Alova: “Düzyazı şiirin istediği yere gidemez.”

Alova: “Düzyazı şiirin istediği yere gidemez.”


Twitter'da Paylaş
0

Alova, şiirimizin 1980’den önceki son büyük kuşağına eklenen en genç ve 1970’lerin özellikle ikinci yarısından sonra en çok dikkat çeken şairlerindendi. Sonra yalnızca şiirin içine çekildi, yazdıklarıyla ve çevirdikleriyle, şiir içinde bir dünya kurdu kendine. Onu o dünyadan çekip çıkardık, neler yazıp neler düşündüğünü konuştuk, o da açıksözlülükle anlattı.

Semih Gümüş: Alova’nın şiiri 1970’lerden bugüne nasıl değişti? Bugün yazdığın şiir son durak mı?

Alova: Bugün, değişik ve ileri bir düzeyde başa döndüm diyebilirim. Çalışmalar bunu gösteriyor. Gençken elimi korkak alıştırmıştım, daha mükemmelliyetçiydim. Şimdiyse elim yazıyor, ben okuyorum. Balıkçıların deyimiyle, ağları koyverdim, gitsin. Ama ekonomizmden, şiirden ödün vermeden. Bugün yazdığım şiir için “son durak” dersem, bitmişim demektir. Nasıl bilebilirim? Ama öyle bir çalışma ki bu beş yılımı aldı, en az beş yılımı daha alacak. Belki de müddet-i ömrü bununla tamamlayacağız. Bu bakımdan son durak olabilir Birinci Çoğul Şarkı. SG: Şiir okunmuyor, deniyor, yaygın biçimde. Şiir yayıncıları da öyle diyorsa, okunmayan bir tür kendini nasıl var edebilir, geleceği nasıl olur?

A: Şiir hiçbir zaman çok okunan bir tür olmadı ki, Türkiye’de de, dünyada da. Bunda sözlü geleneğin, şarkıların büyük payı var. Şiirin en gözde olduğu 50’li, 60’lı yıllara bakalım, Cansever’in, Eloğlu’nun, Turgut Uyar’ın hangi kitabı ikinci basımı yaptı ki? En politik dönemlerde bile Nâzım’ın şiirleri çok satmamıştır. Böyleyken, bu dönemlerde insan sayısının azlığı, genç okurun bilgiye, edebiyata, politikaya susuzluğu, görsel yanılsamanın bu kadar etkin olmayışı; o yıllarda Amerikanizmin, tinsel kirlenmenin günümüzdeki boyutunun çok gerisinde olması ve başka nedenler yüzünden şiir, dolayısıyla şairler itibar görmüşlerdir. Yoksa sol-politik yayınlar her zaman romandan, şiirden çok okunmuştur. Böyleyken, günümüzde şiir eskisinden daha çok okunuyor; daha bilinçli bir şiir okuru var Türkiye’de eskisine göre, politik yanılsamaların uzağında, yalnız şiirin kendisiyle ilgilenen. Bak yıllar önce Avrupa’nın, çoğu, ülkemizde bilinmeyen şairlerinden Bütün Şiirlerinden Seçmeler diye bir dizi yapmıştım. Bu kitaplar 2000 bastı ve çoğu hemen tükendi. Şimdi bu yayınların yeni baskılarını görüyorum. Reverdy, Cendrars, Bonnefoy, Trakl gibi şairlerden söz ediyorum. Bu kitaplar neredeyse antika değerinde şimdi. Aynı dizi politikanın tozu dumana kattığı dönemde asla tutulmazdı, üstelik bir sürü de damga yerdik. Devam edelim. Pirhasan’la benim, Cevap Çapan’ın, İnce-Millas’ın (Özdemir İnce-Herkül Millas) Kavafis çevirileri ortalama otuz baskıya ulaşmıştır bugün, yıllar içinden geçerek. Dünyada bu şairin şiirine böylesine rağbet olsa olsa Yunanistan’da görülebilir. Kim demiş şiir okunmuyor diye? Neruda’nın en zor kitaplarından biri olan Kuruntular Kitabı arka arkaya dört basım yaptı Can Yayınları’nda, daha önce de bir basımı var. Şimdi sıkı dur. Yine Neruda’nın, yine çetin bir kitabı olan Kuşlar Sanatı’nın 2000 baskısı iki ay içinde tükendi ve ikinci basımını yaptı. Belki Şili’de bile görülmemiştir böyle durum. Türkiye başlı başına fenomen bir ülkedir. Ama ortada hâlâ bir soru duruyor ve ben diyorum ki bir kabahat varsa, o da Şiir Sanatı’nda değil, şairlerde, yani bizde. Bir kere, hiçbir halk sokaklara dökülüp, şairlerin kapısını çalıp şiir istemez. Yazma, yayımlama ve okunma eylemlerine bizzat şair ya da yazar taliptir. O zaman, insanların sinirine, damarına dokunan gerçekliği korkusuzca deşen, Türkçeye bütün olanaklarıyla sarılan bir şiir yaratacaksın. Bak, Neruda ve Kavafis birbirinin tam tersi bir şiiri söylüyor. Nedir onları, üstelik yabancı bir okura, böylesine çeken? Neden şiir denince günümüz okuru Orhan Veli’nin, Nâzım’ın sıcaklığına koşuyor? Çünkü iletken şairler bunlar, elektrik geçiyor şiirlerinden. Günümüz şiiri, özellikle 80’li yıllardan sonra çok içine kapandı. Şairler, iyi şiir yazalım derken, okurla iletişimi yitirdiler. Küçük küçük dergiler, âdeta minik şiir tarikatları oluştu, işi bilenler de sorumsuz bir tavırla, “ben yazarım, okuyan okusun” tavrını gösterdi. Şiir paylaşılan bir şeydir. Paylaşılmazsa, yakın dost-akraba çevrelerinde dolaşan bir doğum-ölüm günü yazısı olur. Kendi payıma, şiirimin metaforik yoğunluğu, kültürel arka planının çağlara uzanması bir iletkensizlik yaratmış, çok az okunmamı gelbeni etmiştir. Belki de bugün Türkiye’de şiir okunuyor, eskisinden çok daha bilinçli, dünya şiirini bilen bir şiir okuru var. Ama sayısı azmış, ne zaman çok oldu ki! Dünyada da böyle. En parlak zamanlarında bile Aragon, Eluard Fransa’da yüz binler mi satıyordu? Şiir hiçbir zaman “çok satmaz”. Yapısına aykırıdır bu. Çünkü şiir bir dönem için değil, bütün zamanlar için söylenir. Bu yüzdendir “best” olmaması; yani binlerce yıl yaşaması. Kendi şiirlerimle, Sappho’yu ve Hipponaks’ı aynı sırada yayımlattım. Olay budur. Bir Dıranas’ın, bir Melih Cevdet’in, bir Rilke’nin, Mandelstam’ın, düşün, milyonlar, milyarlar tarafından kapışılmasını. Bu, komünizm gelmiş demektir, hem de yaz kış demeden. Bir de şiir sanatı günümüzü anlatmaya yetmiyor diyen sözde aydın-yazarlar var. Neymiş efendim, şiir okula giden çocuğun tören sırasındaki psikolojisini anlatmaya yetmiyormuş. Gülerler adama. Bunlar, şiirde kıvranmayıp romana asılan kimseler. Hangi romancı iki satırda şu derinliğe ulaşabildi, pek merak ediyorum, Can Yücel’in “Okula İlk Gidenin İlk Günü” şiirinde olduğu gibi: “Anneciğim okulumu sevdim / Ama o korkma sönmezden çok korktum.” Düzyazı hiçbir zaman şiirin o çok ince araçlarıyla istediği yere gidemez. Şiir anahtar deliğinden geçen ahtapottur. Asıl, roman sanatı günümüzde çıkmazdadır. Çünkü psikoloji ahtapotunun vantuzları tarafından yakalanmıştır. Hâlâ Freud’un, Jung’un karasularında dolaşıyor. Bugün çoğu roman okuru romancıyı psikoterapisti olarak görüyor. Roman coğrafyaya, öbür bilimlere, insanoğlunun muazzam serüvenine, antikçağa açılamıyor. Bu bakımdan İhsan Oktay’ın çabasına umutla bakıyorum. Aklıma gelmişken Freud’un şu sözünü de anayım: “Hangi alana girsem, bir şairin benden önce oraya girdiğini gördüm.”

SG: Günümüz Türk şiiri bugün nasıl bir yerde ve nasıl anlatılabilir? Bir tıkanıklık olduğunu söyleyenler pek çok, ne yapmalı?

A: Günümüz Türk şiiri tam bir tıkanıklık içindedir. Daha doğrusu, şairler tıkanmış durumda. Ne kadar yetenekli olurlarsa olsunlar, iyi şiirler yazsınlar, dar alanda kısa paslaşmalar yapıyorlar. Görselliğin yarattığı yanılsama, yerkürenin dinmeyen kaosu elbet şiiri sıkıştırdı. Ama, asıl büyük soluklu şiirler böyle dönemlerde çıkar, çıkmalıdır. Geniş soluklu, epik bir şiire yönelmelidir kanımca bu tıkanıklığı aşmak için. Bu bakımdan, şiir sanatı coğrafyanın, tarihin, etnografyanın, antropolojinin, fiziğin, yeni buluşların alanına olanca ilgisiyle girmelidir. Bir kültür şiiri gerekli bize. İzlenimcilikten, anlık kışkırtmalardan kurtulmak gerek. Şairler de kendilerine o kadar çektiren egolarını, en azından, bitaraf ederek, Ben’den Biz’e geçmeli.

SG: Şairin medya ile görsel kültürün egemenliği karşısındaki konumu… Bir hipergerçek yaşıyorsak, orada şairin konumu ne, şiire yer var mı?

A: Medyanın durumu yürekler acısı. Ciddiye alınacak bir durumu yok. Umarsız, bilinçsiz bir kitlenin peşinden sürükleniyor ve zehir saçıyor. Şiir, işte bu zehrin en güçlü panzehirlerinden biridir. Şiir, ruhun iliğidir. Şairler, satirik şiirin olanaklarını da seferber ederek, panzehir üretmeyi sürdürmelidir, yılgınlığa kapılmadan, bilinçle ve doğanın kayrasıyla.

SG: Sen hangi şairleri ustaların olarak görüyorsun?

A: Benden önce doğan bütün şairleri. Ama benim asıl ustam şiir çeviricisidir. Çok şey öğrendim çeviri uğraşından teknik olarak, ufuk olarak. Kuşkusuz, bugünkü Türkçe şiir her şeyini Nâzım Hikmet’in görkemli çıkışına borçludur.

SG: Şairin yaşadığı dönemde toplumla doğrudan ya da eşzamanlı bir ilişki kurması mümkün mü? Ayrıca gerekli mi bu? Alova’nın toplumla ilişkisi nedir ki…

A: Ozan, eski Türklerde ozmak fiilinden türetilen bir isimdir. Yerinde duramayan, bacağıyla, bir adım öndeki yeri eşeleyen atlara ozan at denirdi. Marx da şairlerin geleceği sezdiğinden söz eder. Bir de ozanın-şairin totemik, şamanist kültürden kalan bir tarafı var. Bir tür büyücüdür hâlâ çağdaş şair. Zaten şiiri düzyazıdan ayıran en önemli özellik büyüsel yanıdır. Bak, ne diyor Nâzım: “Koşun, kurşun eritmeye çağırıyorum!” ya da “Akın var güneşe akın / güneşi zaptedeceğiz / güneşin zaptı yakın.” Bu, toplumu, büyüye katılmaya çağıran totemik büyücülerin ya da şamanın tutumundan hiç farklı değildir. Şaman-şair, her zaman toplumun hem dışında, hem onunla bütünlük içindedir. Şair bu çağrıyı tutturdu mu, toplumla aynı telden çalıyor demektir. İlkel büyüsel çağrı, çağdaş şairde metaforik bir seslenişe dönüşür. Ama bizde gördüğün gibi, büyük Çağırıcımız 40’lı yaşlarını hapishanede geçirdi, bırak kurşun eritmeyi.

SG: Türkçenin bir şiir dili olarak olanaklı olduğu söylenebilir mi? Yoksa yetersiz midir?

A: Türkçe, şiir için yaratılmış bir dildir âdeta. Ve Anadolu halkının yüzlerce yıldır bir çakıltaşı gibi ağzında yuvarlayarak geliştirdiği kültür dili de şiirseldir. Bu yüzden yeryüzünün en büyük şiirlerinden biri bu topraklarda serpilmiştir. Bu dil Yunus’u, Nâzım’ı, Oktay Rifat’ı, Dağlarca’yı yaratmıştır ve daha nicelerini. Türkçenin bitişken bir dil olması, dört türlü türetim yapılabilen birkaç dilden biri olması, lakonik özelliği şiir sanatı için büyük avantajlardır. Ve şairlerimiz bunu büyük bir ustalıkla kullanmışlardır. Şimdiki şiiri yazarken birden “şaşık” dedim “şaşkın” yerine, çünkü ikisi aynı şey değildi ve “şaşık”tı söylemek istediğim. Türkçe sonsuz türetim olanağına sahiptir, bu da sonsuz duygu türetiminin karşılığıdır. Ama ne şairlerimiz ne de düzyazarlarımız Türkçenin en geniş olanaklarına açmıyorlar genellikle çalışmalarını. Bir sözcükle geçiştiriliyor çoğu zaman bir görüntü, bir nesne ya da bir ruh hali. Oysa “çilenti” başka, “çisenti” başka sözgelimi. Halk dilini, arkaik sözcükleri de katarsak, şiir bakımından Türkçenin ne kadar zengin bir kaynak olduğunu görürüz. Dil şiiri zenginleştirirken, şiir de dili zenginleştirir. Bu ikincisini göz ardı etmemelidir şairler. Ve sonunda, şiir bir dil sanatıdır ve bütün şiir akımları ve hareketleri dil hareketleridir, dikkat edersen. Vernaküler bakımından Türkçe zengin bir dildir, ama türetilmeye gereksinmektedir. Bu da başka şairlerin işi. Ama ne gariptir ki bilim adamları, örneğin biyologlar, bu türetme işinde başı çekmişlerdir.

SG: Şiir ile kültür arasında nasıl bir ilişki oluşur? Hem geçmişe, hem yaşadığımız şimdiye bakarak…

A: Bunu da yukarıda açıklamaya çalıştım. Şairler, günümüzün muazzam kaosunu yakalayıp estetik bir kosmos kurmak istiyorlarsa çok okumalılar, yabancı diller öğrenmeliler. En büyük esin kaynağının kültürel çalışma olduğunu unutmamalıyız.

SG: Alova’nın şiir kaynakları neler? Ayrıca düzyazı da var mı bu kaynaklar içinde?

A: Doğa, kitaplar, Dostoyevski, kadınlar, sonsuzluk merakı, fizikte ve biyolojideki gelişmeler, büyük Türk şiiri geleneği, yalnızlık vs. vs.

SG: Eski kuşakların ustalarını sevenler, bugün onlar gibi şair olmadığını söylüyor…

A: Gelecek kuşaklar da aynı şeyi bizim kuşaklar için söyleyecek. Biliyorsun, şairler öldükten sonra yaşamaya başlarlar. Tıpkı bu lafları edenlerin Dıranas’ı, Tarancı’yı, Saba’yı bilmemeleri ya da unutmaları gibi. Her dönemin şairi vardır. Nasıl Mehmet Taner Turgut Uyar değilse, Turgut Uyar da Mehmet Taner değil. Bir küçük İskender günümüzün yakası açılmadık Cansever’idir. Şimdi, hangisi iyi diye bir tartışma yaratmak çocukluktur, cahilliktir. Kim söyleyebilir ve hangi makamdan, Ece Ayhan Enis Batur’dan, Ali Cengizkan Cemal Süreya’dan daha iyi, daha üstün diye. Bunlar, işi gücü olmayan bar-kuşlarının, şiir asalaklarının ipe sapa gelmez sözleri. Şiir, at yarışı değildir ki. Şiiri gerçekten seven, her şairde kendisinden bir şey bulur ya da kendisinde her şairden bir şiir. Gerçek şiirsever şiiri muhatap alır, şairi değil.

SG: Antik Yunan şiiri ve Anadolu’nun tarih öncesi ve sonrasıyla ilgili çalışıyorsun ve son zamanlarda şiirini böyle bir dünyadan çıkarıyorsun. Günümüze ilişkin göndermeleriyle ilgili misin, yoksa hiçbir ilgisi yok mu?

A: Diyor ki Walter Benjamin yaklaşık olarak: “Ne kadar eskiye gidersek, en yeniyi o kadar iyi anlarız.” Çalışmalarımın çıkış noktalarından biri budur. Çok somut söyleyeyim, Kserkses’in Büyük Anadolu Yürüyüşü’yle, İngilizlerin Gelibolu çıkartması ya da Kore Savaşı’yla ilgili kesişme noktalarını hemen görebilirsin. Benim derdim değişim içinde değişmeyeni göstermek. Tarih, zaten, bir göndermedir.

SG: Memet Fuat, sonunda bütün şiirlerin bir şiire dönüşeceğini söylerdi. Roman için de ikide bir “ölüyor” deniyor, ama sonunda belirgin bir değişim olmuyor sanki…

A: “Şiir ölüyor” diyen yarım aydınlar biraz Vico, biraz Rousseau okumuş olsalar, böyle konuşmazlardı. Şiir insanlığın anadilidir, ayrıca Tarih Halkı’nın dilidir. İnsanlık önce metaforlarla konuşmaya, anlaşmaya başladı. Mitolojiler buradan geliyor. Ve yine aynı hızla, insanoğlu metafora dönüyor. Bilim dili çoktan metafora döndü. Şiir geleceğin dilidir, bu dil gerçekleştiğinde şairler ortadan kalkacak belki de. Ayrıca, şiirin ezberlenme olanağı, onun gelecekteki yerini daha da sağlamlaştırıyor. Çünkü 50 yıl sonra kitap ortadan kalkacak. Ekran başında kocaman romanları okumaya çalışanları düşünün. Ama şiir her zaman dilden dile aktarılabilir. Bir İnsan Manzaraları pekâlâ ezberlenebilir, ama okuduğu romandan 15 sayfa ezbere kim okuyabilir şunun şurasında!

2011


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR