EB: Seni tebrik ediyorum! Bildiğim kadarıyla başka kitapların da Fransızcaya çevriliyor şu anda?
AT: Evet, Eşikte Fransızcaya çevrilecek ve yayımlanacak. Bu biraz daha uzun bir dönemde gerçekleşecek; ama diğeri oldu bile.
EB: Çok güzel! O halde bu projenin de tam olarak başarıya ulaştığını söyleyebilir miyiz?
AT: Bence bunları söylerken biraz tedbirli olmak gerek. Benim için, evet başarı, gurur kaynağı olabilir; ama bu, Türkiye için de böyle midir? Bence değildir. Aksine yüz karasıdır, çünkü Fransızlar bir Türk yazarına yazar gibi davrandı ve sonuçta böyle işler çıktı ortaya. Bunun yanında Türkler hiçbir şey yapmadı.
EB: Evet, Türkiye de senin orada bulunduğunu bilen basın mensubu yok neredeyse, hiçbir gazetede böyle bir haber çıkmadı. Oysa orada pek çok gazetede söyleşilerin yayımlandı.
AT: Gayet tabii, ben hiç şaşırmıyorum. Sadece gurur kırıcı bir gerçek olarak ortaya koyuyorum. Başka da bir şey yok.
EB: Yaklaşık yirmi yıldır Türkiye’de edebiyat dünyasının içindesin. Bu süre içinde bunun gibi seni yaralayan, kıran şeyler oldu mu?
AT: Açık söylemek gerekirse olmadı. Çünkü dediğim gibi, ben Türk yazınının durumunu bildiğim için garipsemedim, göz ardı edilmeyi yadırgamadım. Bu coğrafyada normalde böyle olur bu işler. Benim beklentilerim fazla değildi ki hayal kırıklığına uğrayayım. Para kazanmayacağımı, tanınmayacağımı biliyordum. Bunlar tuhaf bir gelmedi bana.
EB: Yazın serüveninin başına dönersek, Avrupa’da seyahat ettiğin ve aynı zamanda müzisyenlik yaptığın bir dönemin hemen ardından yazmaya başlıyorsun. Müzisyenlikle edebiyat arasında gidip geldin mi? Niçin edebiyatı seçtin?
AT: Şöyle bir anekdot anlatayım, benim beyin ameliyatımı yapan doktor, “Niye böyle oluyor?” diye sorduğumuzda, “İşte onu bilsek Nobel’i alacağız,” dedi. Ben de niye yazar olduğumu bilsem, Nobel’i alacağım belki de! Niye yazar oldum? Eğer bu iş para kazanmak için yapılmıyorsa bilinmez bence bu, içten gelen bir şey, bir içgüdü, bir ihtiyaç! Ben hâlâ bulamadım yirmi yıldır neden yazdığımı. Doğrusu gerçekten müziğin yazıyla boy ölçüşebileceğini, benim açımdan, zannetmiyorum. Evet, müziği çok ciddi olarak yaptığım zamanlar oldu ama yazı silindir gibi ezdi geçti. Kıyas söz konusu değildi orada. Ama müziği her zaman sevdim, hâlâ seviyorum. Nietzsche, “Müziksiz bir hayat hatadır” der, ben de aynı fikirdeyim.
EB: Türk yazınında kendine özgü, farklı bir yaklaşımı olan, zaman algısını farklı aktaran bir yazarsın. Kendini değerlendirirken referans aldığın kişiler var mı?
AT: Çok teşekkür ederim, ama ben farkında değilim o farklılığımın. Ben sadece kendim olmaya çalışıyorum. Eğer bir farklılık varsa, onu ben fark edemem; onu ancak karşıdan bakanlar fark edebilir. Şunu da belirtmek isterim, ben şu andaki Türk yazınını hiçbir zaman referans almıyorum kendime. Benim referans aldığım elliler, altmışlar, yetmişler belki en çok da yetmişler. Çünkü yetmişlerde en sevdiğim yazarların birçoğu hayatta; İkinci Yeni şairleri, Oğuz Atay, Sevim Burak, Bilge Karasu, Vüs’at O. Bener, Tezer Özlü gibi birçok kişi faal. Bu yüzden ben o dönemi referans alıyorum.
EB: Bu açıdan baktığımızda Türkiye’nin çok farklı toplumsal süreçlerine tanıklık ettiğini görüyorum; yetmişler, seksenler, doksanlar ve iki binler, her biri çok farklı dinamiklere sahip. Bu sosyolojik değişimleri edebiyatla nasıl ilişkilendiriyorsun?
AT: Türkiye hızlı değişen bir ülke. Ben şu anda 48 yaşımı tamamladım, ilkokula gittiğimde Türkiye nüfusu otuz milyondu, şu anda yetmiş iki milyon. Şu anda oturduğumuz kafe bundan otuz sene önce yoktu, sadece bu kafe değil bu site de yoktu! Elbette bu hızlı değişim yazın dünyasını da etkiliyor. Beklentiler değişiyor her şeyden önce. Örneğin ben kitap yazıyorum ve beklentilerimi olabildiğince düşük tutuyorum, para kazanmayı ya da tanınmayı beklemiyorum. Bunun gibi kaç yazar var? Çok yok günümüzde. Günümüz yazarlarının bir kısmı yazıdan para kazanmayı amaçlıyor. Bu doğrudan yazarın kalitesini düşürecek bir şeydir. Çünkü kitap yazmaktan para kazanıyorsanız geniş kitlelere hitap etmek zorundasınız, geniş kitlelere hitap etmek içinse kaliteyi düşürmeniz gerekir.
EB: Peki, beğendiğin yazarlar var mı?
AT: Var tabii, örneğin Seyit Göktepe, çok genç bir yazar ve son derece iyi bir öykücü. Aynı şekilde Faruk Doğan’ı başarılı buluyorum. Benim kuşağımdan insanlar var, Ayfer Tunç, Murat Yalçın, Cem Akaş... Bunlar genç ve iyi yazarlar.
EB: Yazar Ali Teoman’sın, gerçek ismin ise Ali Tataroğlu. Bu iki kişi arasında nasıl bir ilişki var? Senin için bunlar iki farklı insan mı?
AT: Bayağı ciddi bir sorundu bu benim için, çünkü ben geç sayılabilecek bir yaşta yazar oldum. Ali Teoman, Gizli Kalmış Bir İstanbul Masalı’nı yazana kadar Ali Tataroğlu’ydum. Ali Tataroğlu belli bir formasyonu olan bir mimardı, ama sonra farklı bir insan ortaya çıktı: Ali Teoman. Uzunca bir süre Ali Tataroğlu’yla Ali Teoman aynı ânda var oldu benim içimde. Ama daha sonra Ali Teoman daha baskın çıkmaya başladı ve şu anda ben, Ali Teoman’ım! O değişim uzun sürdü ve kolay olmadı.
EB: Başka birisini yarattın kendinden.
AT: Evet, aslında anlamca da bunun doğru olduğunu şimdi anlıyorum değerlendirdiğimde. Çünkü gerçekten de Ali Tataroğlu böyle kitaplar yazabilecek bir insan değildi. Çok saygılıydı yazıya ve yazarlığa, yazarları tanrı gibi görürdü, yani dolaysıyla yazar olmaya kalkışmak bile saygısızlıktı onun için. Bu ikilik, çok önemi bir noktadır benim yazımda. Bunun kaynağının orası olduğunu zannediyorum.
EB: Eğer sadece ve hep Ali Tataroğlu olsaydın belki de bambaşka bir yazın hayatın olacaktı.
AT: Evet, haklısın. Ama iyi mi olurdu kötü mü olurdu bilemiyorum. Bana biraz daha kötü olurdu gibi geliyor, yani Ali Tataroğlu edebiyat yapmaya çok daha meyilli olurdu bence, çünkü çok daha edepliydi. Ama Ali Teoman’ın edepli olma kaygısı yok, Ali Teoman her şey olabilir.
EB: Peki, bundan sonraki süreci nasıl değerlendiriyorsun?
AT: Yani bundan sonraki süreci değerlendirmem çok zor, doğru tahmin edemem; çünkü ben buraya geleceğimi de düşünememiştim. Düşünebiliyor musun, şu anda Fransa’da basılan kitap benim onuncu kitabım! Bu, benim düşünmediğim bir olaydı! Ben sadece bir tane kitap yayımlayayım diye düşünmüştüm, aslında her kitabı tek tek düşündüm. Tek amacım her kitap bir sonrakinin basımına yardımcı olsundu. Tuhaftır, bu hastalıkla birlikte hızlandı üretimim. Eskileri düzenlemem ve yayımlamam çok etkili oldu. Bundan sonra nasıl gelişeceğini bilemiyorum doğrusu. Göreceğiz.
EB: Biz de okurların olarak yeni eserlerini heyecanla beklemeye devam edeceğiz. Teşekkürler.
Temmuz 2010
Ali Teoman 1962 yılında İstanbul’da doğdu. 1989-1993 yılları arasında iş ve öğrenim nedenleriyle Londra, Milano ve Paris’te bulundu. 1993 yılında İstanbul’a döndükten sonra, yazı çalışmalarına daha çok zaman ayırabilmek amacıyla mimarlığı bıraktı ve çeşitli üniversitelerde İngilizce okutmanı olarak çalıştı. Kitaplarından bazıları: İnsansız Konağın İkonu (1993), Pervaneler (1998), Uykuda Çocuk Ölümleri (2002), Bir Garip Cindi Zümrüdüanka (2005), Aşk Yaşama Çok Uçuk (2006), Karadelik Güncesi (2007), Eşikte (2008), Horasan Elyazması (2009), Cafe Esperanza (2010). "Uykuda Çocuk Ölümleri" başta olmak üzere tüm yapıtları edebiyat çevrelerinde etki yaratmakla birlikte Ali Teoman çok satan bir yazar olmadı. Çok satan yazar olmak isteyip istemediği de tartışmalıdır. Ali Teoman, geçirdiği bir rahatsızlık sonucu 23 Mart 2011 sabahı hayata veda etmiştir.

.jpg)



