Anlamın "Merkez"i
13 Eylül 2019 Edebiyat

Anlamın "Merkez"i


Twitter'da Paylaş
0

Ufkunuzu genişletmek istiyorsanız, lütfen Merkez'i okuyun.   

Türkçeye Nilgün Tutal’ın Fransızcadan çevirdiği, geçtiğimiz aylarda Alfa Yayınevi tarafından yayınlanan, Philippe Sollers’in Merkez adlı romanı (“öyküler toplamı” mı demeliyim yoksa?) bana kalırsa eşi Julia Kristeva ile Le Nouvel Observateur için yaptıkları uzun konuşmanın bir esinlemesi, belki de boyutudur. Bunu şu nedenle söylüyorum, çünkü P.Sollers, Merkez’de bir ilişkiyi sorguluyor: Erkek anlatıcı karakter, sevgilisi (artık eşi gibi olmuş) Nora’yı çözümler. Nora da Kristeva gibi psikanalisttir. Erkek karakter de P.Sollers gibi yazardır. Böyle bakınca, aslında ortada “kurmaca” falan olduğu da pek söylenemeyebilir. Yani ortada yazarın imgesel gerçekliği ile nesnel gerçekliğin kesişmesiyle ortaya çıkan bir “yeni gerçeklik” sanki yok gibi. O zaman P. Sollers “belgesel” mi yazmış oluyor? Kesinlikle hayır! Merkez adlı metnin bire bir nesnel gerçekliğin karşılığı olduğunu söylemek yazara haksızlık olur. Belki de şu söylenebilir: “Bu romanda anlatılanlar gerçekte yaşanmış olaylara dayanmaktadır” Evet, belki de bunu söylemek istiyorum. Ama bir kurmaca yapıtta anlatılan olayların gerçekte karşılığının olması bilgisi, yapıtın estetik değerini artırıcı bir işlev görmeyeceği gibi, okur açısından da hakikat duygusunu artırıcı bir işlev görmesi beklenemez.

Örneğin, Merkez’de Nora anlatılırken şunlar söyleniyor: “Nora beni sevgilisi olarak kabul ediyor, ama benimle birlikte yaşamaya hiç niyeti yok. Boşanmış, iki çocuğu var, toplumsal yaşamı döngüsünü tamamlamış; bu bir rüya. Bana sevişmek için geliyor, randevulara o karar veriyor, ikimize yetecek genişlikte divanım var, niçin ve nasıl tatmin olacağını biliyor, nadir bir şey, bir rüya daha. (…) ama Nora çocukluğumu dinliyor ve ben de onunkini dinliyorum. Az bulunur bir şey…”

Le Nouvel Observateur’den Coletto Fellous ikisine de soruyor: “Hiç birbirinizi çocukluğunuzun hikâyesi ve çocukluktaki deneyimleriniz nedeniyle sevdiğiniz izlenimine kapıldığınız oldu mu?” P. Sollers’in cevabı kısa ve net: “İki kişi arasındaki aşk buluşması iki çocukluğun anlaşmasıdır. Öyle olmasa, pek bir şey ifade etmez.” J. Kristeva’nın cevabı uzun ama ilk cümle yeterli: “Çocukluktan başlamakta haklısın, çünkü ikimizin çocukluğu o kadar farklı ki, yine de biz onları bağdaştırdık.”

philippe sollers julia kristevaPhilippe Sollers ve Julia Kristeva

İşte, “bana kalırsa eşi Julia Kristeva ile Le Nouvel Observateur için yaptıkları uzun konuşmanın bir boyutudur.” derken, bunu söylemek istiyordum. Zaten bu konuşmanın Du Mariage Considére Comme Un Des Beaux-Arts (Güzel Sanatların Bir Dalı Olarak Evlilik) adıyla, kitap olarak yayınlandığı tarih, Centre (Merkez) romanının yayınlandığı tarihten öncedir.

Ne diyordum, evet, Merkez için “öyküler toplamı” mı demeliyim yoksa? Beni bu tereddütte bırakan şey, metnin temel bir izleği olmasına karşın, neredeyse birbirinden bağımsız yaşantı parçalarıyla örülmüş olmasıdır. Ne var ki bu yaşantı parçaları, “aksiyon” halinde kurgulanmamıştır. Daha çok anlatıcının zihinsel süreçlerinde tartıştığı birer olgu, birer “gözlem raporu” dur. Yazar sanki ayrı ayrı bölümler için birer deneme yazmaktadır. Sollers’in dilinin böyle olmasının nedenlerini belki de onun entelektüel yaşamında, ilişkilerinde aramak gerekir. Sanki roman yazmıyor da, kendi kültürlenme sürecini okurla paylaşmak istiyor gibidir. Öyle ya, Fransa’nın kültür hayatına yön veren dergilerden biri olan Tel Quel dergisini yöneten, Jacques Lacan, Louis Althusser ve Roland Barthes ile arkadaş olan bir insandan, farklı bir üslup beklenemezdi belki de. Şu cümlelere bakın, bir roman değil de bir eleştirel deneme okuyorsunuz sanki: “… Freud müzik dinlemiyordu, ama rüyalarda çok seyahat etti, bu sayede rüyaların matematiksel olarak konuşturulması gerektiğini anladı. Hiyeroglifler aniden bir sese sahip oldu, arzunun çelişkilerini anlatıyorlar. Rüya gören erkek ve kadınlar Yunan trajedisinin tam ortasında yaşadıklarını biliyorlardı. Sophokles’in Viyana’ya girişiydi bu…”

Elbette, Merkez’de “serim-düğüm-çözüm” gibi Aristocu bir yapı aramıyorum. Yani ortada katarsis falan da yok. Hatta yer yer şiir okuduğunuzu sanıyorsunuz. Bende bu izlenimi oluşturan şey şu oluyor: Cümleler arasında okurun doldurmasını isteyen boşluklar, yer yer metaforik cümleler, imgeler, simgeler, anlamsal çokdeğerli dilsel bağlamlar. “…Akşam yemeğine çıkmak için kendisini almaya gittiğim her seferde Lacan mümkün olduğu ölçüde kısalttığı seansları yüzünden bitkin düşmüş görünüyordu. Yine mi o adam? Ne baş belası? Yine mi o kadın? Ne baş belası? Yarın gelin. En fazla on dakika. Ardından, restoranda, bir kadeh pembe şampanyayla, ne büyük neşe! Bizatihi akıl sözcüğünün kendisi. Bir tür iyilik.”

philippe sollers

Metnin dil örgüsünün arka planındaki zamanının döngüsel olması da o metnin şiir olduğunu kanıtlayan özelliklerdendir. Düzyazıda, yani şiir olmayan metinlerde, dil örgüsünün arka planını oluşturan zaman, süreçsel niteliktedir. Yani belli bir “geçmiş” ten başlayarak “şimdi” ye gelir ve “gelecek” e doğru çizgisel biçimde uzanır. Şiirsel metin ise belli (aslında pek de belli olmayan) bir zamanda başlar ve aynı zaman içinde dönenir. C. Caudwel buna “şiirin genel zamansızlık özelliği” diyordu. İşte P. Sollers’in metinleri de yer yer bu özelliği taşıyor. Birçok “okur” ve “yazar”, bir metinde “şiirsellik” bulmak istediği zaman, en çok duygusal şiddeti yüksek sözcüklerin çokluğuna ya da “abartılı” dil bağlamlarına bakıyor. Oysa ne dilin zamansal yapısı, ne sözcüklerin duygusal şiddet düzeyi ne de abartılı bağlamlar tek başlarına şiirselliğin ölçütüdür. Metnin varlık nedenini oluşturan “gerçekliği algılama biçimi” de çok önemlidir. Şiirsel metin (şiir olan metin) yorumlanmaz. Barthes’ın dediği gibi sözcükler şiirde kendileri için bir araya gelirler. Kendi dışlarında bir anlama hizmet etmek için bir araya gelmezler. Bu nedenle şiirsel metinde “ dil ne diyorsa o” dur. Şiir bir şey anlatmak istemez, anlatır. O halde P.Sollers’in “Merkez” indeki, örneğin şu paragraf şiir değil de nedir: "Gözlerinizi kapatın, delirirsiniz. Açın gözlerinizi ve Aydınlanmanın ruhunu net olarak görürsünüz. Bundan sonra geceye çıkabilirsiniz …” Şiir dilinin kendi dışında referansı olmadığını hatırlarsak, bu paragrafın şiir olup olmadığı konusundaki kuşkularımız biraz daha ortadan kalkabilir.

P. Sollers, geleneksel anlamda “hikâye” ya da “roman” yazmıyor. Merkez'e geleneksel anlamda “roman” dersek, öyle birtakım karakterlerle karşılaşma çabamız düşkırıklığıyla sonuçlanabilir.  Ama bazı adlar var, bu adlarla belirginleşen bireyler var. Her bir bireyi, birinci tekil anlatıcı kişinin tahlillerinden, eleştirilerinden ya da onaylamalarından tanıyabiliyoruz. Ama zaten onun bize bu bireyleri tanıtmasına gerek kalmıyor. Çünkü Freud, Lacan, gibi kişiliklerin tanıtılmaya ihtiyacı var mı? Olsa olsa Nora’yı tanımamız gerekiyor. Zaten anlatının “Merkez” inde de Nora var. Anlatıcı karakter bir yığın tartışma ve gözlemden sonra sözü Nora’ya getiriyor. Anlatıcının da böyle zihinsel açılımlara ve içsel yolculuklara çıkmasının nedeni Nora oluyor: “ …Bu saplantılı tiksinme onun Freud’dan nefret etmesine ve Sade’dan da kusmasına neden olmuş. Özellikle Freud burjuva bir sahtekar ve dolandırıcı. Viyana’da ilginç herhangi bir şey olmuş olamaz (…) Nora’ya psikanalizin böylesine derin bir acıyı iyileştirip iyileştiremeyeceğini ya da en azından yatıştırıp yatıştıramayacağını soruyorum…”

Son derece “espritüel” ve entelektüel bir anlatı okumak, okurken zekice muzipliklere gülümsemek ama aynı zamanda düşünsel tartışmalara tanıklık etmek, böylece ufkunuzu genişletmek istiyorsanız, lütfen Merkez'i okuyun.   


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR