Ali Volkan Erdemir: “Bence Mişima bir idealistti.”
9 Ocak 2020 Söyleşi Edebiyat

Ali Volkan Erdemir: “Bence Mişima bir idealistti.”


Twitter'da Paylaş
0

Aşka Susamış mutsuz bir evlilik ve ani bir ölümle başlıyor. Olabildiğince basit, olabildiğince alışılmış. Ama elimizde tuttuğumuz metin sanki bu iki başlık üzerinden değil de bambaşka bir zeminden yükseliyor.

Çoğu eleştirmen tarafından 20. yüzyılın en önemli Japon romancısı olarak görülen Yukio Mişima’nın 1950 yılında yazmış olduğu Aşka Susamış Ali Volkan Erdemir’in Japonca aslından yapmış olduğu çevirisiyle Can Yayınları tarafından yayımlandı. Kitap yayımlandığı esnada tesadüf eseri Kapadokya’daydım ve Ali Volkan Erdemir ile gerçek zamanlı bir söyleşi yapma fırsatımız oldu. Japon edebiyatı, daha özelinde Yukio Mişima ve akademisyenlik üzerine:

Fulya Kılınçarslan: Yukio Mişima, Kenzaburo Oe ve Haruki Murakami. Türkçeye kazandırdığınız bu üç yazarın metinlerini Japonca asıllarından okuyabilseydik dil kullanımı, bize bu yazarların üslubu ve metne yaklaşımlarıyla  ilgili neler söyleyebilirdi? 

Ali Volkan Erdemir: Öncelikle üç yazarın da bazı ideogram seçimleri, Japoncaya özgü ayrı bir tat veriyor. Bunların tadını Türkçeye ne kadar kazandırabildiğim konusunda kuşkuluyum çünkü Japoncanın Çin’den ödünç alarak kullandığı ideogramların ayrı bir görsel tadı var. Haikularda daha çok fark ediliyor bu durum. Sert, kare şekiller tercih edildiğindeki his ile, daha yumuşak hatlı olanların kullanıldığı haikuların ortaya koyduğu duygu farklı. 

Mişima’nın cümleleri çok ama çok güzel. Karşılaştırmak ne kadar doğru olur bilmiyorum ama bana Sabahattin Ali tadı verir. Demek istediğim, Sabahattin Ali’nin Türkçesinden aldığım hazzı, Mişima’nın cümlelerinden alıyorum. Boşluk bırakmayan, şiir gibi anlatımla yazdıklarını adeta zihnimde resmediyorum. 

Mişima’nın metinlerinde tenkit edilen yan, Japon ögelerini çok kullanıyor olmasıdır. Batı’da ilgi görmek için bunu özellikle yapmakla suçlar onları kimi Japon edebiyatçılar. II. Dünya Savaşı sonrası ABD ve Avrupa ülkeleri Japonya’yı artık edebiyatıyla, kültürüyle tanımak istiyor. Savaş sırasında Ruth Benedict’in Krizantem ve Kılıç adlı eserinin hemen ardından 1950’de Daniel T. Suzuki’nin Zen and Japanese Culture adlı eseri ABD’de büyük ilgi görüyor ve Zen ABD’de kök salıyor. 

Mişima insanın karanlık taraflarını olduğu haliyle ve yermeden ortaya koyuyor eserlerinde. Çok zengin bir kültürel birikimi var, gerek Batı gerekse Doğu üzerine. Öte yandan, ruhunun karanlık tarafı beni metinlerinin içine çekiyor, biraz da ürkütüyor. 

Kenzaburo Oe çok dertli. Bu dertleriyle – ailesiyle sorunlarından, engelli doğan oğlu Akari ile yaşadıklarından – kendine bir edebiyat dünyası kuruyor. Bu karanlık ve mücadeleye dayanan psikolojik durumunun metne yansıması, Mişima’nınkinden daha karmaşık cümleleri ve Fransız edebiyatının etkisiyle bir dönem popüler olan uzun cümleler kurması, onun eserlerinin anlaşılmasını zorlaştırıyor. Bunun yanı sıra Oe, Japon edebiyatına yeni bir soluk getirme iddiasında olup Yasunari Kabawata gibi kimi yazarların eserlerinin gelenekselliğinden çıkma gayretiyle yazmıştır pek çok eserini. Bugünlerde çok tartışılan Nobel Edebiyat Ödülü’nü 1968’de Kawabata Japon ruhunu çok iyi anlatan eserleriyle alırken sıkı bir insan hakları savunucusu, aktivist Oe ise Japonya’dan evrensel değerlere ulaşan bir yazar olarak 1994’te Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanır. Bu arada Japon yazarlar ve Nobel Edebiyatı’ndan söz açmışken, bu yıl 2 Ocak’ta üzerinden elli yıl geçtiği için İsveç Akademisi açıklama yaptı ve 1969 yılında bir Alman akademisyen tarafından ödüle aday gösterilen Yasushi Inoue’nin, henüz bir yıl önce bir Japon yazara ödül verildiği gerekçesiyle değerlendirilmeye alınmadığını bildirdi. Bugün söyleşimize konu olan Yukio Mişima da 1963 ve 1967 yıllarında bu ödülde son elemeye kalmıştı.

Nobel Edebiyat Ödülü ile ilişkilendirilen diğer yazar Haruki Murakami’ye gelelim. Kısa cümlelerine minnettar olduğum Japon yazar. Mişima, Kawabata ve Oe’den çok farklı üslubu var. Geçen yıl ekim ayında Doğan Kitap’tan yayımlanan Mesleğim Yazarlık kitabı Türkiye’de sanırım pek anlaşılamadı. Kimi değerlendirme yazılarında üzülerek gördüm ki onun yazarlık mesleğini anlatırkenki mütevazılığı görülmemiş; yazarlık mesleğinin tümünün şansa dayandığı sanılmış. Murakami, söz konusu kitabı yazarlığının otuz beşinci yılında kaleme aldı. Bir ödül aldıktan sonra sönmüş bir yazar olarak kalmaktan çekinen, imkânlarının hakkını vermeye, belki de kefaretini ödemeye çalışan, aynı üslubu sürdürüp edebiyat dünyasında yitip gitmemek için çareler arayan, tanınmak için ABD’de yayınevi ve editörlerini kendi seçen ve dahasını kitaba bırakacağım nice zahmetli yollardan geçmiş bir yazar halbuki o. Neticede Murakami de metne yazar sorumluluğu ve öncekilerden farklı bir tarzla devam etme gayretinde. Bu arada bu yıl Doğan Kitap’tan yayımlanacak Dans Dans Dans’ta da bir zamanlar ünlü olan ama artık yıldızı sönmüş bir yazarın yaşamına da tanıklık edeceğiz, yazar adındaki sözcük oyunu da bize Murakami’nin dilbazlığını sergileyecek. 

FK: Analizde Freud temelli sabit yapıları kullanan akademik çalışmalarda eksen Doğu’ya kaydığı zaman Kafka metinlerinin yerini Mişima’nın metinleri alıyor. Daha net ifade edersem, Batı zihniyeti, kendi kültüründen yükselen bazı sabit öngörülerle aslında hiç tanımadığı bir kültüre ait metinleri analize etmeye, anlamaya çalışıyor. Japonya’da yaklaşık sekiz yıl yaşadınız, ve kültürü birebir içinde deneyimlediniz. Bu açıdan bakıldığında Mişima metinlerini, Oidipus Kompleksi gibi Batı temelli sabit yapılarla anlamaya çalışmak ne kadar doğru?  

AVE: Edebiyatın, tiyatronun yaşam bulduğu Antik Yunan’dan bugüne dek insan doğası ne kadar değişti acaba? Mişima’nın kimi eserlerinde, ki Denizi Yitiren Denizci bunun başında gelir, Oidipus Kompleksi o kadar belirgin ki, hemen onun üzerinden anlamak istiyoruz. 

Öte yandan, Japonya değişik bir dünya. 720 yılında yayımlanan Kojiki, Japonya’da 1946 yılına dek tarih kitabı olarak okutuluyor. Amerikalılar Şintoizm’e bağlantılı bu yaradılış söylencesinin bir tarih değil, mitoloji kitabı olduğuna karar veriyor.

Birkaç hafta önce bir öğrencim hayretle bir soru sordu. Japonlar kaplıcaya hep birlikte çıplak mı giriyorlar diye. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ABD tarafından yasaklanana dek öyleymiş. Kadın, erkek, çoluk çocuk bir arada çıplak halde kaplıcalara girerlermiş. Bugün de spor salonlarının soyunma/giyinme odalarında ve saunalarında, artık kadın erkek ayrımı olsa da, çıplak gezilir. Öğrencime her kültürün kendine özgü yanları olduğunu ve bir kültürü kendi değer yargılarımızla anlayamayabileceğimizi söyledim. Batı’da da çıplaklar plajı var. Aslında 19. yüzyılda Batı’da mitleşen harem teması gibi, aynı dönemde ve uzantısında da, özellikle Fransa’da her Batılı’nın birer metresi oluşu fantezisi gibi. 

Başka bir örnek vermek gerekirse, geçen sene Tokyo’da Tsukuba Üniversitesi’nin Murakami’nin yetmişinci yaşı ve kırkıncı yazarlık mesleği yılı dolayısıyla düzenlediği uluslararası sempozyumda davetli konuşmacılardan biriydim. Orada Türkiye’de Japon edebiyat eserlerinin son yıllarda Japoncadan çevrildiğini söylediğimde, ara dilden çevrilmesinde ne sakınca var diye bir soruyla karşılaştım. O zaman da dediğim gibi, şimdi Murakami’nin eserlerini çevirirken Kyoto’da altında meditasyon yaptığım salkımsöğüt ağacı, Tokyo’daki aşk oteli tecrübelerim, sıklıkla gittiğim rock barın bulunduğu sokak, o barda Japonlarla yaptığım sohbet gibi  deneyimlerim olmasa Murakami’nin eserlerini sahici (sahicilik, bunun sonuna dek kendi görüşüm olduğunu belirteyim) aktarabilir miydim, emin değilim.

Demek istediğim, Mişima özelinde onu Batı odaklı yargılar üzerinden değerlendirmenin, Oidipus Kompleksi gibi tüm insan doğasına özgü bir şey üzerinden anlamaya çalışmanın yanlış olmadığını düşünüyorum. Ama Japon edebiyatını anlamak için o ülkeyi, kültürünü, insanını, inançlarını, değer yargılarını da iyi bilmenin elzem olduğunu kabul etmek gerek. 

FK: Peki, geleneksel Japon aile yapısının Mişima’nın karakterleri üzerinde nasıl bir etkisi var?

AVE: Şehir efsanesine göre babaannesi tarafından nazlı bir şekilde yetiştirilmiş, onu sokağa dahi salmazmış; Mişima annesini çok sevmiş ama ondan istediği ilgiyi görememiş. Doğruluğu kuşkulu ya da doğru olsa ne fark ederdi acaba? Neyse, asıl olan, erkek egemen Japon toplumunda Mişima’nın eşcinselliğini gizlemek zorunda kaldığı, özellikle Kinjiki (Yasak Renkler) adlı kitabına böyle bir durumu ele almasıyla belirgin şekilde görülür. İlginçtir ki her ikisi de 14 Ocak doğumlu olan Pierre Loti gibi Yukio Mişima’nın da yaşamında erkeklerden ziyade otoriter kadınlar yer almıştır. Pierre Loti de Fransa’da ailesinin Protestan olmasından dolayı gördüğü baskı, kadınlarla dolu bir evde yetiştirildikten sonra küçük yaşta evden ayrılıp büyük sorumluluklar üstlenmek durumunda kalması gibi şeyler var. Dolayısıyla her iki yazarın da eserlerinde bu yaşantılar ister istemez karakterlerine yansıyor.

FK:  Aşka Susamış mutsuz bir evlilik ve ani bir ölümle başlıyor. Olabildiğince basit, olabildiğince alışılmış. Ama elimizde tuttuğumuz metin sanki bu iki başlık üzerinden değil de bambaşka bir zeminden yükseliyor. Romanın içerisinde zaman zaman rastladığımız monologlarsa belli noktalarda atmosferi kâğıt üzerinde devam eden bir kurmacadan alıp tiyatro sahnesine  taşıyor. Her ne kadar Yukio Mişima romancı kimliğiyle tanınsa da Japon Noh tiyatrosu için yazmış olduğu oyunları da mevcut. Ama Japon Noh tiyatrosu alışık olduğumuz Batı tiyatrosundan epey farklı. Bize biraz Noh tiyatrosundan bahseder misiniz? 

AVE: Geleneksel Japon tiyatroları içinde Noh tiyatrosu, en ağır, sembolik olanı. Gerçekten çok ağır hareketler var. Temeli 14. yüzyıla dayanır. Maske ardındaki oyuncular, geleneksel ahşap sahnede oynar. Bir başkonuşmacı, bir başkarakter ile birkaç yardımcı karakter sahnede yer alır. İzlediğim Noh oyunlarından aklımda en çok kalan öge yelpaze olmuştur. Bu, kimi yerde kılıç, kimi yerde sadece yelpaze olur. 17. yüzyılda samurayların egemenliğindeki Japonya’da devlet tiyatro türü olarak kabul görmüştür.  

Bu arada çoğunlukla iki perdeden oluşan bu oyun arasında kyogen (deli saçması) adlı bir başka Japon tiyatro türü yer alır. Bu, farce tarzında, kasa saba hareketler ve sözlerin olduğu kısımdır. Noh’nun ağırlığını gidermek için olmalı. İşte bakın size yine iki uçta Japon kültürü…

Aşka Susamış monologlar açısından Noh’u andırıyor olabilir, karakterlerin yaşamları açısından ise bana daha çok Bunraku’yu (Japon kukla tiyatrosu) çağrıştırır. Karakterlerin hepsi de ya bir diğer karakter tarafından ya da dizginleyemedikleri arzularınca, adeta iple oynatılır. 

FK: Mişima’nın yazınının Noh tiyatrosundan etkilendiğini söylemek mümkün mü?

AVE: Bu konuda çok net bilgim yok. Ama Mişima’nın Yunan mitolojisi ve Kitabı Mukaddes kadar Noh tiyatrosundan da etkilendiğini söylemek de yanlış olmayacaktır. Özellikle de Mişima’nın Türkçeye Zeyyat Selimoğlu tarafından çevrilmiş Altı Çağdaş Nô Oyunu (Can Yayınları, Çağdaş Drama Dizisi, 1991) adlı kitabının varlığı bize bunu ispatlar niteliktedir. Bu arada değinmeden geçemeyeceğim bir şey, Türkçede “Noo” diye “o”nun uzatılarak okunduğu bu tiyatro türünün Latin harfli yazımlarında Noh, Nō ve Nô görülür. 

FK: Aşka Susamış ile Kawabata’nın Güzellik ve Hüzün isimli metni arasında konu itibariyle paralellikler var ama Kawabata’nın detaylı tasvirlerinin yerini Mişima’da hatları net bir biçimde çizilmiş karakterler alıyor. Batı gözüyle değil de Japon Edebiyatı içerisinde iki yazarı birbiriyle karşılaştırırsak… 

AVE: Kawabata bence kesinlikle daha estetik ve kesinlikle Noh’a daha yakın. Karlar Ülkesi romanını Japonca, İngilizce ve iki farklı Türkçe çevirisinden okudum. Zihnimde kalan hep bembeyaz bir boşluk oldu. Kawabata’nın da yapmak istediği sanırım buydu. Romandaki karakterleri hep bir Noh maskesi ardından izleriz; olaylar ağır, durağandır. Karlarla kaplı bir kaplıca köyünde şehirli, varlıklı bir adam ve genç bir geyşanın yaşadıklarını hem biz bir maske ardından izliyoruz, hem de onlar duygularını pek açık etmediklerinden maske ardında yaşıyor gibiler. 

Kawabata’nın romanlarındaki kadın karakterler de adeta Noh tiyatrosundaki gibidir. Hani büyükannelerimiz komşu kızından söz ederken çok narin, özenli ifadeler kullanırlar ya onun gibi Kawabata’nın kadın karakteri çizimi de böyledir: Uzaktan, incitmeye korktuğu için dokunmadan, onları adeta uyurken izler gibi resmeder. Bu haliyle de ağır/donuktur, sembolik çözümlemelere açıktır.

Öte yandan, Japon kültür ögeleri özelinde baktığımızda, Mişima ve Kawabata, her ikisi de Japon ruhunu eserlerinde yakalayan yazarlar. Kanımca Kawabata estetik açıdan kullanıyor Japon kültürünü, Mişima ise Batı tarafından anlaşılma isteği olan biri. Diğer bir deyişle, Kawabata’nın eserlerinde geçen Japon kültür ögelerini Batı’ya tanıtma gibi bir derdi, bence, yok. Değip dokunup geçiyor. Mişima ise detaylıca betimliyor, neredeyse altını çizerek gösteriyor Japon kültür ögelerini, bazen bir öğretmen edasıyla.

FK: Kimi zaman, özellikle Türkçe yayımlanan çeşitli yazılarda Mişima’nın faşist eğilimleri olduğu yönünde ifadelere rastlıyoruz. Ne var ki Mişima kendisini bir gösteri sanatçısı olarak tanımlıyor ve yazar hakkında İngilizce yayımlanan çoğu metin, Mişima’nın siyasi eğilimlerini faşizm olarak değil de Batı’nın sömürgeci modernizmine karşı bir duruş olarak ele alıyor.  Dolayısıyla arada ciddi bir tezatlık var. Japon kültürü ve sosyal yapı açısından baktığınızda Mişima’yı nasıl değerlendirirsiniz? 

AVE: Mişima için hayatı bir tiyatro sahnesi gibi gördü ve öyle yaşadı denir. Faşist, aşırı milliyetçi de denir. Bir kısım da Mişima’nın solcu olduğunu iddia eder, Japonya’yı tam bağımsızlıkçı, ulusal çizgilere geri çekmek isteyen biri olarak. Bence Mişima bir idealistti. Ancak bu ideali siyasi değildi, kendini gerçekleştirme adınaydı. Bu noktada, az önce sözünü ettiğim Oe ve Murakami’den farklı değil. Mesela Mişima’nın aksine Murakami siyasete hiç girmediği için eleştirilir, ancak eserleri dikkatli okunursa 1970’li yıllardaki öğrenci hareketleri, Japon imparatorluk ordusunun 1930’lı yılların ikinci yarısında Çin’deki kıyımını eleştirdiğini de görürüz. Bakınız, ölümünün üzerinden yarım yüzyıl geçti ve hâlâ Mişima’yı eserleriyle olduğu kadar intihar şekliyle de anıyoruz, bazıları alkışlıyor. Kendini ülkesinin saf ruhunu geri kazanması adına feda etmesiyle hiçbir şeyin değişmeyeceğini, bence, kendisi de biliyordu, çünkü 1970 yılı Japonya’nın savaş sonrası konforlu yaşama eriştiği, ekonomik açıdan dünyanın sayılı ülkeleri arasına girdiği bir yıl. Tiyatro sahnesinde oynar gibi bir yaşam süren Mişima bugün de hâlâ sahnede.

Yukio Mişima

FK: Yukio Mişima gibi siz de çok yönlüsünüz. Fen lisesi,  Amerikan Kültürü ve Edebiyatı öğrenimi gördünüz ve ardından Japon Dili ve Edebiyatı alanında devam ettiniz. Akademisyenlik ve çevirmenliğin yanı sıra kuramsal çalışmalarınız, Maruko’nun Yolculuğu adlı çocuk kitabınız, çeşitli dergilerde yayımlanan öyküleriniz, haikularınız ve bitirmek üzere olduğunuz bir roman var. Bu açıdan düşündüğümüzde kendi yaşamınızla çevirdiğiniz metinler ya da o metinlerin yazarlarının yaşamı arasında zaman zaman paralellikler ortaya çıkıyor mu? 

AVE: Olmaz mı? Ama ben Mişima’dan ziyade kendimi daha çok Oe ve Murakami’ye daha yakın buluyorum. Oe’nin kendiyle dertli halleriyle, sorun yumaklarını çözme gayretiyle, Murakami’nin aklını kendine emanet etmiş, monoton yaşamından hoşnut karakterleri arasında gidip gelen bir ruh halim var. Bu arada yineleyeceğim ama ikinci Murakami çevirim Sputnik Sevgilim’deki başkarakter K. ile doğum günü, ayı ve yılımızın tesadüfen aynı olması bana Murakami çevirilerine devam dedirtmişti. 

FK: Japon edebiyatı Türkiye’de maalesef gerçek anlamıyla tanınmıyor ve çevrilen yazar sayısı oldukça az. Yayıncıların bir tercihi mi yoksa edebiyat alanında çeviri yapabilecek kişi sayısının azlığından mı kaynaklanıyor bu durum?

AVE: Bence ilki. Yayınevleri halen İngilizce dünyasında tanınmış ve eserleri çok satan Japon yazarları dikkate alıyor. Bunun başlıca nedeni, ülkemizdeki yayıncılık yaşamını sürdürmenin çetin ekonomik koşulları olsa gerek. Yine de son birkaç yılda çeviriler oldukça çeşitlendi, çevirmen sayısı da pek az değil. 

Kendi payıma, 2010 yılında bir ajansla çeviri dünyasına girmek istemiş, öneriler göndermiştim. O ajans da daha sonra bana dönüş yapmıştı. Önerdiğim Mişima için “modası geçmiş” denmişti. Ben de mesajı alarak geri çekilmiştim. 2014 yılında Bakû’deki uluslararası sempozyumda çevirmen, yazar Sabri Gürses ile tanışmam çevirilere başlama fırsatı oldu benim için.

FK: Akademisyenliğin idari yükümlülüklerle olması gerekenden farklı bir hâle büründüğü Türkiye’de hem katı sınırlara tahammülü olmayan edebiyat alanında çalışmalar yapıyor hem de idarenin çizdiği sınırların dışına çıkamayan üniversite ortamında akademisyenliği sürdürüyorsunuz. Böylesi bir tezatlık için neler söyleyebilirsiniz?

AVE: Bazen akademisyenliği tamamen bırakmayı düşünüyorum, yaptığım işlerin karşılık bulduğundan emin olmadığım gibi destekleyici bir ortam olmaması beni zorluyor. Öte yandan çeviri eserler, haikular üzerinden kurduğum ilişkiler akademidekinden daha sıcak ve sahici. Özellikle Doğan Kitap’taki arkadaşlarım benim için çok değerli. 

Ayrıca çeviri eser ortaya koymak daha korunaklı; olanı çeviriyorsunuz, hepsi bu. Arada çıkan kimi hatalar, yanlış yazımlar üzerine gelen e-mail ya da mesaj üzerinden bile nitelikli edebiyat arkadaşlıkları kurabiliyorsunuz. 

Arada bir akademiyi bırakmayı istiyorum, tamam diyorum, ama üzerimde emeği olan hocalarıma ve mesleğime sevgimden ötürü bu, bir anlık niyet olarak kalıyor. Ayrıca her yıl, birkaç pırıl öğrencim Japon edebiyatında uzmanlaşmak üzere yüksek lisans programımıza kaydoluyor. Neticede kimi zaman, derdim bana derman imiş diyerek, kimi zamansa ikili delilik diyerek, bu şekilde yaşamaya devam ediyorum. 

FK: Akademisyenliğiniz dolayısıyla her sene Japon Dili ve Edebiyatı öğrenimi görmek isteyen birçok öğrencinin ilk anlarına tanık oluyorsunuz. Öğrenciler yaptıkları seçimin gerçekten farkındalar mı? Ve akademi bu konuda onlara ne gibi olanaklar sunuyor?

AVE: Kanayan yaramız… Her yıl kontenjan talebimiz sorulduğunda maksimum yirmi diyoruz sonrasında ise ek yerleştirme ve benzeri durumlarla ilk yıl elliye yakın öğrenci ile karşılaşıyoruz. Dil ve edebiyat öğretimi için kalabalık. 

Öte yandan ülkemizde üniversite öncesi stabil bir eğitim sistemi yok, kısa aralıklarla sistem değişiyor. Tutarsız olan bir eğitim sisteminde de öğrencilerin karamsarlığı, kafa karışıklığı ortada. Böylesi bir durumda bölümümüze gelen elliye yakın öğrenci içinden Japon dili ve edebiyatı ile gerçekten ilgili olanların sayısı da az oluyor. Ama bu gördüğüm kadarıyla pek çok bölüm için geçerli. Bu kadar çok üniversite ve bölümün olmasının çelişkisi. Bence üniversite öncesinde gerçekçi ve nitelikli bir eğitim sistemi olmalı ki öğrencilerimizden ciddi bir farkındalık bekleyebilelim. 


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR