Anadili Üzerine, Anadilin Ötesinde
22 Şubat 2018 Edebiyat

Anadili Üzerine, Anadilin Ötesinde


Twitter'da Paylaş
0

Yabancılaşma etkisi altında bir yasadan başka bir yasaya geçiyor Özdamar. Onu okurken çoğu kez ağzımızın içindeki organı, dilin ta kendisini düşünmeden edemiyoruz. Sağa sola, yukarıya aşağıya kıvrılan dilimizi.
Deniz Gündoğan İbrişim
Evimizin dili anadilimizdir. Acıyla ya da mutlulukla nasıl yoğrulmuşsa evimiz, dilimiz o hamurun mayasıdır. Biz anadilimizi çoğu kez tek dilli olarak biliriz. İçine doğduğumuz coğrafya ve kültür anadilimizin sınırlarını çizer. Sadece bir dilin içinde kendimizi hakiki olarak tanımlayabileceğimizi, özgürce düşünebileceğimizi ve hiçbir kalıba zorlanmaksızın yazacağımızı düşünürüz. Çoğulluk bu anlamda bize yabancı görünür. Tuhaf ama zaman zaman bizi tehdit bile ettiğini duyumsarız gizliden gizliye. Bunun en iyi örneğini uzun süre kendi "evinden" uzakta yaşamak, göç ve sıla kavramları açıklayabilir. Kendimizi en iyi biçimde ifade ettiğimiz, duygularımızın en iyi tercümanı, jestlerimizin samimi göstergesi anadil, başka bir coğrafyada nereye tutunacağını şaşırır, sağa sola çarparak savrulur. Her zaman duyumsadığımız o dilsel, kültürel ve etnik homojen düğüm bir anda tekinsiz biçimde parçalarını etrafa saçar. Bir sokağın kaldırımında, bir ağacın dalında, bir binanın penceresinde ya da konuştuğumuz bir insanın gölgesinde daimi eksik parçayı görmeyi, onu tamamlamayı arzularız. Deyim yerindeyse anne karnına geri dönmek isteriz. Zaten karşımızdakiyle ilkin başka bir dilde konuşurken bütün jestimizle birlikte kabuk atarak sadeleşiriz, çocuklaşırız. Dilsel-kültürel homojenliğin kırıldığı ve kimliğimizi yeniden kurgulamak zorunda olduğumuz çok yönlü ve aslında ucu açık bir zeminde buluruz kendimizi. Peki, anadilinden henüz doğar doğmaz koparılan ve başka dil(ler) aracılığıyla kendini çatmak zorunda kalan bir insan ne yapar? Anadilinden zorunlu kopuş, bir haykırış ya da anadiline hiç sahip olamama insanın acımsı fantezisiyle kurduğu bir aşk ilişkisidir bir bakıma. Mutlak bir uzaklığı ve ayrılığı yüreğinde taşıyan buruk tasavvurdur. Uzak zamanda ve uzak yerde kurulmuş bu aşk, o dile kavuşacağı zamanı bekler sabırla. Ancak beklerken de başka dillerin içinden geçer, başka dilleri üzerine giyer elbette. Bu süreç anadil ya da tek dillilik kavramının çoktan gerilimli ve karmaşık doğasına işaret eder. Gerçekte anadilinden zorunlu olarak yersiz yurtsuz bırakılan bir kimseyle, anadilin içine doğup kusursuz biçimde (kusursuz varsa eğer) organik bağlarla ona bağlanabilen biri arasında uçurumlar gözetecek kadar fark yoktur belki de. Çünkü anadil on sekizinci yüzyılla beraber ulus-devlet anlatısının doğuşu ve bireyin bu anlatıdaki rolü ve işleviyle yakından ilintilidir. Bireyin ulusal bütünlüğü sağlamadaki işlevi ulus-devletteki açık ya da örtük çok dilliliğin sahne almasına elverişli değildir. Modernitenin tek dilli olarak kurduğu, kutsallık atfettiği ve koruduğu sistem bütününün bir parçası olan birey, anadilin homojen ve romantik imgesini içselleştirerek devamını pekiştirir. Ancak anadilin romantik ve mitik kurgusunu sorgulamaya başladığı an tek dilliliğin ötesine geçer. Bunu yaptığı sürece pekiştirmeyi daimi müzakereye dönüştürür. Tıpkı farklı jeopolitik bölgelerde, özellikle göç ve sınır alanlarında muğlak yaşamlarına tutunmaya çalışan göçmen topluluklar ve sınır politikalarının gündelik hayatların her noktasına sirayet ettiği yaşamları çatmaya çalışan bireyler gibi tek dilliliğin ötesine geçmiş olur. Bunun en güzel örneklerinden birkaçını sanırım Franz Kafka'da ve Emine Sevgi Özdamar'da görmek mümkün. Bu bağlamda, anadil kurgusunu incelikle irdeleyen araştırmacı ve akademisyen Yasemin Yıldız'ın 2011'de yazdığı Beyond the Mother Tongue: The Postmonolongial Condition (Anadilin Ötesinde: Tek Dilliliğin Koşulu diye Türkçeye çevrilebilir) adlı kitabı, ulus-devlet formulü içinde anadilin aslında çoktan çok dilli olduğunu tartışmaya açıyor. Yıldız "tek dilin ardından gelen paradigma" çerçevesinde toplulukların dilsel öznelliklerini ulusal-homojenlikle birlikte nasıl ördüğünün altını çizerek anadil kavramına yepyeni bir bakış getiriyor. Kitabında Franz Kafka, Theodor. W.Adorno, Yoko Tawada, Emine Sevgi Özdamar ve Feridun Zaimoğlu'nu inceleyen Yıldız, Almanya-Türkiye odaklı karşılaştırmalı bakış açısıyla ve ilişkisel yazın eleştirisiyle çok önemli bir çalışma sunuyor. Yıldız özellikle göç, sürgün, dil ve kimlik temaları çerçevesinde Almanya-Türkiye yazın karşılaşmalarını, 1960lardan bu yana Almanya'da gelişen ve dünya edebiyatı çalışmalarında da artık çok fazla görmeye başladığımız Türk-Alman edebiyatını yalın ama özgün ve bizi özenli düşünmeye iten savlarıyla inceliyor. Kitap basıldığı günden bu yana daha çok yurt dışında (Amerika) özellikle karşılaştırmalı edebiyat çalışmalarında, kültürel araştırmalarda, eleştirel etnisite ve ırk çalışmalarında bugün büyük yer tutuyor. Karşılaştırmalı edebiyatın ilişkisel ve etik okuma gücünden beslenen, dil, göç, travma ve aidiyet gibi konularla derinden ilgilenen her araştımacı ve okur gibi ben de Yıldız'ın kitabını heyecanla ve merakla bekleyenlerdendim. Yayımlanır yayımlanmaz da kitabı keyifle okumuştum. Aslında bir başucu kitabıdır benim için. Özellikle Kafka, Özdamar ve Zaimoğlu incelemeleri, anadilin ve çok dilliliğin kesiştiği alanda, çok dilliliğin kendi iç dinamiğinde de bir o kadar farklılığı barındırabildiğini gösteren en güzel ve sıkı örülmüş bölümlerdir kitapta. Burada toplumsal cinsiyet kuramlarının, akrabalık sistemlerinin ve duygulanım (affect) tartışmalarının anadili içinde konuşlandığını ve anadili hep yeniden yekpare biçimde kurduğunu söylüyor Yıldız. Yıldız'ın kitabı anadilin kurgusuna ilişkin böylesine katmanlı ve eleştirel bir değerlendirme sunması açısından kıymetli. Emine Sevgi Özdamar özgün dilde Almanca yazdığı ve dört hikâyeden oluşturduğu Mutterzunge'yi 1990'da yayımlamıştı. Mutterzunge bizde İletişim Yayınları'ndan Annedili olarak 2013'te Fikret Doğan tarafından Türkçeye çevrilmişti. Özdamar "Annedili" hikâyesinde şunları söylüyor: “Benim lisanımda dil şu anlama gelir: Lisan. Dilin kemiği yoktur, onu nereye döndürürsen oraya döner. Döndürülmüş dilimle bu Berlin şehrinde oturuyordum. Zenci kafesi, Arap müdavimler, yüksek tabureler, sallanan ayaklar. Bayat bir ay çöreği tabakta can çekişiyor, garson mahcup olmasın diye hemen bahşiş veriyorum. Annedilimi ne zaman kaybettiğimi bir bilebilsem. Bir keresinde annemle ben annedilimizde konuşuyorduk. Annem şöyle dedi bana: ‘Biliyor musun, öyle bir konuşuyorsun ki, her şeyi tastamam anlattım sanıyorsun, oysa birdenbire bazı sözleri söylemeden atlıyorsun, sonra gene rahat rahat anlatıyorsun, ben de hoop seninle birlikte atlıyorum, sonra rahat bir nefes alıyorum.’ Sonra da şöyle dedi: ‘Saçlarının yarısını Almanya’da bırakmışsın’.” Özdamar'ın metni anadilin kaybını imliyor. Annedilinin kaybı. Modern Türkiye tarihindeki Türk dil reformundan başlayan bir kayıp, Türkiye darbelerine, şiddet ve travmaların şimdiki zamanda gidip gelen hayaletlerine uzanarak Almanya'ya göçü izliyor ve katmerli kayba dönüşüyor. Özdamar için Türkçe, modernitenin kurduğu ulus-devlet bütünlüğünün ve ulusal gündemin taşıyıcısı haline gelerek bireylerin hakiki ihtiyaçlarına ve varoluşsal arayışlarına cevap veremiyor. İşte tam bu nedenle saçlarının yarısı Türkiye yarısı Almanya olan yazar-anlatıcı hikâyesindeki yabancı tınıyı koruyor. Hikâyesinde geleneksel anadili yerine başka bir sözcük kullanıyor: Lisan. Özdamar'ın kullandığı bu sözcük daimi devinim içinde konuşlanarak dili kaybettiren travmaların ve göçmenliğin imlediği zamansal ve mekânsal bütün değişimlere göz kırpıyor. Yıldız, Özdamar'ın bu seçimini kayıpla başa çıkma ve yas tutma temaları çerçevesinde ele alırken bu bilinçli seçimin esasen bir çeviri politikası olduğunu söylüyor. Yabancılaşma etkisi altında bir yasadan başka bir yasaya geçiyor Özdamar. Onu okurken çoğu kez ağzımızın içindeki organı, dilin ta kendisini düşünmeden edemiyoruz. Sağa sola, yukarıya aşağıya kıvrılan dilimizi. Bedenimizdeki gizli bir düğmeye basıp da başka bir yasaya geçtiğimizi (ya da nicedir yasalar-arası gidip geliyorsak) duyumsuyoruz. Evimizin dili anadilinin çatısının altında açık ya da örtük kayıplarımız varsa eğer, üzerindeki toprağı kaldırıp yeni bir alaşım yaratabilir miyiz diye merak ediyoruz.

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR