Anılar Çağında Yaşamak:  Sylvia Plath ve İtirafçı Anlatının Miras Bıraktıkları

Anılar Çağında Yaşamak: Sylvia Plath ve İtirafçı Anlatının Miras Bıraktıkları


Twitter'da Paylaş
0

Sylvia Plath'in ölümünden sonra 1965 yılında yayımlanan Ariel'deki şiirleri, Plath'in şair olarak ününü sağlayan çalışmaları olmuştu. Ariel'in yayımlanışından bu yana tam 50 yıl geçti. Ariel'deki şairin travmatik belleğinden ve kırık sesinden dökülen itirafların ya da itirafçı sesin çağdaş edebiyatta yankısı büyük oldu. Plath'in itirafçı anlatıcı sesinin, edebiyatta anı türü tarafınca nasıl el konulup ardından benimsendiğini, empati ve öteki üzerine çalışmalarını sürdüren yazar ve eleştirmen Leslie Jamison incelemiş. Jamison, itirafçı diye basit ve düz nitelendirilebilecek yazı türünün gerçekte yenilikçi, kışkırtıcı ve sanatsal niteliğinin yüksek olduğunu tartışıyor. Jamison şöyle diyor: "Günümüz Amerikan yazın kültürü ‛itirafçı’ denilen yapıtlarla dolup taşarken, bu türe tepkiler gün geçtikçe büyüyor. Bu yazın türü tekbenci ya da narsistik diye adlandırılırken, sağduyudan ya da sanattan yoksun yaftası yiyor. Bu türün mirasını çoğu kez kadın yazarlarda, örneğin Sylvia Plath ve Anne Sexton gibi yazarlarda görüyoruz. Bu yazarların eleştirileri sinsice ve gizliden gizliye toplumsal cinsiyet odaklı seyrediyor. Bu itirafçı yazın türüne karşı saldırıların birçoğu, yazarların beden dilini odağına koyuyor. Yazar içini dışına boşaltıyor ya da yazdığı sayfaya kan kusuyor. Yazı eylemi her şeyiyle kendini dışarıya vuruyor; yazar halk önündeki şöhret için kişisel travmasını ortaya döküyor. Bence bu tür karşı saldırılarda dışlayıcı bir yan var. Bu tür saldırıları katı yürekli, kuşkucul ve basit buluyorum. Kadın yazarların ısrarlı beden metaforu sözde itirafçı yazın türünün nasıl çalıştığına ilişkin önemli bir yanlış anlamaya işaret ediyor. Bu yazın türü, düz bir anlatım, basit bir dışavurum olarak nitelendirilirken,  bireyselliğin inşası ile hüner yoksunluğu arasında paralellik aranıyor. Çok basit biçimde sadece itiraf diye etiketlenen bu yazın türü bence gerçekte birçok teknik yenilik, sanatkarlık, biçim oyunları ve mikro-mitler içeriyor. Bu durum Plath'in Ariel'i için kesinlikle geçerli. Yapıt, bir teşhir oyunu olmanın yanına yaklaşmıyor bile. Plath'in hayatı kesitler ve şeritler halinde akıyor —çoğu kez kendi sesine uygun çapraşık ve kavramsal olarak muğlak biçimde. Plath'in itirafçı sesiyle alay edenlerin kaçının onun yapıtlarını ciddi bir gözle okuduğunu merak ederim. Ariel'in itirafçı diye yafta yemesi kitabın azimle neyi amaçladığının yanlış anlaşılmasını ortaya koyarken, itirafçı sesin edebiyatta adeta bir bostan korkuluğuna dönüşmesinin de büyük işaretidir aslında." Jamison, okurların Plath'in yaşamındaki trajediye takıntılı biçimde bağlandıklarını, dolayısıyla şiirleri de sadece Plath'in travmalarının (babasının ölümü, çatırdayan evliliği, intiharı) aynası olarak gördüklerini söyleyerek tartışmasına devam ediyor: "İnsanlar Plath'in metinlerde, Plath'e dair kendi yarattıkları değişmez yaşamı görmeye alışıklar. Ne var ki Ariel, gerek biçim gerek ses olarak çok çatallıdır; daimi bir özenle imgeler sistemi çağrıştırır. Plath neyle mutlu olacaksa ondan kendine bir mitoloji çatar— bu sistem hem öfke doludur hem de kırılgandır; derhal inlemeye başlar. Çatlaklarla, deliklerle ve kendi inşasını hep yeniden gerçekleştiren bir çaresizliğe daimi göndermelerle doludur. O, Lady Lazarus'tur, Lady Godiva'dır. O, Prospero'nun ruhudur, Ariel, bir arı yetiştiricisidir ve ayrıca onun kızıdır. “Babacığım” — Plath'in yaşamı ve Holokost  deneyimi arasında içten ve tiksindirici biçimde kendi kendini şişiren paralellikte çoğu kez yanlış yorumlanmıştır—aslında son derece kaygan,yaşamlarımızı melodrama çevirdiğimizi anlatan dramatik bir monologdur.‛Küllerin arasından kızıl saçlarımla dirilip doğruluyorum, ve solurcasına insan yiyorum’ diye yazmıştı Lady Lazarus'ta. Ölümü  derhal tehdit ediyordu, diriliş üzerinde hak iddia ediyordu ve öfkesini bir çocuğun tüyler ürpertici ritmine boğuyordu. Bu oyunbaz bir yapıt. Şakaya gelmez ciddiyetini temposu değişmeden dengeleyebiliyor. Ve oyunla birlikte sesi daha da tüyler ürpertici çalınıyor kulağa. Ariel, Plath'in kendi imgeleminin gözden kayboluşuyla sona eriyor. Kadın, çıplak bedeniyle güneşe doğru koşuyor: ‛Uçan kırağı, canına kastetmek, gezintilerde kaçışan kırmızıyla eş. Göz, sabahın kazanı.’ Buradaki çıplak kadın bir teşhir nesnesi—kendi teşhiriyle acısını paylaşarak sempati kazanmak isteyen nesne—olmaktan çıkıp güç ve hareketin öznesine dönüşüyor. Ben buradaki kadını kollarını yukarıya kaldırmış, kırmızı göze doğru uzanan biri diye düşünüyorum— kendini itirafa boğandan çok, kendi şarkısı eşliğinde kendini yeniden yaratan kadın." Leslie Jamison, The Empathy Exams (Empati Sınavları) adlı empati ve öteki  üzerine incelemenin yazarı. Bu araştırmasıyla kurmaca olmayan yazın türünde Graywolf Press Ödülü'nü kazandı. İlk romanı The Gin Closet ile the Los Angeles Times Art Seidenbaum Ödülü'ne aday oldu. Makaleleri ve kısa öyküleri Harper, The Oxford American, A Public Space ve The Believer gibi birçok gazete ve dergide yayımlandı.

Kaynak: The New York Times


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR