Alman Yazınının Yaratıcı Koruyucusu: Joseph Roth
16 Ekim 2018 Edebiyat

Alman Yazınının Yaratıcı Koruyucusu: Joseph Roth


Twitter'da Paylaş
0

Kentte ilk işi, kendisiyle tanışmak ve hayranlığını bildirmek için Zweig'ın evini bulmak olur. Ancak öylesine heyecanlanır ki kapıyı çalacak cesareti bulamaz.

Joseph Roth'un ölüm yıldönümünde Avusturya Kültür Ofisi ve Goethe Enstitüsü ortak bir etkinlik gerçekleştirdi. Enstitü kütüphanesindeki akşamın konuğu, yazarın birçok eserini dilimize kazandırmış olan çevirmen Ahmet Arpad idi.

BBC Kültür servisinin Dünyayı Biçimlendiren Yüz Hikâye listesine dahil ettiği, Roth'un başyapıtı kabul edilen Radetzky Marşı'ndan ve diğer kitaplarından bölümler okundu. Ahmet Arpad, Stefan Zweig'ın Roth'un ölümünden sonra yaptığı konuşmadan pasajlar aktardı.

Joseph Roth ve Stefan Zweig'ın yakın dostlukları o dönemin edebiyatını, sosyal hayatını, savaşın psikolojik etkilerini ve Avrupa'nın akılalmaz bir biçimde içine düştüğü faşizmi öylesine yansıtıyor ki, gecenin en çok üstünde durulan ve tartışılan konusu bu iki yazarın ilişkisi oldu.

Birbirlerinin hayatını bu denli etkilemiş oldukları için, Roth üzerine yapılan her etkinliğin, yazılan her makalenin ve her değerlendirmenin Zweig'a da değinmesi bir kural gibi adeta.

İkisi de Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun görkemli dönemlerini yaşamış ve ülkelerini gönülden seven entelektüeller. Her ikisi de imparatorluğun çok kültürlü ve çok uluslu yapısı içinde özel bir yeri olan Yahudi toplumundan. Zweig varlıklı bir ailenin çocuğu, Roth ise dar gelirli taşra ailesinden bir yetim, doğduğunda evi terk eden babasını hiç tanımaz. İkisi de Alman diline ve edebiyatına tutkun. Yazıyla ilgili yetenekleri, dili kullanma becerileri daha okul yaşlarında dikkat çeker. Toplumcu anlayışları, edebiyata yaklaşımları, değindikleri konular, yazar olarak üslupları da ilginç benzerlikler taşır. Hikâyelerinde ele aldıkları karakterlerin iç dünyalarını derinlemesine işler, arka planda ise dönemin toplumsal yapısına dair önemli detaylar sergilerler.

joseph roth

Nobel ödüllü dev yazar Heinrich Böll, “Alman yazınının yaratıcı koruyucusu” diye tanımlar Roth'u. Oysa hak ettiği bilinirliğe ve okuyucu sayılarına ne Almanca konuşulan ülkelerde ne de dünyada ulaşabilmiştir. Coşku, mücadele, ün ve bonkörlükle olduğu kadar, fakirlik, umutsuzluk ve acılarla geçen kırk beş yıllık kısacık hayatına on altı roman ve bir o kadar da öykü sığdırmıştır.

Roth kendisinden on üç yaş büyük olan Zweig'ın hayranıdır. Lemberg'de başladığı Felsefe eğitimini altı ay sonra bırakır. Alman dili ve edebiyatı okumak için Viyana'ya gelir. Kentte ilk işi, kendisiyle tanışmak ve hayranlığını bildirmek için Zweig'ın evini bulmak olur. Ancak öylesine heyecanlanır ki kapıyı çalacak cesareti bulamaz.

Birinci dünya savaşı sırasında gönüllü olarak askere gider ve ordu gazetecisi olarak görev yapar. Askerlikte yaşadıkları ve imparatorluğun çöküşü, dünyaya bambaşka bir gözle bakmasına sebep olur. Savaş sonrası devam ettiği gazetecilikte başarı gösterir. Çarpıcı yazı yeteneğiyle, dönemin büyük gazetelerinde yer alan önemli ve tanınmış bir figüre dönüşür. Gazetelerde bölümler halinde yayımladığı kurmaca yazıları da çok beğenilir. Yirmili yıllarda gazeteciliğin yanı sıra ilgi gören roman ve novellalar da yazar. Ancak yazar olarak büyük popülaritesini 1932 yılında basılan Radetzky Marşı'ndan sonra kazanır. Bir ailenin üç kuşağını esas alarak Avusturya Macaristan imparatorluğunun çöküş hikâyesini aktaran bu dev roman çok ses getirir ve yazarın önceki eserlerine de farklı bir gözle bakılmasına yol açar.

1922'de büyük bir aşkla sevdiği Friederike Reichler ile evlenir. Ancak eşinde ortaya çıkan bazı davranış bozuklukları bu güzel başlayan evliliğe gölge düşürür ve 1928'de Friederike'ye şizofreni tanısı konulur. Eşinin hastalığı Roth için hem maddi hem de manevi anlamda bir yıkıma sebep olur. Dönemin en iyi hekimleri ve hastanelerinde aranan şifa bir sonuç vermez. Güzel ve zeki Friederike, daha sonra Nazi iktidarının Aktion T4 adı verilen korkunç “temizlik“ programında, yaklaşık yetmiş bin bedensel engelli ya da akıl hastalığı olan kurbanla birlikte öldürülecektir.

joseph roth

Nazilerin iktidara gelmesi Roth'un hayatını bütünüyle değiştirir. Almanya'yı terk ederek Fransa'ya yerleşir. Kitaplarının Nazi Almanya'sında basılması, satılması ve okunması yasaklanır, giderek okurlarını yitirir. Avrupa’da art arda yaşanan olaylar derin bir umutsuzluğa sürüklenmesine neden olur. Yokluklar ve maddi sıkıntılar içinde bir hayat sürer Paris yıllarında. Alkol bağımlılığı şiddetlenir ve giderek sağlığı bozulur. Hep eli açık ve bonkör biri olduğundan hem bol para harcamış, hem de ihtiyacı olanlara yardım etmiştir. Geçmiş yıllarda kitaplarından kazandığı paraları elinde tutamamıştır. Bu zor dönemlerde geçinebilmek için Hollanda'da Almanca kitaplar basan sürgün yayıncılara yeni hikayeler yazar. Bunların ve eski eserlerinin İngilizce ve Fransızcaya çevirilmesine uğraşır. Borç içinde yaşar ve otellerde konaklar. Aynı elbiseyi aylarca giymek zorunda kalır. “Sahip olduğum her şey üç bavula sığar“ diye yazar bir keresinde, “Gelecek hafta ne yapacağımı, nasıl geçineceğimi bilmiyorum.“

Tek geçim kaynağı yazdıkları olduğu için sürekli yeni bir şeyler yazma alışkanlığı, hatta takıntısı öteden beri vardır zaten. Gerçekleştirebileceğinden daha fazla kitap kontratları yapar, avans ödemeler alır. Hatta bir keresinde seri halinde yayımlanması için gazeteye ilettiği taslakta, üzerine defalarca –Romanı üç günde bitirmelisin, romanı üç günde bitirmelisin– diye yazdığı karalama sayfalarını da gönderir yanlışlıkla. Gazete sırf bu nedenle romanı geri çevirir.

Stefan Zweig, kendisinden daha yetenekli bir yazar olarak kabul ettiği Roth'u mesleki anlamda başından beri desteklemiştir. Sıkıntılı zamanlarında da parasal yardımlarda bulunur. Belçika ve Hollanda'da buluştukları zamanlarda ona yeni kıyafetler satın alır. Öte yandan içine düştüğü alkol bağımlılığının yazarlık yeteneğini körelttiğine dair uyarılarda da bulunur. Mektuplarında daha az içmesini, daha dikkatli harcama yapmasını, bu yaşam tarzının kitaplarının kalitesine zarar vereceğini söyler. O zor zamanlarda dahi iki yazarın edebiyat tutkuları asla ikinci plana düşmez, birbirlerinin yazdıklarını acımasızca eleştirmekten geri durmazlar.

Joseph Roth'un birçok eserini İngilizceye çeviren Michael Hofmann'ın 2012'de çıkan Joseph Roth: A Life in Letters adlı kitabı Zweig ve Roth'un ilişkilerine dair en değerli kaynaktır. Roth'un mektuplarının derlenmiş olduğu beş yüz sayfanın üzerindeki bu eserde, özellikle 1933 sonrasındaki mektupların çok büyük bir kısmı Zweig'a yazılanlardır.

“Size ağabeyim gözüyle bakıyorum, sizinle bir ağabeyle konuşuyor gibi konuşmama izin vermenizi rica ediyorum“ der mektuplarında. Öte yandan, bu yakın dostluğun gerilimlerle bölündüğü de olur. Yazar olarak da, kişilik yapısı olarak da hoşgörüden, uzlaşmadan ve karşılıklı anlayıştan yana olan Zweig, Nazizmin ilk yıllarında bir mücadele içinde olmaz. Olana bitene ve sürgünlere karşı tepkisiz kalmayı tercih eder. Belki de amaçladığı şey, yazılarıyla okurlarına ulaşabilmeyi sürdürmek ve buna bir engel çıkmamasını sağlamaktır. Bir süreliğine bu amaca ulaşmış gibi görünür. Yeni Almanya'nın ilk dönemlerinde Zweig kitapları, diğer yahudi yazarların aksine hâlâ ulaşılabilir haldedir.

“Ya mücadele edin ya da susun“ diye yazar Roth. Bu dönemde yazdıklarında Zweig'a yönelik tepki ve uyarılar vardır:

“Çok büyük bir felakete doğru sürüklendiğimizi fark edin. Kişisel durumlarımızın dışında edebiyat yaşamımız da yok olacak. Olup bitenler bizleri yeni bir savaşa sürükleyecek. Barbarlar yönetimi ele geçirdi. Yanlış düşlere kapılmayın.“

“Siz çok zeki bir insansınz, ancak içinizdeki insan sevgisi kötülükleri görmenizi engelliyor. Almanya bizim için artık öldü, düşlerimiz geçmişte kaldı. Anlayın artık bu gerçeği.“

1936'da artık Zweig'ın kitaplarının basılması ve okunması da engellenince, “Almanya'da yasaklanışınızı tebrik ederim“ diye yazar Roth.

Zweig'ın durumun vehametini idrak etmesi, Avrupa'nın geleceğine dair içindeki umut kırıntılarının yok olması biraz zaman almıştır. ”Çürümeye başlayan Avrupa'dan yükselen kötü kokular hepimizin burnunu yakmaya başladı” der Ekim 1937’de Roth’a yolladığı mektupta ve ekler: ”Kendinizi toplayın, size ihtiyacımız var. Bu çok kalabalık dünyada çok az insan, çok az kitap var.”

Almanca yazan yazarlar için Amerika en önemli okur kaynağına dönüşmüştür. Onların kitaplarını hâlâ basabilen sürgündeki yayınevleri ABD ve İngiltere'den gelecek talepleri hesaba katarlar. Amerikalı yayıncı, Roth'a artık kitaplarını yayımlamak istemediğini belirten bir not gönderince daha da büyük bir kriz içine düşer Roth. Avrupa'da yaşananlar üzerine düşündüklerini, umutsuzluğunu ve çaresizliğini dile getirir Zweig'a yazdığı mektuplarında. Onunla görüşebilmek ister. Sürekli yardım talep ettiği dostunun maddi destekleriyle ayakta kalır. Yazdıklarında kendinden bahsederken –benden geriye kalanlar– ifadesini kullanır. ”Size danışmadan yeni bir işe başlayamıyorum, sizin iyilik ve bilgeliğinize ihtiyaç duyuyorum“ der.

Ömrünün son dönemlerinde henüz kırk beş yaşında iken bütün vücudu ödem içinde, bütün dişleri dökülmüş halde, olduğundan çok daha yaşlı görünmektedir. Mayıs 1939'da kronik alkolizm ve ağır akciğer enfeksiyonu tanısıyla yaşamını yitirir. Otelden otele dolaştığı Paris yaşantısı bir Fakirler Hastanesinde son bulmuştur.

Stefan Zweig'ın 23 Haziran 1939'da Londra'da Joseph Roth'un anısına yaptığı konuşma birçok yönüyle ilginç özellikler taşır. O gün sözlerinde ortak dostları Ernst Toller'in intiharına da değinen Zweig, Roth'un ruhen ve bedenen çöküşünü ve kendi kendini bilinçli biçimde yok edişini de, farklı bir tür intihar olarak yorumlar. Bu ifadelerden yaklaşık iki buçuk yıl sonra Zweig'ın da bir intiharla yaşamına son vermesi, o dönem aydınlarının içinde bulunduğu çıkışsızlığa dair hüzün verici bir gerçektir.

Yazıyı Zweig'ın bu konuşmasından alıntılarla sonlandıralım. (Ahmet Arpad'ın çevirisiyle):

”Bizim sevgili Joseph Roth’umuz, yeri hiç doldurulamayacak, sonsuza dek unutulmayacak, –bir buyrukla– Alman edebiyat tarihinden silinip atılamayacak ender insanlardan biriydi.

....

Roth’un bize bıraktığı bütün satırların altında bir ustanın mühürü vardır. Bakın onun son makalelerine, karıştırın ölümünden bir ay önce bitirdiği son yapıtının sayfalarını, çok dikkatle okuyun yazdıklarını, değerli bir taşı elindeki mercekle inceleyen bir kuyumcu örneği bakın tek tek kelimelere. Her şey o kadar berrak ve temiz ki, tek hata bulamayacaksınız. Her satırı bir şiirin temizliğinde yazılmış, güzel vurgulanmış, kelimeleri ritim ve melodi dolu. Bu insan ne kadar çöküp yıkılsa da, ruhu parçalansa da edebiyat sanatına verdiği değerle hep ayakta. Yarattıklarıyla içinde yaşadığı, nefret ettiği bu dünyaya değil, kendini sorumlu hissettiği geleceğin insanlarına arkasında bir şeyler bırakmak istiyor.

...

Zamanla azalsak da, sağımızdaki solumuzdaki yakın dostlarımızı yitirsek de ümitsizliğe kapılmamalı, hüzünlenip kendimizi geri çekmemeliyiz. Aramızdan biri ayrıldığında, bizi bırakıp gittiğinde bir an için onu hüzünle anmalı, ona teşekkür etmeli ve hemen yine bizi koruyan görevimizin başına dönmeliyiz: Eserler yaratmalıyız.

Hepimizi hep ayakta tutacak bu dürüst görevi başımız dik yerine getirmeliyiz, bizim de sonumuz gelene kadar...”


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR