Ara Güler’in Fotoğraflarına Bir Yaklaşma Çabası
30 Temmuz 2017 Kültür Sanat Fotoğraf

Ara Güler’in Fotoğraflarına Bir Yaklaşma Çabası


Twitter'da Paylaş
0

Ara sokaklara girildikçe, fotoğrafçının yakaladığı insan yüzleri de bir anda aydınlanmaya başlar.

Erhan Sunar

İstanbul’a çok uzak bir yerde, Diyarbakır’da ömrümün neredeyse tamamını geçirdiğim için, Ara Güler’in fotoğraflarına yansıyan ve şehrin uzunca bir döneminin ruhunu taşıyan izleri bir İstanbullu kadar derinden duyumsamamın mümkünü yok. Dolayısıyla, fotoğrafçının sokaklarına indiği 1940’ların sonlarından günümüze kocaman, bambaşka bir şehre dönüşen İstanbul fotoğraflarına hep biraz mesafeyle, ve yine bir İstanbullunun muhtemelen kapılacağı yoğun hüzün ya da öfke hislerine pek kapılamadan yaklaşacağımı içgüdüsel olarak biliyorum. Ne var ki bakmaktan, tuhaf ayrıntılarını keşfetmekten hep belirgin bir zevk duyduğum bu fotoğrafların üzerimdeki etkisini, bilgileri ışığında herhangi bir belgeye soğukkanlılıkla yaklaşan birinin ruh halinden her defasında, hemen ayırabilirim: İstanbul’un kendine has yönlerinden, gündelik hayatının ayrıntılarından, tarihin belirli bir döneminde nasıl göründüğünden de aslında fazla uzaklaşmadan kendilerini sorunsuzca açan bu fotoğrafların, bir yaşantı olarak da hep hayalini kurmaya çalışarak yaklaştığım bu eşsiz görünümlerin bende ilk bakışta uyandırdığı birkaç duygudan bahsedeceğim.

Anıtsallık

Kelimenin hatırlatacağı her türlü büyüklük, soyluluk ya da ihtişam hissine pek de sırtını dönmeden, ama yine bütün bunları bir anlamda alçakgönüllülükle yansıtacağını duyuran bir İstanbul’dur gördüğüm: Özellikle 1950’lerde, 60’larda çektiği fotoğraflarda Ara Güler, bütün duygularıyla ayrı ayrı yakalamaya çalıştığı şehrin insanlarını neredeyse her zaman daha geniş, daha kapsayıcı bir manzara içinde vermek istiyor gibidir. Geniş fotografik kadrajına sığacak ölçüde gerilerde camileriyle, vapur dumanlarıyla, hâlâ güzelliğini ve iyimserliğini yitirmemiş eski İstanbul evleriyle ya da sessiz sedasız akıp giden bir denizle görülebilen şehrin silueti, ön planda gördüğümüz sandalcıları, köprüler üstünde yürüyenleri, şehir satıcılarını, vapurlara koşuşturan yolcuları ya da atlı arabaları sürenleri asıl hikâyelerini arayan insanlara dönüştürür. Şehirle insanı büyük bir uyum ve hünerle yan yana getiren bu fotoğraflar, birinden diğerine durmadan kayacak bakışımızı uzun süre oyalayacak bir genişlik, açıklık ve zaman zaman da kalabalıkla yüklüdür. Bazen – Ara Güler’in hep karşı çıkacağı – bir eğilimle fotoğrafın estetik donanımına bağlayacağımız bu “anıtsallık” etkisi, çok geçmeden her defasında, gördüklerimizin herhangi bir şeyin sanatsal bir yansıması değil de onun birebir kendisi olduğunu hatırlatır. Kimi kez vapurların, iskelelerin, gemilerin, camilerin bir başlarına devleşip kişilik kazandığı fotoğrafların bütün iddiasını böyle yalın bir mantıktan aldığını da bu noktada fark ederiz: Fotoğrafçının bütün olağanlığıyla yakaladığı o ânın üzerine bir estetik kurmanın olanaksızlığından önce neredeyse gereksizliğini hissettiğimiz, hayatın kendisine benzeyen genişlikte bir algıdır bu ve bir fotoğraftan diğerine geçtikçe büyüyen canlı bir doku gibi bütün bir şehri kucaklar. Bu anlamda Ara Güler benim gözümde şehrin görsel bir tarihçisi olduğu kadar onun yorulmaz bir ansiklopedisti, bir arşivcisidir de: Fotoğrafları üzerine bir kuram geliştirmek heyecan vermeyecek olsa da, bir hikâye uydurmak her zaman mümkün ve çekici olacaktır. Eminönü Meydanı’nda ağır aksak ilerliyormuş hissi uyandıran bir atlı araba fotoğrafını (1959), kendisi de uzun yıllar basın fotoğrafçılığı yapmış olan babama gösterdiğimde, benim dikkatimi çeken bütün diğer ayrıntılara ek olarak, şimdi artık tarihe karışmış yaylı arabalar üzerine ondan çok kişisel bir hikâye dinlemiştim. Geçmiş hayatımızla, yaşamlarımızın somut ayrıntılarıyla bütünleşen bir yanı olsun veya olmasın, bir Ara Güler fotoğrafı daima bir yaşantıya, onun hayaline, çoğu kez de duygusuyla birlikte kendini hatırlatan bir saflık ve temizlik görünümüne bağlanır. Ve her hikâye anlatma ihtiyacı gibi, büyüklük ve ciddiyetini kendinde barındıran bir duygusal etkidir bu.

Neşe

Bu hisse daha çok, şehrin emekçi insanlarını gösteren fotoğraflarında kapılıyorum. Abartılmış, bir unutkanlığa işaret eden, mutluluk verici bir anlamı pek yok: Kalafat yerinde müşteri bekleyen sandalcılar, yağ iskelelerinde yük taşıyanlar, seyyar satıcılar, olta balıkçıları ya da hamallar hep ciddiyetle işlerinin başındalar ve kimileri, bir kenara çekilmiş aylaklık edenler, neredeyse çalışmaktan yorgun. Çalışmanın bir çeşit gizli neşesi bu; ve bazıları, fotoğrafları çekildiği anda objektife dikkat gösterenler, üzerlerindeki bu gündelik yükü herhangi bir yapmacıklığa kapılmadan, anlayışla yansıtarak açığa vuruyor bu neşeyi: Gergin değiller, ve olduğu haliyle görünmeye yazgılı bir manzara görünümü gibi, hâl ve tavırlarını sorunsuzca yansıtıyorlar. Ara Güler’in insanlara yaklaşımıyla fotografik bakışını aynı anda düşündüren böyle fotoğraflar, emekçiyi olduğu kadar emeğin kendisinin de resmini çekiyor sanki. Bu yüzden doğal, müdahalesiz ve sevgi yüklüler. Kendi sınırlı yaşam alanlarıyla, mavna köşeleri, dökümhaneler ya da kalafat yerleriyle bütünleşen bütün bu çalışan insanlar, hayatın her haliyle kutsanması gereken bir varoluş durumu, belki de mücadelesi olduğu hissi uyandırıyorlar.

Kederin Avuntusu

Ama her günün bir de gecesi vardır ve Ara Güler’in diğer pek çok fotoğrafında tüm bu emekçi insanları bu kez koltuk meyhanelerinde içerken, sabahçı kahvelerinde yorgunluktan pineklerken ya da bekar odalarında dinlenirken de görürüz. Çalışmanın neşesi içinde rastladığımız bu emekçi insanları şimdi düşünürken, birbirleriyle dertleşirken, yalnızlık biralarını içerken görmek hayatın aslında onlar için de daha derine inen bir düşüncesinin olduğunu gösterir bize: Fotoğrafların yalın detaycılığıyla birleşen bir keder duygusudur bu ve çoğunlukla şehrin gece hayatının başka bir yönünü açığa vurur. Saz salonlarında müşteri bekleyen bar kadınları, konsomatrisler ve masalarında dalgınlıkla eğlenceyi seyreden insanlar hep birlikte bu keder duygusunu, fotoğrafçının birçok çalışmasını aksi yönde anımsatacak şekilde, şehrin manzara, görünüm ve siluetinden alarak kendilerinin ve birbirleriyle ilişkilerinin doğal bir parçasına dönüştürür. Bu anlamda Ara Güler için şehrin gece hayatı gizli, karanlık ya da kuşku verici değil, geçip giden günün birçok ayrıntısından beslenen daha iyimser ve hâlâ sevinç verebilecek bir görünüme sahiptir.

Sokakların Verdiği Mutluluk

Ara sokaklara girildikçe, fotoğrafçının yakaladığı insan yüzleri de bir anda aydınlanmaya başlar. Hayatın geçip gitmekte olduğu duygusu buralarda da belirgindir; ama söz konusu olan ister bir cami avlusunda oynayan çocuklar olsun, ister bir sokak başında sohbet eden yaşlılar ya da bir köşe kahvesinde oturanlar, böyle fotoğraflarda hayatın aynı zamanda derin bir ruh hali ve izlenim olarak aslında yaşanıyor olduğunu da fark ederiz. Kadraj biraz daralmıştır artık ve insanları kendi bireysellikleri ölçüsünde daha yakından görebilir, kimi zaman yıkık bir evin, eski bir sokağın, bir balıkçı kulübesinin önünde kendi sınırlı çevreleriyle bütünleşmiş halde yakalayabiliriz. Diğer daha geniş açılı fotoğraflarında olduğunun aksine, bu fotoğraflarda manzarayla birleşen insan yüzleri hem daha belirgin hem de bulundukları dar alanla bir uyum kurabilmeye daha yatkındır. Çocuklar oynar, ihtiyarlar gülümser, zamanda asılı kalmış bir ânı yakalanan sokaklar bütün güzelliğiyle serilirler. Bir kış gününde Beyoğlu’nda tramvayları gösteren bir tanesinde, yağan kar taneleri bile cadde ve insanların üzerine hayatı olumlayan, şiirselleştiren birer mucize gibi inerler.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR