AMİ: Dünyada iki tür yalnızlık var. Birincisi gerçekten herkesin erişemediği ve kitapta da anlatmaya çalıştığım yalnızlık, yaratıcı yalnızlık. Mesela peygamberler çok yalnızdırlar. Sina’da Tur Dağı’nda Musa yalnızdır, Hira Dağı’nda Muhammed, çölde İsa yalnızdır. Bu yaratıcı yalnızlığın dışında, senin sormuş olduğun yalnızlık, yani köydeki, şehirdeki, kasabadaki, iktidar ağının içerisinde en fazla kim varsa, o ağa eliyle koluyla bacağıyla tutunmuş kim varsa en yalnız odur. Yani şunu söylemeye çalışıyorum, sen şimdi bu şehri terk edip gitmek istediğin anda, aklına gelen bin bir şeyden dolayı bunu yapamıyorsan en yalnız sensin. Sevgilisini, çocuğunu, işini vb. bırakıp gidemeyenler, en zavallı yalnızlıkları yaşayanlardır. Benim söylemek istediğim, vurguladığım diğer yalnızlık ise aslında biraz önce söylediğim uhrevi kişilerden, sıradan vatandaşlara kadar sıradan insana, tırnak içinde tabii, bulaşabilecek bir yalnızlık ama o yalnızlığın kimlere bahşedileceğini bilemem. Onu tespit etmem olanaksız. Ama yine soruna gelirsek, köydeki en yalnız insan muhtemelen muhtardır. SÇ: Bu dünyada gelmiş geçmiş en yalnız insan kimi görüyorsun? AMİ: Bence en yalnız insan Karacaoğlan’dı. Benim idolümdür. Bu dünyanın en yalnız insanı Karacaoğlan’dır çünkü öyle bir aşk halinin bu kadar yalnız olmayan birisinden çıkması mümkün değil. Karacaoğlan’daki o aşk, aşkın taşma hali, çok güzel bir yalnızlık olsa gerek. Onu tanımayı çok isterdim. SÇ: Şimdi de aslında çok taşkın aşklar yaşıyor insanlar. Onlar nasıl aşklar ve Karacaoğlan’daki nasıl bir aşk? İnsanlar ölüp bitiyorum aşkımdan deyip bir ay sonra unutuyor. AMİ: Şimdi aslında aşk meselesinde ikisinin de doğru olduğunu söyleyemem. Şöyle ki, bir kere aşk bize insanlık tarihine sonradan gelme bir şey. SÇ: Nasıl yani Adem Havva’ya âşık değil miydi? AMİ: Onlar mecburiyetle ilgili. Şu anda aşk dediğimiz anda herkesin aklında oluşan ne ise onun büyük bir kısmını oluşturan aşk imgesi, imajı, her ne ise Hıristiyanlıkla gelmiş. Yani Hıristiyanlıkla birlikte Antik Yunan’daki tutku ve flörtöz aşklar, ki Antik Yunan’daki Tanrılar çok flörtöz ve tutkuludurlar, onların şahı bence Athena’dır. Tutkulu ve ayartmacı aşklar Hıristiyanlıkla birlikte tek bir şeye ki orada Tanrıydı, ezelden ebede kadar devam edecek kutsal bir niteliğe büründürüldü. Hıristiyanlığın yayılmasıyla beraber aşka olan inancımızda bir kırılma ve değişiklik oldu. İnsanların geçmişte birbirlerini ayarttıkları, flört ettikleri, tutkunun bitmediği o aşk bitti. Hıristiyanlık şehveti, tutkuyu günah haline getirdi ve bedenin dışına attı. Hıristiyanlığın insanlık tarihine atmış olduğu en büyük kazıklardan birisi bu aslında.
“Aşk tüketim haline geldi”
SÇ: Ahlak çerçevesi çizildi ve onun içerisine aşk hapsedildi öyle mi? AMİ: Evet. Dolayısıyla bugüne geldiğimizde o ahlak çerçevesi iyice daraldı. Modern dünyada ki sadece dinler tarafından değil, devlet tarafından da daraltıldı. Şimdinin kaçamak, günü birlik aşkları ortaya çıktı. Çünkü o tutkuyu ve ayartmayı ancak günübirlik, standardın dışına çıktığı anda yaşamaya başlayan bir insan topluluğu oluşturuldu. Aşk, adına aşk dersek, tüketimin nesnesi haline geldi. İster üç gün sürsün, ister beş gün… Ama bu arada ömür boyu unutmayan Leyla ile Mecnun’un aşkı da aşk değil. Bunu çok net olarak iddia edebilirim. SÇ: Takıntı mı? AMİ: Takıntı da değil. Bu bozulmuş bir aşk modelidir. Romeo ile Juliet’in vb. Gördüğümüz, okuduğumuz, duyduğumuz, bu güne kadar kültürel bir miras olarak gelen Leyla ile Mecnun, Romeo ve Juliet gibi büyük aşkların aşk olmadığını düşünüyorum. SÇ: Nasıl harcarsın yüzyıllardır tutunduğumuz o aşk modelini sen şimdi? AMİ: Şöyle, haksızlık da etmeyelim, aşkın bazı parçaları mesela bir yıkıntının üzerine inşa etmişse kendisini, burada aşk var. Fakat ben ortadaki direkten bahsediyorum. SÇ: Peki Leyla ile Mecnun ne olsaydı onlara gerçek aşk derdin? AMİ: Eğer bir araya gelmiş ve birlikte 20 sene ömür sürmüş olsalardı, Mecnun yine çöllere düşmüş olsaydı o zaman gerçek aşk derdim. Bunların aşkında bir de tutku var, derdim. Tutku, aşkın en önemli parçası çünkü. Kavuşamama hali aşk değil. SÇ: Aşk ve zamanın günümüzdeki ilişkisini biraz anlatabilir misin? Her şeyi çok hızlı tüketiyoruz ve neden aşklar da bu denli hızlı tükenip gidiyor? AMİ: Bence insan mutlu olmaya çalışıyorsa eğer mutlu olmasının yollarından birisi bence bakmayı bilmek. Siz neye bakıyorsanız iyi bakacaksınız. Bakmaktan kastım, bildiğiniz bakmak yani, gözlerinle yaptığın işten bahsediyorum. Eğer bir çanta alıyorsanız o çantaya uzun süre bakacaksınız. Eğer bir sevgiliniz varsa onun gözlerinin içine uzun ve güzel bakacaksınız. SÇ: Ne sağlar bu insana? AMİ: Birincisi, insanın ilişkiye girmiş olduğu nesne diyelim buna, insan da olsa nesne diyelim buna, nesneyle bütünleşmesini sağlar. Bu ilişkinin sağlam olmasını sağlar, güzelleşmesini sağlar. Hem kendine hem de karşısındakine bunun gelip geçici olmadığını hissettirir. Biz ne yapıyoruz peki? On beş dakika yalnız kalamıyoruz. Kitapta bir yerde yazmıştım bunu. Metroda kitap okuyan insanlar görürsünüz, hiçbir şey yoksa twitter’a, facebook’a bakan insanlar vardır. Bu yalnızlık değil. Bu bence paçozluk. SÇ: Zamanı değerlendiriyor olamaz mı? AMİ: Evet tam da zamanı değerlendirme biçimimiz değiştiği için bunu söylüyorum. Sürekli bir şeyler yapma telaşında insanlar. Bize zamanın çok kıymetli olduğunu kim öğretti biliyor musun? Bunu bize para öğretti, para! Çünkü o kadar yoğun ve çok parçalı işler yapmaya başladık ki. SÇ: Biraz da ahlaktan bahsedelim mi? Ahlaksızlık nerede başlar? AMİ: Klasik ahlak, kendisini beden terbiyesi üzerine kurar. Bedenin terbiye edilmesi ve disipline edilmesi üzerinedir. Bu kadar yolsuzluk, bu kadar cinayet, bu kadar savaş ortamı, bu kadar kandırılmaya rağmen insanlar buna başkaldırmaktan ve buna söz söylemekten korkuyorsa, işte yozlaşma ve ahlaksızlık dediğimiz şey burada başlar. Yolsuzluk, başka birini kandırmak, birini öldürmek, çıkar sağlamak gibi durumlara sessiz kalmak ahlaksızlıktır. Yozlaşma ve kokuşma böyle başlar. Dünyanın gelmiş geçmiş her türlü totaliter rejimi, öncelikle bedeni kontrol etmeye çalışır. Bedeni kontrol ederek toplumları yönetmeye çalışır ve ayakta kalır. Ayakta kalmasının başka bir yolu yoktur. O nedenle her iktidar kendi ahlakını yaratır. Üç aşağı beş yukarı bütün iktidarlarda aynı ahlak disiplinini sağlamak üzere kendisini kurgular ve bunun üzerinden hareket eder. Mücadeleye ve dönüşüme, değişime, daha iyi olana inancın bittiği ve suskun kalındığı yer ahlaksızdır. Susan da ahlaksızdır. Bunları görüp susan ahlaksızdır. SÇ: Aslında şuraya gidiyor konu. AKP’nin yıllardır içkili alanları sınırlaması, kadınlara kendince haddini bildirmesi, kürtajdan tutun, kahkaha söylemlerine kadar, bedensel olarak sınırlarımızı daraltıyor ve böylece ‘ahlakın’ çerçevesini de çiziyor. Ahlaki çözülme açısından gerçekten AKP’nin bu topluma zararı dokundu mu? Yoksa hangi iktidar gelirse gelsin biz bunları yaşar mıydık? AMİ: Mecliste temsil edilen partilerin hepsi aynı ahlaki çözülmeyi ve bedensel kontrolü getirecek diye bir şey yok. Hepsininki farklı olacaktır. Fakat insan bedenini herhangi bir kutsala bağlama yönünde çaba gösteren hangi parti varsa, mesela bedeni vatana feda etmek, bedeni bayrak için feda etmek, bedeni Allah için feda etmek vb. hangi kutsala beden bağlanıyorsa ve hangi iktidarda daha fazla kutsal yaratılıp o kutsala beden feda edilmeye çalışılıyorsa o iktidarda daha fazla ahlaksızlık vardır onu söyleyeyim. İnsan bedeni insana aittir. Dolayısıyla hangi partinin veya hangi iktidarın hangi ahlakı yarattığını kutsallarla ölçmek daha doğru olur. Yalnızlığa Övgü’den, kısa kısa… “Aşk bir tufanın bıraktığı ağır hasardır.” “Yalnızlık sığamamaktır. Yatağınıza, odanıza, sokağınıza, kentinize ve bu dünyaya. Ansızın bir kitabın sayfalarından çıkıp yakanıza yapışan cümlelerin ve en sevdiğiniz şarkının notalarının bir araya gelip sizi fütursuzca boğmaya çalışmasıdır. Yalnızlık ruhun bedene dar gelmesidir. Bu nedenle acıtandır da yalnızlık.” “Oysa bu çağ gerçekten haindir. İnsana ve her şeye haindir. İnsan yerine plastik canlılar yaratmış, insanı kandan yaratana inat, kanla yaşatmıştır. Ve şimdi de o büyük yalnızlığımıza saldırmaktadır. “Dokunmak bir sevme biçimiydi eskiden… Şimdilerde bir taşa dokunmak gibi bir insana dokunmak.” “Aşkın varlığına ve birliğine iman ediyorum. Onun dışında kalan her şey küfürdür.”

Fotoğraflar: Mustafa Yavuzer


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR