Arthur
25 Şubat 2020 Öykü

Arthur


Twitter'da Paylaş
0

Her gece aynı saatte duyuyorum o sesi. Uykumu hoyratça bölüyor, geceyi parçalıyor.

Tak, tak, tak. Ardından garip bir homurdanma başlıyor. Anlatması zor, tuhaf bir yakarış. Küçük bir noktayken halka halka büyüyor, çoğalıyor. Komodinin üzerindeki gece lambasını yakıyorum. Saat iki buçuk.

Ayaklarım buz gibi. Terliğin içine sokuyorum aceleyle. Biraz temiz hava iyi gelir. Pencereyi açıyorum. Odama geceyle birlikte yıldızlar da doluyor. Etrafta hiçbir şey yok. Aniden aşağıdaki balkonda bir karaltı fark ediyorum. Titrek bir ses yavaşça, “Arthur,” diyor. Tak, tak, tak. Rüyada mıyım? Biraz daha eğilsem görebilir miyim? Kolum kuş pisliklerine sıvanıyor. Lanet olsun. Lavaboda hızlı hızlı temizleniyorum. Odama dönünce dışarı bakıyorum tekrar. Karanlık her şeyi örtmüş. Hiç iz yok. Pencereyi kapatıp yatağıma uzanıyorum. Gözlerim kapalı. Kulağımda o ses, Arthur. Bağırsa rahatlayacağım, bağırmıyor. Fısıldıyor, gizli bir sırrı paylaşır gibi.

Dün de aynı hissi yaşadım. Alışveriş poşetleriyle eve dönerken birdenbire karşıma zayıf bir adam çıktı. Kapkara, kemik kemik. Ona baktıkça biraz önce yediğim dönerden utandım. O utanmadı, yaklaştı bana. Kararlı, bir o kadar da ciddi kulağıma eğildi usulca. “Bozukluğunuz var mı?” dedi. Fısıltı fısıltı olmaktan çıktı, sinsi bir rüzgâra dönüştü. Kulağımdan içeri girdi, tüm vücudumda dolandı. Garip bir öfke hissettim içimde, belki korku. Arkamı dönüp uzaklaştım. Uykunun ılık sesine doğru adım adım yürüdüm. Kelimeler dağıldı, zihnim boşaldı, teslim oldum.

Sabahın ilk ışıklarıyla uyandım. Hava serin. Uyku mahmuru bacaklarım kendiliğinden mutfağa yöneldi. Sallama çay, biraz peynir, zeytin. Hızlı hızlı atıştırıp dışarı çıktım.

“İpek Hanım günaydın.”

Sokağın girişinde apartman yöneticisiyle burun buruna geldim.

“Günaydın.”          

Kocaman gözleri, küçük burnu, etli dudaklarıyla akvaryum balığından farkı yok. Beni görür görmez kollarını sorumluluk duygusuyla birleştirdi, son bir yılda apartman için yaptıklarını sıralamaya başladı. Bahçeye çim ekilmesi, mantolama, garajın elden geçirilmesi. Konuştukça dudaklarının kenarında tükürük balonu birikti. Üflesem patlar mı? Bir an sustu. Beklediğim fırsat. Derin bir nefes alıp araya girdim.

“Muzaffer bey. Siz apartmandaki herkesi tanıyorsunuzdur. Alt katımda kim oturuyor acaba?”

Balık gözleri heyecanla açıldı.

“İngilizce öğretmeni Serap hanım. Yeni emekli oldu o da, annesi yatalak. Yıllardır bu apartmanda oturuyorlar.” Yüzümdeki kuşkulu ifadeyi görünce ekledi.

“İyi insanlardır iyi, merak etmeyin.”

Merak ettiğim o değildi aslında ya neyse. Vedalaşıp yanından ayrıldım.

Bütün günü avare avare dolaşarak geçirdim. Evleri, sokakları, pasajları, lokantaları, garsonları, kadınları, erkekleri, çocukları izledim. Şirketi kapattığımdan beri böyle.

Her sabah evden çıkıyor, başka hayatlara bakarak ben olmamanın nasıl bir şey olduğunu hayal ediyorum.

Bugün pazar, hava soğuk. İstanbul hayal ettiğim gibi değil. Koca şehir, gri bir çöle dönmüş. Tenha, ıslak, ıssız. İçimi bıçakla oyan o garip histen kurtulamıyorum. Yürüdükçe çoğalıyor.

En iyisi eve dönmek. Kalan bir iki koliyi yerleştiririm. Domates soslu makarna, biraz internet, belki film.

Eve döner dönmez makarna için su koydum. Zil çaldı. Kim olabilir? Orta yaşlı bir kadın. Saçları yağlı, dağınık, uzun bir elbise giymiş. Elinde tabak, tabağın içinde tatlı var. Gülümseyerek uzattı.

“Bugün yaptım. Yeni taşındınız sanırım. Hoş geldiniz. Ben Serap.”

Elini sıktım.

“Ben de İpek.”

Konuşması ve tavırları normal. Ama gözleri. Bir delinin gözlerini nerede görsem tanırım. Bütün ışıkları söndürseniz, kat kat kumaşla örtseniz gizlenemezler. Öyle vahşi, öyle parlak. Hali, tavrı ilgimi çekti.

“İçeri girmez misiniz? Bir kahve içeriz.”

Bu teklifi hayatı boyunca beklemiş gibi adım attı içeri. Tereddütsüz. Evin içini süzdü.

“Yerleşmişsiniz neredeyse, hayırlı olsun.”

“Sağ olun. Kahve nasıl olsun bu arada?”

“Hiç fark etmez.”

Filtre kahve yaptım yeni makineyle. Dün aldığım baklavadan da koydum tabağa. Tepsiyle salona girdiğimde onu ayakta dolanırken buldum. Yüzünde tuhaf bir ifade, karşıdaki apartmanların çatılarına bakıyor. Bir şey arıyor sanki.

“Kahveler oldu.”

Yüzü bana döndü, bakışları ise orada kaldı. Koltuklara karşılıklı oturduk. En iyisi hiçbir şey bilmiyor gibi davranmak.

“Siz de yalnız mı yaşıyorsunuz?”

“Yok, annemle. Çok yaşlı, zor yürüyor.”

“Bizimkiler de öyle, yaşlandılar artık.”

“İstanbul’da mı yaşıyorlar?”

“Mersin’de onlar. Ben buradayım, abim ise İngiltere’de.”

Bir şey demedi. Başını salladı sadece.

“Mevsim geçişlerinden herhalde. Bu aralar uyku problemi yaşıyorum. Dün de uyandım. Umarım sizi rahatsız etmemişimdir.”

“Sorun değil. Ben de geç yatıyorum zaten. Arthur gittikten sonra.”

“Arthur?”

Öyle bir gülümsedi ki, gören bir daha hiç üzülmeyecek sanır. Gülüşü, güzel bir tablo gibi asıldı yüzüne, uzun süre de orada kaldı.

“Benim martı. Her gece gelir.”

“Yani Arthur martı mı?”

“Evet evet.”

“Neden ismini Arthur koydunuz?”

“Ben koymadım ki. Kendi söyledi.”

Şaşkınlığım giderek büyüdü.

“Peki onun geldiğini nasıl anlıyorsunuz? Bahçede bir sürü martı var.”

“Arthur akıllı. Geldiğinde gagasını balkonun kenarına vurur. Üç kere.”

Tak tak tak, diyorum içimden.

“Sonra?”

“Karnı doyunca keyfi de yerine gelir, biraz sohbet ederiz.”

“Ne hakkında?”

“Her şey. Hayat, aşk, aile, ilişkiler, siyaset...”

Gülmemek için kendimi zor tuttum. Bir martıyla Marksizmi konuşmak. O devam etti.

“Ama en çok da insanlar. İnsanlardan nasıl korktuğunu anlatır bana hep. Kimseye güvenmeyeceksin bu hayatta,” der.

“Demek hep burada, başka bir yere gitmiyor.”

Konuşmak iştahını açmış olmalı. Dört dilim baklavayı arka arkaya yedi. Ağzını şapırdatarak son lokmayı da bitirdi.

“Bir kere gitti. Döndüğünde perişandı. Sapanla vurulmuş sırtından. Günlerce baktım, zor iyileşti. O zamandan beri uzaklaşmıyor buralardan.”

“Ben de tanışmak isterim Arthur’la.”

“Tabi, tabi. Ama gece yarısına kadar uyumamanız gerekiyor.”

Yerdeki kolilerin üzerindeki kitap dikkatini çekti birden, uzandı.

“Bu siz değil misiniz?”

“Evet,” dedim yılgınlıkla. Kitabın arkasını çevirdi.

“Demek psikiyatristsiniz, çok ilginç.” Sizden daha fazla değil dedim içimden. Yedi yıl önce basılan kitabın üzerinde yazanları tane tane, sesli okudu.

“İpek Burcu Aydemir. Psikozla yaşamak.”

Lafı değiştirmem lazım.

“Su ister misiniz? Kahvenin üzerine iyi gider.” Tabakları hızlı hızlı toplayıp içeri götürdüm.

Soğuk bir bardak su alıp salona geri döndüm. O da ne. Serap hanım yok. Onun yerine koltukta bir martı oturuyor. Bembeyaz, kocaman. Yeşil gözleri, gözlerimde. Etrafıma baktım.

“Serap hanım?”

Ellerimin titremesine hakim olmaya çalışarak bardağı masaya koydum. Endişeyle bir iki adım attım. Martı tehditkar şekilde bağırdı. Boğazı ileri doğru uzadı, dili küçüldü.

“Arthur?”

Hızlı bir hamleyle koltuğun üstüne kondu. Koşarak camları açtım. Kanatlarını tüm gücüyle açarak uçmaya başladı. Ama ne uçuş. Büyük bir hızla, daireler çiziyor salonda, arka arkaya büyük daireler. Karanlık bir ritüelin ortasındayım. Arthur yorulunca kolinin üzerine kondu.

O da ne? Kitabımın üzerine pisledi şimdi de. Psikiyatrist Uzman. Dr. İpek Burcu Aydemir’in yüzü bok içinde. Gülmekle, ağlamak arasında ince bir çizgideyim.

“Arthur. Uç hadi. Git buradan.”

Düşmanca baktı bana. Gagası açık, kesik kesik soludu. Hemen banyodan bir havlu alıp, arkadaki odaların kapısını kapattım. Salondan kanat çırpma sesleri geliyor. Yüreğim ağzımda.

Hızla döndüm. Arthur avizenin üzerinde bu kez. Kristal taşlara tutunmuş, çılgınca sallanıyor. Havluyu salladım. “Git” dedim “Git, Allah’ın cezası hayvan.” Panikleyip korkunç bir çığlıkla bana doğru uçtu. Birden başımda müthiş bir acı hissetti. Elimi alnıma götürdüm. Başım kan içinde. Arthur hâlâ karşımda. Tüm gücümle onu cama doğru ittim. Pencerenin pervazına kondu. Tekrar içeri girerse? Havluyu sallayarak üstüne yürüdüm. Hemen camı kapatmalıyım. O sırada Arthur son bir kez bana bakıp kendini boşluğa bıraktı. Kanat çırpacak diye beklerken sokakta güçlü bir çarpma sesi yankılandı. Ardından çığlıklar…

Ertesi sabah İstanbul gizemli bir cinayet haberiyle çalkalanırken, Amerika’da orta yaşlı bir adam Newyork’tan İstanbul’a kalkan ilk uçağa bilet aldı. Biletin üzerinde “Mr. Arthur Wilson” yazıyordu.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR