Anlatının Gücü Olarak Marcel Proust’u Okumak
2 Ağustos 2019 Edebiyat İnsan

Anlatının Gücü Olarak Marcel Proust’u Okumak


Twitter'da Paylaş
0

Marcel Proust, Kayıp Zamanın İzinde adlı yapıtında kendi benlik duygusunu, kim olduğunu ve nasıl o insan haline geldiğini ifade etmekle başlar anlatısına.

Anlatının Gücü adlı kitabında Robert Fulford, “Hikâyecilik tüm edebi türlerin anasıdır,” diye başlar. Bu hikâyeleri kimin yarattığı sorusuna cevabı, onları anlatan herkes olduğudur. Yine aynı kitabında anlatının dünya üzerindeki varlığına dedikodunun, yani bir kişiden ötekine anlatılan basit hikâyeler biçiminde başladığını söyler. Dedikodunun halk sanatındaki karşılığı, olayları özetlemenin ve anlamlarını araştırmanın kestirme yoludur. Dedikodu yaparken, hakkında konuştuğumuz insanlar kadar aslında kendimizi de yargılamış oluruz. Günlük hayatta hepimiz birer hikâye anlatıcısına dönüşürüz. Bazen bilerek bazen de bilmeyerek hikâyeyi kısmen değiştiririz. Bir hikâyeyi anlatırken küçücük bir değişiklik yapmayan bir kimse var mıdır? Anlatıldığı hikâyeye gerçeklik duygusu vermek için ya da karakterlerin gerçek niyetleri hakkında hikâyeye fazladan ayrıntılar eklenir. Tekrar tekrar anlatıldıkça bu küçük eklemeler hikâyenin ayrılmaz bir parçasına dönüşür. Böylece bir iki olguyla başlayan bir hikâye yavaş yavaş kurguya dönüşür.

Hatırlayalım; J. M. Barrie’nin “Peter Pan” romanında Peter kendini hiç hikâye anlatılmamış kayıp bir çocuk olarak tanımlar, bu yüzden büyüyememektedir.

Bizi biz yapan şeyleri anlatma ihtiyacını çoğumuz hissederiz. Hikâyelerimizin bilinmesini ister ve bunların değerli olduklarına inanırız. Bir hikâyemizin olmadığını anlamak, varlığımızın anlamsız olduğunu fark etmektir. Çocuklarımızı hikâyeler anlatarak büyütürüz; toplumlar ve ülkeler de öyle yapar. Herhangi bir toplumu anlayabilmek için, o toplumun köklerindeki hikâyeleri, destanları, efsaneleri, türküleri bilmeniz gerekir. Hatırlayalım; J. M. Barrie’nin “Peter Pan” romanında Peter kendini hiç hikâye anlatılmamış kayıp bir çocuk olarak tanımlar, bu yüzden büyüyememektedir. Yetişkinliğe geçemez çünkü gerekli anlatı mekanizmalarından yoksundur. Bir noktada Wendy’ye “Ben hiç hikâye bilmiyorum,” deyince Wendy, “Ne kadar da korkunç,” diye yanıtlar. 

Tolstoy, Flaubert, Proust ve tüm diğer büyük romancılar, bizimle konuşur havasında bize “Şimdi neler olacağına inanamayacaksınız,” derler aslında. 

“Durun da anlatayım.” Öyle ya da böyle, okuduğumuz romanı kendi ilkelerimiz bağlamında değerlendiririz, çünkü anlatılan hikâyede mutlaka ahlaki bir tutum almamız gerekir. Bir hikâye daima anlam yüklüdür. Öbür türlü hikâye değil, basit bir olaylar dizisi sayılır. 

Hikâyeler bir şeyi açıklamak ya da bir olayı açıklığa kavuşturmak için yola çıkar. Bir olayı evirip çevirir, olayın üzerine çeşitli açılardan ışık tutar ve ona belirli bir atmosfer kazandırır. Marcel Proust, Kayıp Zamanın İzinde adlı yapıtında kendi benlik duygusunu, kim olduğunu ve nasıl o insan haline geldiğini ifade etmekle başlar anlatısına. Kendin geçmişini belleğin istem dışı devinimiyle yeniden kurar ve bu yolla kendi geçmişine sahip çıkmaya çalışır. Geçmişi diriltmenin, ona sığınmanın, onunla bütünleşmenin peşindedir. Bu tip duygulanımlardan düş ile gerçeğin karışmasına yol açabileceğinden dolayı huzursuz olmaz. Bunları iki ayrı dünya olarak görmez, aralarında kesin bir duvar yoktur. "Kayıp Zaman" kavramı derin bir acı ve geniş boşluk içinde sunulur. Boşluğun veya kırılmanın aşılması için kayıp zamanı yeniden bulmak ve doldurmak arzusundadır.

Kurgunun merkezinde, dört bin sayfa boyunca adı ancak bir ya da iki kere geçen Marcel adlı başkahraman yer alır. Hikâyeyi, bir yazar olmak isteyen ancak hayatını, belleğini bulmakta güçlük çektiğinden bir türlü oturup yazamayan bir anlatıcının ağzından okuruz. Yazarlık serüveni yedi cilt boyunca sürer. Bir noktada yazma işinden büsbütün vazgeçmeye karar verir. Eserin sonlarına doğru belleğini "kazara" bulur ve yazmaya başlar. Ancak bu da düşündüğü kadar hoş bir şey olmaz. Sonunda kararını verir, “Gerçek cennetler, unuttuklarımızdır” der.

Proust anlatıyı “ben” ile kurgulamıştır ama bu anlatıcı, birinci tekil şahsın geleneksel öz yaşam öyküsünün öznesi olmaktan çıkmıştır. “Ben” hatırlayan, sırlarını açan, itiraflarda bulunan değil, sözceleyendir. Yani “ben” anlatıcının sahneye koyduğu bir yazı “ben”i dir ve sivil “ben”le bağları belirsizdir, yer değiştirmiştir. Kayıp Zamanın İzinde'nin anlatıcısının Proust olmasını aramak boşa bir çabadır. Yapıtın anlatıcısı, Proust’un da tanımadığı bir başka Proust’tur.

Yapıttaki “ben” bilim ve edebiyatın karşısında, içinde konuşmak isteyen, çığlığını duyurmak isteyen “mahrem”dir.

Barthes’a göre Kayıp Zamanın İzinde'de bir anlatı vardır ama bu anlatı Proust’un kendi yaşamı değil “yazma arzusu”dur. Zaman bu arzunun üstündeki ağırlığını gösterir, onu bir kronoloji içinde tutar. Zaman sıkıntılarla, yılgınlıklarla karşılaşır ama sonunda anlatıcı yazması gerektiğini keşfedince zafer kazanır: Yeniden Bulunan Zaman'ı yazacaktır.

Barthes’a göre yapıttaki olaylar yazarın yaşamıdır, ama yönünü şaşırmış bir yaşamdır bu. Bu görüşünü Barthes, Proust’un yaşam öyküsünü yazan Painter’in de yapıtta Proust’un yaşamının simgesel bir öyküsünden oluştuğunu açıkça ifade etmesinden yola çıkarak destekler. Bu konuda Painter’in görüşlerine şöyle yer verir: “Proust kendi yaşamını 'anlatmak' zorunda olmadığını (deha buradadır işte) ama bununla birlikte yaşamının bir sanat yapıtı anlamını taşıdığını anlamıştı.” Sonraki kuşaklar Proust’a gitgide daha çok hak verdiler, artık Kayıp Zamanın İzinde evrensel edebiyatın bir anıtı olarak okunmakla kalmaz sadece. Bir curriculum viatae’ye döner gibi değil, yıldızlar gibi serpiştirilmiş durumlara ve kişilere döner; hiç durmadan kendi yaşamına geri dönen bir öznenin anlatımı olarak okunur. Yapıttaki “ben” bilim ve edebiyatın karşısında, içinde konuşmak isteyen, çığlığını duyurmak isteyen “mahrem”dir.

Marcel Proust yazarak kendini buluyordu. Dünyanın çeşitliliğini bir yükümlülük diye algıladığı, ona doğru itildiğini hissettiği, uyanıkken düş görüyormuşçasına kendini adadığı, bu uğraşa gönül vermişti. Dünyanın çeşitliliğini yakalamayı başarıyorsa, bunun nedeni o çeşitliliğin daha en baştan ona ait olmasıydı; bakışlarını dünyaya çevirmeden, dünyayı dinlemek için kulak kabartmadan, duyarlılığını harekete geçirmeden yazamazdı. Bu yazma arzusu, onu yazma yolculuğu boyunca bilgiye yöneltmişti. Bu arzu daha en baştan hem bir uzaklara sürükleniş, hem de dünyadan kopuş olarak belirlenmişti. Bu sürükleniş acılara gebeydi, esenliğin müjdecisiydi. Ne kadar bilgiyle harmanlanmış olursa olsun, hatırlamanın derinliklerine yönelmiş bir çabanın ürünüydü.  

Proust ve Hatıra

"Hatıra" sözcüğü bir acı, bir pişmanlık, bir üzüntü; kaçırılmışın, yitirilmişin bir aramasını içerir. Oysa “anı” yaşanmış bir zaman parçasıdır; güçlü, derinden, bütün ayrıntılarıyla duyduğunuz bir geçmiş zaman parçasını içerir. Sizin bir yerinizde yaşar, etkisini duyurur. Proust bu anı parçasının izinden gider. Kayıp Zamanın İzinde'yi algılardan oluşan bir roman olarak niteleyebiliriz. Proust sürekli romana yeni öğeler katar, olaylara yeni karakterler ekler. Tekniğinde başarılı oluşu, onun ayrıntılara yer vermesinden kaynaklanır. Algılarımız yalnızca üç boyuta ve zamana bağlı değildir. Hafızamız birçok parçaya ayrılmıştır. Beynimizin ücra bir köşesinde yer alan bir hatıra, tat ve koku gibi duyguların tetiklemesiyle bir fincan kahve içilirken dışarı çıkabilir.

Hatırlamak… Proust acaba hayatını, çocukluk ve gençlik yıllarını hatırlamayı, eserini yaratarak tekrar inşa etmeyi mi arzu ediyordu? Proust hayatının her anını hatırlama arzusunda değildir, sadece onun için önemli olan olayları, kişileri, yerleri hatırlamaya çalışır. Hatırlamanın duygusal bir yanı vardır. Okuru Proust'a çeken geçmişin izlerini bir hüzün duygusuyla aktarmasıdır. Onun ilk hatırladığı olay annesinin ona verdiği iyi geceler öpücüğüdür. Bu anı, ona çay içerken çaya batırdığı bisküviyle gelir. Zevkler ve Günler'de Proust şöyle açıklar: “Hayatı hayal etmek onu yaşamaktan kat kat iyidir.” Bu sözden yola çıkarsak okuduğumuz bu roman, bir otobiyografik anlatıdan ziyade kurgusal bir roman olduğunun ipuçlarını verir. Yaşadıklarını, duygulanımlarını okura açıklayacak ve bu konuda bizi bilgilendirecektir. Hayallere rüyalara açılan bu kapı, Proust’un bizler için yarattığı roman dünyası olacaktır. Böylece yeni bir hayat, yeni bir roman yaratılmış olur.

Hepimiz biliriz ki gerçekte olan ile anlatılan gerçek arasında geçen zamanda, hem bilişsel hem de etkileşimsel bir süreç devreye girer.

Proust çocukluk günlerini hatırlıyordu, evini, ağaçları, evde hiç durmadan çalışan oda hizmetçisi Celeste’ı, annesini, anneannesini, Leonie halasını hatırlıyordu. Kızıl renkli üzümleri, balmumu sarısı erikleri, altın renkli elmaları, hepsini de ortak bir varoluş içerisinde kaynaşmış, birbirinden ayrılmaz oluşlarıyla hatırlıyordu. Şimdi anıları çok uzakta, arkalarda kalmıştı ve bu anıları bütünüyle silinmemiş olmakla birlikte, artık uzaklardaydı. Ötelerdeki görüntüler sadece uzak bir sis bulutunun içine gömülmüştü. Kendisi de onlara dâhil olmuştu. Hepsi de sanki görünmeyen bir zincir tarafından sürükleniyorlardı. Nereye? Hangi uzaklıklardan, hangi hatıraların derinliklerinden çıkıp gelmişlerdi? Anımsarken, yazarken yaşadığı daha çok uçsuz bucaksız bir şimdiki zaman içerisinde tüm bu sorulara yanıt arıyordu.

Hepimiz biliriz ki gerçekte olan ile anlatılan gerçek arasında geçen zamanda, hem bilişsel hem de etkileşimsel bir süreç devreye girer. Buna göre, herhangi bir olay, kişisel bir sübjektivite penceresinde deneyimlenir ve hatıra olarak bellekte yer alır. Söz konusu hatıra, anlatıcının kurgulama süreci içinde anlatı formuna girer ve onun içinde anlatıcı tarafından yeniden yapılandırılır.

Hatırlamanın kendisi sübjektif bir deneyimdir. Hatırlama, gözlemlenemeyen ve bu nedenle de doğrulanamayan zihinsel bir durum olmasına rağmen hatırlananlar çoğunlukla doğru ve gerçek olarak kabul edilir. Çünkü hatırlamak, geçmişi hatırlamak, onu olduğu gibi ortaya koymak değildir. Hafıza seçicidir ve Marcel Proust bize söz konusu romanını anlatırken geçmişteki kişiden farklı bir kişidir. Geçmişe ait deneyimlerin anlamları, yaşadığı yeni deneyimler ve bu yeni deneyimlerin beraberinde getirdiği yeni algı biçimleri, bakış açıları ve tutumlar çerçevesinde sürekli değişmiştir. Bu nedenle anlatı, kronoloji bir düzen içkinde değil, daha çok anlamsal bir düzen ve bütünlük içinde kurgulanmıştır. Böylece kurgulanan anlatı seçimli bir yeniden yapılandırma içine sokulmuş olur.  

Hakikati ve gerçek duygulanımları anlatmak için Proust anlatıcının öznelliğine başvurur. Anlatıcının bakış açısı, romanda huni vazifesini görür.

Ochs ve Capps’e göre, kişisel deneyim anlatıları eşzamanlı olarak hem deneyimden doğar hem de deneyime şekil verir. Bu anlamda yapıttaki Proust ve anlatısı birbirinden ayrılmaz ve bölünmez bir bütün teşkil eder. Kendisi, deneyimlerini anlamak ve başkalarıyla olan ilişkisine yön vermek için yazıya geçirdiği andan itibaren kendi hakkında da bilmeye ve öğrenmeye başlamış olur. Bu dev yapıtı oluştururken Proust, deneyimlerini bilinçli bir farkındalığa taşıma çabası içinde, yazma yolculuğu süresince sürekli olarak kendini de gerçekleştirmiş olur. Geçmişteki eylemlerini, düşüncelerini, duygularını yorumlayarak dolaylı bir yoldan belirli bir bakış açısı ortaya koyar. Yazma eylemi sürecinde (şimdiki zaman dilimi içinde) bulunduğu şartlardan ve sahip olduğu bakış açısından hareketle, geçmişe ait deneyimini değerlendirir. Önemli olan Proust’un o anda nasıl düşündüğü, o anın realitesi çerçevesinde geçmişteki eylemlerini, durumları ve düşüncelerini nasıl yorumladığı ve bütün bunları anlamlı bir uyum, bir bütünlük içerisinde nasıl anlattığıdır. 

Hakikati ve gerçek duygulanımları anlatmak için Proust anlatıcının öznelliğine başvurur. Anlatıcının bakış açısı, romanda huni vazifesini görür. Anlatıcı belirlediği önem sırasına göre, en az önemsediğinden en çok önemsediği bir yelpazede seçim yaparak gördüğü, kokladığı, dokunduğu, işittiği, tat aldığı tüm nesneleri bu huninin süzgecinden teker teker geçirir. Bu noktadan, bu izlenimleri dağıtırken şiirsel ışıltılı bir ifade alanına açılır. Bu “anlık” duygulanımların edebiyata yansıtılması nasıl yapılacaktır? Resim sanatında olduğu gibi “firari an”ı yansıtmak için iki sesten yararlanır. Birincisi, anlatıcının sesi; bizi geçmiş zamana götürür. İkincisi, “an”ın üzerindeki izlenimini okur ile paylaşan, anlatıcı-yazarın sesi. Eser bu anlatıcı yazarın tetiklendiği bir olayın ya da durumun hatırlanmasıdır. Anlatıcı–yazar, hassas olduğu bir şeyle karşılaştığında ortaya çıkan ruhsal durumunu yorumlamak, üstüne düşünmek, anlamlandırmak ve anlatmak arzusu ile çırpınmaktadır.

Kuşkusuz her sanatçı gibi Proust da kendini sanat yoluyla aşmak istiyordu.

Anlatıcı–yazar gördüklerinden, olaylardan o kadar etkilenmiştir ki, mutluluktan yerinde duramamaktadır. Bazen de anlatıcı–yazarın yaşadığı yoğun ruh hâli zaman zaman hüzün, bazen nostalji bazen de sınırsız bir sevinç içinde şiirsel bir dille açığa çıkar. Anlatıcı–yazar, şaire dönüşmüştür; etkilendiği bu izlenimlerini şiirsel bir dille ifade edecek, arzuladığı dünyayı olduğu gibi değil, olmasını arzu ettiği şekliyle aktaracaktır.

Bu arzusunu ancak ona sanat sağlayacaktır. Ancak sanat, yaşanan dünyayla düşlenen dünya arasında bir köprü vazifesini koruyacaktır. İzlenimlerini, deneyimlerini sanat aracılığıyla yansıtacak, kayıp giden zamanın peşine tekrar o anı sanat yoluyla yaratacaktır. Sanatçı bize tıpkı yüce Tanrı gibi kendi yarattığı evrensel dünyasının kapılarını açacaktır.

Proust’un başlangıç noktası "sanat nedir" sorusu olmuştu. Onun için sanat, onsuz edilemeyen bir şeydi ama neden onsuz olunamayacağını bilemezdi. O, bu soruyu yanıtlamaktansa onu bize sanat aracılığıyla göstermeye çalışmıştır. Kuşkusuz her sanatçı gibi Proust da kendini sanat yoluyla aşmak istiyordu. Bir birey olmakla yetinmiyor, bireysel yaşamının kopmuşluğundan kurtulmaya, bireyciliğin bütün sınırlılığı ile kendini aşmaya çalışıyordu. Kişiliğinin geçiciliğine, astım hastalığının kapanıklığı içinde kendini tüketmek zorunluluğuna başkaldırıyordu. İstiyordu ki, “benliğinin” çok ötesinde, kendi dışında ama gene de kendi için vazgeçilmez bir şeyin parçası olsun. Çevresindeki dünyayı kendinden kılsın; merak ve sezgileriyle evrenin en uzak burçlarına, insanlığın en gizli derinliklerine sanat yoluyla ulaşabilsin. Sanatçı olabilmek için yaşantıyı yakalayıp tutmak, onu belleğe, bellekten anlatıya geçirmek istiyordu. Kimi zaman çağrışımlarla, kimi zaman sonsuz merakıyla, kimi zaman sezgileriyle yol alacaktı.

Kaynaklar

Haluk Öner, Proust’un Zamana karşı zaferi, Asos Journal, Yıl 2, Sayı 2/1, haziran 2014

Ochs, E & L. Capss, Narrating the self”, Annual Review of Anthropology, 25, 1996; 19-43

Gary Kemp, Proust on Art and the Value of Living, www.researchgate.net

Robert Fulford, Anlatının Gücü, Kollektif Kitap, üçüncü baskı,  2017

Roland Barthes, Swann’ların Tarafı 100 yaşında, Kitaplık sayı 170, Kasım-Aralık 2013, YKY

Zehra Kaderli Yapıcı, Kişisel deneyim anlatılarının bağlamsal çerçevesi, deneyimlenen, hatırlanan ve anlatılan hayat, www.millifolklor.com


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR