Anton Pavloviç Çehov: İlk Başarılar, İlk Başarısızlıklar
5 Mayıs 2017 Edebiyat

Anton Pavloviç Çehov: İlk Başarılar, İlk Başarısızlıklar


Twitter'da Paylaş
0

“Yazdıklarımı okuduklarını bilmediğim günlerde ekmek yer gibi rahat rahat yazıyordum. Şimdi ise korku içinde yazıyorum.”

Çehov’un ilk başarılarına adım attığı yer Babkino ve doğaya bakışını değiştiren arkadaşı Levitan

Birçok başvurudan sonra İvan, Moskova’da daha paralı bir iş, bir ilkokul müdürlüğü görevini üstlenerek Voskressensk’ten ayrılabildi. Çehov’un çoktandır dilediği bu aile yaklaşımının bir karşılığı vardı: Kendisi ve ailesi için, artık, yazıları Voskressensk’teki evden yararlanılamaz olması. Oysa güzel günlerin sökün etmesiyle, kırları çekiyordu içi Çehov’un. Bir bakkalın oğlu, metaliğe kurşun atan küçük bir gazeteci olan Çehov, başarı düşüncesini, Turgenyev ve Tolstoy’un betimlediği büyük Rus malikâneleri düşününcesiyle birleştiriyordu. Daha önceleri Moskova dolaylarında geçirdiği günler, iştahını açmıştı. Bu kez gözü pek davranarak, Voskressensk’e üç verst uzaklıkta Babkino’da bir villa kiraladı. Babkino’ya yerleştikten sonra birkaç gün sonra Çehov, dostu ressam İsaac Levitan’ın, yakın bir köyde, nevrastenik bir intihar bunalımı içinde saklandığını öğrendi. Hemen gidip, onu köşesinden koparıp, öğütler vererek villanın bir ek köşesine yerleştirdi. “Levitan bir çeşit psikozun pençesinde kıvranıyor” diye yazıyordu Leikin’e. “Kendini asmak istiyordu. Onu yanımıza getirdim, beraber yürüyüşlere çıkıyoruz. Daha iyiye gider gibi görünüyor. Bizi çevreleyen doğa çok güzel. Yiyesim geliyor onu.” Tarlalarda ve ormanlarda uzun uzun gezintilerin ertesinde, Levitan yaşamın tadını buluyordu yeniden. Çehov, ressamla ilişkisinde, açık hava görünümlerini daha iyi gözlemeyi öğreniyordu. En ufak bir çalılık, en ufak bir su birikintisi, bir tutam ot coşturuyordu onu. Bunları kafasında taşıyordu, sabırla kotarılan bir hazinenin ürünleri gibi. Gördüklerinin, yaşadıklarının hepsi yazıya dökülecekti.

Büyükler şehri St. Petersburg’a adım atan Çehov, dönemin en büyük gazetesi Yeni Zamanlar’a da adım attı

Leikin, kendi hesabına Çehov’u, on beş gün Petersburg’da geçirmeye çağırdı. Çehov, o güne kadar başkente gitme fırsatı bulamamıştı. Bu öneriyi sevinçle karşıladı. Yeni bir pantolonla bir pardösü satın aldı ve 10 Aralık 1885’te trene binerek o sisler kentine, yönetim ve yüksek edebiyat ünlülerinin kentine doğru yola çıktı. Gerçekten de dönemin ünlü kişileri orada oturuyorlardı: Saltikov Sçedrin, Grigoroviç, Lesskov, Upenski, Pleçeyev ve Puşkin, Gogol, Dostoyevski, Nekrassov gibi büyüklerin gölgeleri dolaşıyordu orada. Çehov, Leikin’in evine götüren arabanın kapısına eğilmiş, geniş, ağaçlı dümdüz yollara, İtalyan tarzı, badem yeşili ya da sarı aşı boyalı evlerin önyüzlerine, bu soğuğa, alacalı bulacalı, karmakarışık köyümsü Moskova kentine, sevdiği şeylerin karşıtı olan bu görkemli güzelliğine hayran oluyordu. Buraya gelirken ıvır zıvır diye nitelendirdiği öykülerinin, kendine gerçek bir yazar ünü kazandırmış olduğunu bilmiyordu. Onun için Leikin’in tanıştırdığı yazarlarca coşkuyla karşılanınca şaşırıp kaldı. “Hepsi beni evlerine çağırıyor, övüp göklere çıkarıyorlardı. Kendi hesabıma, bugüne dek baştan savma ve gelişigüzel yazmış olduğum için utanıyorum. Beni okuduklarını bilseydim, hiçbir zaman ısmarlama yazı yazmazdım.” diye yazacaktı Aleksandr’a. On beş gün sonra Les Èclats yazarı ve sekreteri Bilibin’e şunları söylüyordu: “Yazdıklarımı okuduklarını bilmediğim günlerde ekmek yer gibi rahat rahat yazıyordum. Şimdi ise korku içinde yazıyorum.” Çehov, Petersburg’da, basının kralı ve aynı zamanda dönemin en büyük günlük gazetesi Yeni Zamanlar’ın kurucusu ve direktörü Aleksis Suvorin’le tanıştı. Suvorin, Avcı adlı öyküsünü okuduktan sonra, satırı 12 köpeğe gazetesinde yazı yazmayı önerdi Çehov’a. Bu öneri Çehov’u öylesine sevindirdi ki, Suvorindaha ilk anda ona kültürlü, enerjik ve mert bir insan gibi göründü. Kuşkusuz kararlı hükümet yanlısı gazeteciye, liberaller utanmaz bir oportunist gözüyle bakıyorlardı. Ne var ki, Çehov politik tutkular dışında kalmaya kesin olarak kararlıydı. Moskova’ya döner dönmez, Çehov, Yeni Zamanlar’a “Requiert” adlı bir öykü yolladı. Öykü hemen yayımlandı. Çehov, Suvorin’e: Çalışmalarım için koltuk kabartıcı düşüncenize teşekkür ederim. Sizin gibi deneyimli ve yetenekli bir insanın iyi dilekli ilgisinden ne denli yararlanıp esinlendiğimi takdir edebilirsiniz.” Bununla birlikte, yaratıcı atılım, çok geçmeden kentte başgösteren tifüs salgınıyla savaşma zorunluğu karşısında gölgede kaldı. [caption id="attachment_28881" align="aligncenter" width="800"] Çehov ve Olga Knipper[/caption]

Takma adı Çehov’dan vazgeçemeyen Çehonte, öyküleriyle herkesin dikkatini çekiyor

Çehov, kolay birtakım güldürü öyküleri arasında, gazetelere, ince alay ve sevecenlik başyapıtları veriyordu: Avcı, Kötü Adam, Prişebiyev Çavuş ve özellikle Hüzün gibi. Bütün bu öyküler Les Èclats, St. Petersburg Gazetesi, Yeni Zamanlar okurlarını allak bullak ediyordu. Ama Çehov hala kuşkuluydu. Suvorin’in ona takma adını bırakıp, yapıtlarına kendi gerçek imzasını atma öğüdünde bulunmasını anlamıyordu. Bilibin de, Alacalı Bulacalı Öyküler için aynı öneride bulunduktan sonra, Çehov ona şunları söyledi: “Aile adımı ve armalarımı tıbba verdim, tabuta girinceye kadar da onu bırakmayacağım. Edebiyata gelince, er ya da geç ayrılacağım ondan. Çehov adının, okuyuculara neden Çehonte adından daha hoş görüneceğini anlamıyorum.” Aslında yaradılıştan utangaç olan Çehov, maskesini çıkarmaktan ve kalabalığa doğru, yüzü açık ilerlemekten kaçınıyordu. Adını dünyaya bir yem olarak sunarsa, küfürler ve övgüler yağacak gibi geliyordu ona. Daha kötüsü, kendini tehlikeye atarken, ailesini de atmış olacaktı. Hakkı var mıydı buna? Hem sonra, kendi deyimiyle “ciddi bir uğraş olan tıp ve bir oyun olan edebiyat, ayrı adlara bürünmeliydi.”

Dostoyevski’nin dehasını keşfeden Grigoroviç’ten gelen mektup

Bilibin’e, edebiyat sahnesinde uzun süre kalamayacağını bildirdikten birkaç hafta sonra, Petersburg’dan bir mektup aldı, gözlerini yaşartacak kadar coşturucu bir mektup. Petersburg’da, ayaküstü rastladığı çok ünlü ve saygın Grigoroviç coşkun bir incelikle ona hayranlığını bildiriyordu. Kırk yıl önceleri, aynı Grigoroviç Dostoyevski’nin dehasının doğuşunu da selamlamıştı. Bu örnek, onurların doruğuna ulaşmış olan bu yaşlı yazarın beğenisine bütün değerini veriyordu: “Her ne kadar, takma ad kullanma zorunluluğu duyacak denli kendine değer vermeyen bir adamla karşı karşıya olmama içimden öfkelensem de, Çehonte imzasını taşıyan ne varsa hepsini okudum. Gerçek bir yeteneğiniz var, sizi, yeni kuşak yazarlarının çok üstüne çıkaran bir yetenek. Yeteneğinizden söz ediyorsam, kişisel inancımdan ötürü söz ediyorum. Yaşım altmış beşi aştı, edebiyata öylesine sevgi besliyor, bu alandaki ilerlemeleri coşkuyla kolluyor, yeni bir şey keşfedince de öylesine seviniyorum ki, gördüğünüz gibi, kendimi tutamıyor ve iki elimi uzatıyorum size.” Bu beğeniye, şanslı bir büyüğün, ardıllarının en yeteneklisine iyi dilekli, öğütleri ekleniyordu: “Bir teslim tarihine yetiştirilmek üzere hızlı hızlı yazmaktan vazgeçin. Para durumunuzu bilmiyorum. Eğer iyi değilse aç kalın. Eskiden bizim yaptığımız gibi aç kalın. İzlenimlerinizi bir çırpıda harcamak yerine esinin mutlu saatlerine saklayın. Bu koşullar altında yazılan bir tek yapıt, iyi de olsa,, çeşitli gazetelere dağılmış öykülerden yüz kez daha değerli olur.” Ayrıca Grigoroviç, genç meslektaşına, yazılarındaki birtakım “müstehcen” etkiler için çatıyordu. Sözün kısası Grigoroviç’e göre, Çehov’un Alacalıbulacalı Öyküler’i kendi gerçek adıyla yayımlanmalıydı. Mektup şu sözlerler bitiyordu: “Size, üstadınız olarak değil, yaşlı yüreğimin tüm saflığıyla yazıyorum.”

Alacalıbulacalı Öyküler kitabına saldıran eleştirmenler

Çehov Babkino’da, Kisselev’leri, Levitan’ı ve yurtluğun her zamanki konuklarını buldu. Onlarla, sosyete oyunlarına, komikliklere, çılgınca gülüşmelerle sona eren maskaralıklara kaptırdı kendini. Bu birlik beraberlikte, tek çatlak ses, satışa yeni çıkarılan Alacalıbulacalı Öyküler’in basında üstün körü karşılanışı oldu. Yenilikler’in eleştirmeni bu öyküleri bir delinin sayıklamaları olarak değerlendiriyordu. Kuzey Postası’nın eleştirmeniyse, “Çehonte’nin kitabı, genç bir yeteneğin intihar trajedisini sergiliyor” diye yazıyor ve yazarı “bir kazık duvarının altında yok olup giden, sıkılmış bir limon”a benzetiyordu. Birkaç ay önce Çehov’u ırgalamayacak olan bu saldırılar onu yaralıyordu, Grigoroviç ve Suvorin gibi insanların kendini beğendiklerini bildiği için. Kendisiyle ilgili olarak yayımlanan en ufak yazılardan ötürü, onlara karşı utanıyordu. Alınganlığı, basur krizleri ve dayanılmaz diş ağrıları ile daha bir artmıştı. Ağustos ayının sonunda bakımını sağlamak için Moskovaya döndü.

Ruhunu yitiren Çehov yine yazarak kendini iyileştirecekti ama piyes tam bir hayalkırıklığı oldu

Çehov Babkino’ya gitti. Önceki yılların neşe ve esinini bulamadı orada. Ev iyi ısınmıyordu, hava can sıkıcıydı ve Çehov’un keyfi kaçıyordu günden güne. Leikin’e şunları yazıyordu: “Uzun süredir bir şeyler yazamadım. Ama bu, kaynak kurudu demek değil. Üç haftadır, kendimi üzüntülere kaptırıyorum alçakça. Burnumu dışarı çıkarmaktan çekiniyorum, kalem elimden düşüyor, kısacası sinir. Sizin inanmadığınız şey. Öyle bir ruhsal durumdayım ki, hiç mi hiç çalışamıyordum.” Çehov’un ruhsal sıkıntısı, Alacakaranlıkta adlı yeni öykü kitabının başarısıyla da geçmedi. “Bu kitap üstüne yazılanları okuyorum” diye yazıyordu mektubunda, “Beni övüyorlar mı, ruhumun yitmesine mi hayıflanıyorlar, anlaması olanaksız. Yetenek, yetenek! Tanrım yatıştır yazarın ruhunu! İşte, eleştirilerin anlamı bu. Bunların dışında Alacakaranlık da fena gitmiyor.” Bu düşünce yakasını bırakmadığı için, Çehov birden yazı yoluyla kurtulmayı koydu aklına. Niçin bir piyes yazmasındı? Tiyatro nicedir kendini çekiyordu. Geçen ilkbahar süresince, Korş Tiyatrosu müdürü Korş, iki kez piyes yazmasını istemişti ondan. Çehov, önce bu öneriye hiç önem vermemişti. Ama bu düşününce bütün engellerin arasından yolunu kazıyordu. Üç hafta sonra Çehov, romancı Yehov’a “Piyesim bitti” diye yazıyordu. Çehov, piyesinin değeri üzerine bir şey söylemiyordu. Çok kısa oldu diye kuşkulandı ama herkesin hoşuna gitmişti. Korş, dram kuralarına aykırı hiçbir kusur bulamadı. Bu da yargıçlarının eşsizliğini gözetiyordu. Entrika karmaşık ama aptalca değildi. Bu piyes İvanov’du. Çehov’a göre, İvanov, hükümetin politikası karşısında aydınların şaşkınlığını ve Rusya’da toplumsal durumun bozuluşunu simgelemektedir. Ama Çehov daha ilk provada güvenini yitirdi. Birden ona öyle geldi ki, bu toplu girişimde yazarın yeri yoktu, oyuncular metni elinden alıyorlardı. Topluluğun müdürü tek başına bütün haklara sahipti. Yapılacağına söz verilen on provadan sadece dördü gerçekleştirildi. Tiyatro salonunda sessiz sessiz oturan Çehov, oyuncuların repliklerini suflörün yardımıyla, o da kekeleye kekeleye söylediklerini işitmekten üzüntü duyuyordu. Kendini beğenmiş ve anlayışsız oyuncular, rollerini yaşayacak yerde, oynuyorlardı. Moskova’da ilk temsil, 9 Kasım 1887’de verildi. Afişte piyes Çehonte değil Çehov imzası taşıyordu. Sinir gerginliğiyle geçen haftalardan sonra, Çehov perde kalkmadan önce kendini dingin hissettiğine şaşırdı. Bütün aile, yürek darlığından yarı ölü durumda bir locaya tıkışmışlardı. Çehov ise, sahnenin yanı başında, kuliste, zindana benzeyen bir köşede duruyordu. Oyuncular, korkular içinde, onun önünde dolaşıyor ve kötü sonucu önlemek için istavroz çıkarıyorlardı. Sonunda perde açıldı tiyatro salonunun dipsiz kuyusuna. Seyirci kalabalığı kımıl kımıldı. Üçüncü perdenin sonuna kadar her şey iyiydi. Üçüncü perdenin sonunda seyirciler alkış tuttular ve yazarı sahneye çağırdılar. Ne yazık ki dördüncü perde her şeyi berbat etti. Bir ara fırsatını bulup içki içen oyuncular, sahnede soytarılık yapıyordu. Salonda hayhuy gitgide yaygınlaşıyordu. Islıklar alkışlara, laf atmalar bravolara karşılık veriyordu. Polis kimi bozguncuları dışarı atmak için araya girmek zorunda kaldı. Moskova Haberleri’nin eleştirmeni şunları yazıyordu: “Piyeste, yazarın deneyimsizliğinden ve bilgisizliğinden gelen birçok yanlış var. İvanov’un karakteri açıklanır diye bekledim sonuna kadar. Hiçbir açıklama olmadı…” Moskova Defterinin eleştirmeni, İvanov’un “küstahça hayasız, bir aptallık” olduğunu söylüyordu. İvanov’un sonraki iki temsili daha dingin bir hava içinde geçti. Sonra, oyun afişten kaldırıldı. Çehov, bu başarısızlığı filozofça karşıladı. Ne piyesin gelişmesine zamanından önce son veren Korş’a ne düşüncesine ihanet eden oyunculara ne de kişilerine ilgi duymayan seyircilere kızıyordu. Fırtına dindikten sonra Çehov kendini tuhafçasına rahatlamış buluyordu. Sanki bu acı sarsıntı ona dengesini geri getirmişti. Gönül rahatlığı içinde çalışma masasının başına oturdu ve gazeteler için Çehonte imzasıyla öyküler yazmaya başladı. (Kaynak: Henri Troyat, Çehov-Rusyanın En Büyük Oyun ve Kısa Hikâye Yazarı, Çeviren: Vedat Günyol, Alfa, 2016)

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR