Amok Koşucuları ve İntihar
6 Şubat 2017 Edebiyat Kültür Sanat Roman

Amok Koşucuları ve İntihar


Twitter'da Paylaş
0

Amok Koşucuları, kitapta detaylarıyla anlatılan hırslarının ve çaresizliklerinin sonucunda intihar ederlerken, bir anlamıyla cinayet de işlemiş oluyorlar. Arthur Rimbaud’nun ünlü dizesi Ben bir başkasıdır ifadesini bu düşünceye uyarlarsak, maktul kişinin kendisi de olsa, intihar anında herkes bir başkasıdır!
Özkan Ali Bozdemir
“İşte Amok... evet Amok, şöyle oluyor: Bir Malezyalı, herhangi bir sıradan, kendi halinde adam içkisini içiyor... Ruhsuz, ilgisiz, donuk bir biçimde oturuyor oracıkta... tıpkı benim odamda oturduğum gibi... sonra ansızın ayağa fırlıyor, hançerini kapıyor, sokağa fırlıyor... dosdoğru koşuyor, dosdoğru... nereye gittiğini bilmeden... Yoluna ne çıkarsa, insan olsun hayvan olsun, hançerini saplıyor, akan kan onu daha da çıldırtıyor... Ağzı köpürüyor, kudurmuş gibi uluyor... ama koşuyor, koşuyor, koşuyor, ne sağa bakıyor ne sola, acı acı haykırarak, elinde kanlı hançeriyle, korkunç koşusunu sürdürüyor... Köylerdeki insanlar bu Amok koşucusunu hiçbir gücün durduramayacağını bilirler... o gelirken uyarmak için ‘Amok! Amok!’ diye haykırırlar ve herkes kaçışır... ama o bunları hiç duymadan koşar, görmeden koşar, önüne çıkanı devirir... sonunda kuduz bir köpeği vururcasına vurup öldürürler onu ya da o ağzından köpükler çıkararak yere yığılıp kalır...” * Stefan Zweig’ın Amok Koşucusu adlı kitabında geçen öyküler ‘intihar’ teması etrafında şekillenmiş olsa da bizler bu öykülerin tamamında intihar fikrini besleyen diğer başka duyguların gelişimine, değişimine tanıklık ederiz. Hikâye anlatma biçimiyle klâsik öykü anlatıcılığına daha yakın duran Zweig, özellikle yer/mekân betimlemesi ve sürprizli olay kurgusu yerine karakterlerin duygu dünyasındaki aşınmaları ortaya çıkaran ruhsal tasvirlere önem veriyor. Böyle bir kıyas gereksizdir, ama Stefan Zweig’ın öykülerini yine kendisi gibi karanlık olaylardan ilham alan Kafka’nın veya Edgar Allen Poe’nun öyküleriyle karşılaştırdığımız zaman, Zweig’ın ‘karanlık’ bir hikâye inşa ederken ele aldığı konuları işleyiş biçimi ve tercih etmiş olduğu dil/sözcük bütünlüğüyle çok daha ayrı bir yerde durduğunu rahatlıkla belirtebiliriz. Zweig, özellikle fantastik hikâyelerde yaratılan o büyülü ve tekinsiz atmosferi, gösterişsiz sözcükler ve ilk bakışta hiçbir tehlike arz etmeyen ‘ıssız’ cümleleriyle kurar kendi öykülerinde. İntihar kavramı çoğu edebiyat eserinde, özellikle Japon Edebiyatının usta ismi Yukio Mişima’nın romanlarında sıkça ele alınmış bir konu olsa da Amok Koşucusu’nu benzer temalı diğer kitaplardan ayıran başlıca özellik, intiharın burada psikolojik bir nedensizlik sonucunda ortaya çıkmış ‘keskin bir refleks’ olarak işlenmesidir. Tabii bu nedensizlik, karakterlerin duygu dünyalarına dahil olup patolojik çözümlemeler yapıldığında yerini daha ağır bir duyguya, ‘zorunluluk’a bırakacaktır. Kitabın başlangıç öyküsünde bu durum açıkça hissedilir. Bir Çöküşün Öyküsü’ndeki baş kahraman Bayan de Prie, intiharını gerçekleştireceği son an’a kadar hırs, kıskançlık, kibir ve aşağılama gibi kötücül duyguların etkisi altına girmiş ve bir anlamda kendi intiharının zeminini farkında olmadan hazırlamıştır. Kısaca hatırlamak gerekirse, krallıktan sürgün edilerek hiç bilmediği küçük bir köye yerleşmek zorunda bırakılan Bayan de Prie, başlarda yalnızlığın ve sade yaşamın rahatlığını sürmüş fakat gün geçtikçe eski şaşaalı hayatını arar olmuştur. Yalnızlığın pençesinde kıvranırken, kendisini mutsuz ve güçsüz hissettiren o esas duygunun esiri haline gelmiştir artık. Tanıştığı insanları boyunduruğu altına alarak yeni bir hükümdarlık kurmaya çalışmış ve elbette hırsla yaratmaya çalıştığı bu acımasız düzenle birlikte kendisi de yok olmuştur. Olayların gelişimi takip edildiği zaman az önce belirttiğim ‘nedensizlik meselesi’ daha iyi anlaşılacaktır. Çünkü gelişen durumlar, belli bir sonuca varmak uğruna yaşanmamıştır. Burada kişiyi intihara sürükleyen çok daha başka bir duygunun kaynağına iniyor Zweig. Belki de intihar eylemini veya düşüncesini farklı bir yere koymayıp, intiharın tıpkı diğer duygularımız kadar sıradan bir duygu olduğunu belirtiyor böylece. Öyküdeki karakterler bu eyleme sürüklenirken hiçbir şekilde intihar etmeyi geçirmiyorlar akıllarından. Dolayısıyla ‘keskin bir refleks’ ifadesi burada daha önem kazanıyor. Bu düşünceyi kafasında sürekli olarak düşünen bir kişi, istatistiksel olarak da yine intihar edenlerin arasında çok küçük bir dilimin içinde yer alır. Rutin hayatının ortasında, ölüm fikrinden oldukça uzakta yaşayan kimselerde daha sık rastlanan bir durumdur intihar. Çünkü ölüm fikri, hayatta kalmayı tetikler! Elbette intihar etmenin en özgür ölme biçimi olduğunu söyleyebiliriz. Hatta kimilerince çok zorlu olan bu süreç, bazı inanışlarda çok soylu bir davranış olarak kabul görür. İntiharın düşüncesi ve bu düşüncenin eyleme geçme süresi aslında tastamam farklı iki duygunun tezahürüdür. İntiharı düşünmek, intihar etmemenin en kesin yoludur çünkü. İntihar edecek kişi ölüm hissini düşünmeden bu işe koyulmaz mı? Yani her şey yerli yerindeyken, belki oturmuş televizyonda bir program seyrediyorken, oturduğu yerden ansızın kalkar ve evin hava alması için pencereyi açar insan. Yukarıda yıldız olup olmadığına bakar. Sonra terliklerini özenlice çıkarıp kendini pencereden aşağı bırakır... İntiharı uzun uzadıya düşünmek, bedeninin yere çarparken nasıl bir hâl alacağını tahmin etmek, bizi ölüm fikrinden uzaklaştırmaya yarar ancak. Ama intihar edecekseniz, zaten edersiniz, üzerinde çok da düşünmeye gerek yoktur nasılsa. İşte ölümün doğal akışında sürüklenen insanların yaşadıkları ve yaşayacakları tam da bu noktada farklılık gösterir aslında. Kimisini duygularındaki yükselişler, dengesizlikler hazırlar ölüme; kimisi için de işte kendiliğinden gelmiştir ölüm. Elbette intiharın yalnızca kişisel bir felaket sonucu ortaya çıkmış olabileceğini söyleyemeyiz burada. Amok Koşucuları, kitapta detaylarıyla anlatılan hırslarının ve çaresizliklerinin sonucunda intihar ederlerken, bir anlamıyla cinayet de işlemiş oluyorlar. Arthur Rimbaud’nun ünlü dizesi Ben bir başkasıdır ifadesini bu düşünceye uyarlarsak, maktul kişinin kendisi de olsa, intihar anında herkes bir başkasıdır! Çünkü ortada yepyeni duygu ve düşüncelerle çevrilmiş bambaşka bir insan modeli vardır artık... Kitabın en uzun ve belki de en etkili öyküsü Amok Koşucusu, yine bu düşünceler etrafında ilerleyen bir hikâyeyi konu edinir. Anlattığı konu itibariyle diğer öykülerle bir paralellik taşısa da, Amok Koşucusu biçimsel olarak diğer öykülerden epey farklıdır. Bir gemide tanışan iki adamın sohbetiyle başlayan bu öykü, ağır ağır açılan hikâyesi ve sakin atmosferiyle oldukça durağan ilerler. Bütün hikâye neredeyse bu iki adamın konuşması sırasında anlaşılır, ortaya çıkar. Başından geçen hikâyeyi anlatmakta olan adam bir doktordur ve hikâyenin aslı, zamanında kendisinden yardım istemiş olan bir hastayla yaşadıklarıdır. Hamile bir kadın, kürtaj olmak için bu doktordan yardım istemekte ve karşılığında kendisine yüksek bir miktarda para ödemeyi teklif etmektedir. Üstelik bu teklifini oldukça küstahça ve doktordan hiçbir şekilde ricada bulunmaksızın yapar. Fakat doktorun tek istediği, tensel çekimine kapıldığı bu kadınla şiddetli bir cinsel birleşme yaşamaktır. Doktor, kadının bu kibirli davranışı karşısında ‘ele geçirme’ ve ‘sahip olma’ duygularıyla iyice sersemler. Kadının verdiği olumsuz cevapla hırslanan, gözü dönen doktor, kendisinin ve kadının hayatını mahvedecek olaylara girişir ve ondan özür dilemek için bir şehirden bir başka şehre doğru kadını izler, ya da diğer deyişle, Amok Koşucusu gibi ilerler... Bu koşunun sonundaysa elbette ‘nedensiz’ bir intihar gerçekleşir. Stefan Zweig’ın ‘intihar’ meselesine bakışı ve yüklediği anlam, okuyucunun gözünde bu etkili öykü sonrasında iyice netleşir. ‘Neden intihar edilir?’ sorusunun kesin bir cevabını bulmak elbette güç; belki de hâlâ hayatta olduğumuza göre önemli olan, bizi ‘intihar’a sürükleyen duygu ve düşünceleri önceden görebilmemiz, sezinleyebilmemizdir. Gerçi bu durumun farkında olsak da kasıtlı veya kasıtsız, etken veya edilgen, erken ya da geç olacak ölümlere koşacak ve nihayetinde hepimiz tarih olacağız. Kaldı ki intihar fikrini açığa çıkaran duyguları büyük bir hünerle aktaran Stefan Zweig da iyi bir Amok Koşucusu olarak 22 Şubat 1942’de, Rio de Janerio’da, karısı Lotte ile birlikte intihar ettiğinde bu uzun maratonun bitiş çizgisini göğüsleyip çoktan tarih olmuştur bile. *Stefan Zweig, Amok Koşucusu, Çeviri: İlknur Özdemir, Can Yayınları, 15. basım, ss. 101-102.    

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR