At Çalmaya Gidiyoruz: Geri Dönüşler, Kırılmalar, Yüzleşmeler...
15 Temmuz 2019 Roman

At Çalmaya Gidiyoruz: Geri Dönüşler, Kırılmalar, Yüzleşmeler...


Twitter'da Paylaş
0

“Yaşamını yitirmek, sanki elinde bir yumurta varmış, sonra yumurtayı bırakmışsın, yere düşüp kırılmış gibi;

bu duygunun başka hiçbir şeye benzemediğini anladım. Ölmüşsen ölmüşsündür ama

tam ölmeden önceki o kısacık anda; acaba bunu anlıyor musun, yani bittiğini ve nasıl bir duygu olduğunu?”

– At Çalmaya Gidiyoruz

1952'de Oslo'da dünyaya gelen Petterson, kütüphanecilik eğitimi alır. Önceleri bir süre kitapçılık, çevirmenlik ve edebiyat eleştirmenliği yapar. 1987’de öykülerden oluşan ilk kitabı yayımlanır. At Çalmaya Gidiyoruz ile yazar, hem Norveç Kitapçılar Ödülü'nü hem de Norveç Edebiyat Eleştirmenleri Ödülü'ne değer görülür. Romanı İngilizceye çevrildikten sonra dünya çapında ün kazanır. Lanet Olsun Zaman Nehrine adlı romanı ise Kuzey Ülkeleri Konseyi edebiyat ödülünü alır.

Per Petterson’un ülkemizdeki kitapları, At Çalmaya Gidiyoruz, Deniz Canefe çevirisiyle ilk kez 2008 yılında, Lanet Olsun Zaman Nehrine Özde Duygu Gürkan çevirisiyle 2012 yılında, Reddediyorum ise Banu Gürsaler Syvertsen, tarafından çevrilerek 2013 yılında Metis Yayınları tarafından basılmıştır.

***

Mevsim sonbahar, kasım başları, Norveç’te, ülkenin doğu ucunda, ormanda bir gölün kıyısında, bir ev ya da kulübe. Göle dökülen, sadece sonbahar ve ilkbaharda coşkun akan bir ırmağın yakınında bir yerde, küçük bir kulübede başlıyor hikâyemiz. Hayatının kalanını bu ormanda, bu kulübede geçirmeye karar vermiş olan altmış yedi yaşındaki kahramanımız Tront T, köpeği Lyra ve anıları.

Yazar kitabın henüz ikinci sayfasında Tront’un yaşını sanırım özellikle belirtmiş ama hiç belirtmemiş bile olsaydı, biz bu girişten orta yaşları geçmiş bir kahramanın öyküsüne başladığımızı rahatlıkla hissedebilirdik. Hikâye boyunca fark edilen en önemli özeliklerden biri bu. Tüm duygular kelimelere yüklenmiş, en ince ayrıntılarına kadar anlık tepkiler, kırılmalar, duygular yakın plan bir film izlermiş gibi okuyarak hissedilebiliyor. Kahramanla özdeşleşmek değil ama, daha da iyisi, yazar kitabın ilk sayfasından itibaren empati duygumuzu ele geçiriyor diyebilirim.

Roman dili ve kurgusu açısından da oldukça etkileyici. Tront’un bugünü şimdiki zamandan ve birinci kişi ağzından aktarılırken, eskiye dönüşler, kırılmalar, anılar, olduğu gibi, geçmiş zaman dilinde anlatılıyor.

***

Tront, ikinci karısını bir trafik kazasında kaybettikten sonra, (yazar her ne kadar Tront’un kentteki yaşamı ile ilgili çok az bilgi veriyorsa da, ikinci karısının ölümünden sonra emekliye ayrıldığını bir paragrafta okuyoruz) geçmişte (İkinci Dünya Savaşı sırasında) babasıyla birlikte bir yaz geçirdiği Norveç ormanlarına geri dönmek her şeyi ardında bırakıp sessizliğe ve yalnızlığa sığınmak ister.

Aslında Tront’un geçmişte babasıyla birlikte geçirdiği o birkaç ay bütün yaşamının belirleyicisi olmuştur. Sonrasındaki kurduğu düzeni, kariyeri, her ne kadar çok sevse de ailesi, çocukları, yaşamının sonu için belirleyici olamayacaktır. Henüz on beş yaşındayken gittiği Norveç-İsveç sınırına yakın orman ve civarındaki bir köyde yaşayan Jon isminde bir çocukla kurduğu dostluk, onunla birlikte oynadıkları “at çalmaya gitme” oyunu her şeyi dönüştürecek, o köye geri dönerek yaşamı boyunca bulamadığı geçmişe ait soruların cevaplarını arayacaktır. Üstelik ormana döndükten bir süre sonra “at çalmaya gidiyoruz”un gerçekte ne anlama geldiğini hatırlayacak, öğrenecektir.

Altmış yedi yaşındaki Tront’un hiç kimseye haber vermeden, ilk evliliğinden olan çocuklarını –tıpkı babasının yaptığı gibi– geride bırakarak gizlice ormana yerleşmesiyle birlikte, ailesinden kalan anılar gitgide grileşip flulaşırken on beş yaşına ait o yaz, babasıyla geçirdiği aylar netleşmeye başlar. Ormana döner dönmez o yaza, bir daha hiç göremediği babasına dair geri dönüşler ve kırılmalar yaşamaya başlar. Anılar canlanır. Gerçekte niyeti geçmişle, ailesini terk eden babasıyla hesaplaşmak değil, geçmişinin kendisine sıkıntı veren, anlamlandıramadığı, netleştiremediği belli belirsiz anılarından kurtulmaktır.

Petterson bunları anlatırken, bir yandan da bizi kendi çocukluğumuzun, sıkıntı ve acı veren dönemleriyle, olumsuz duygularıyla, yaşamımızda iz bırakan unutmak istediğimiz anılarıyla yüzleştiriyor. Çocukluğumuzu düşündüğümüzde ister istemez hemen hepimizin zaman zaman hissettiği keder, üzüntü, mutsuzluk; yaşanan her şeyi yerli yerince anlamlandıramamak gibi duygularımız, hiçbir konuda söz sahibi olmadığımız, sadece kararların, olayların farklı şekilde gerçekleşmiş olmasını dilemekten öte elimizden bir şey gelmediği dönemlerimiz vardır. Sonrasındaysa her şeyi büyüklerin uygun gördüğü şekilde yaşar, olduğu gibi kabullenir, unutur, büyürüz. Ta ki bir gün gelip küçücük bir imgenin yaptığı zincir tetikleme etkisinin, önce bölük pörçük anıları ve nihayetinde her şeyi akıcı bir şekilde gün yüzüne çıkarmasına kadar.

Tront’un ormana geri dönüşü ve ardından çocukluk arkadaşı Jon’un kardeşi Lars ile karşılaşması da, onun kendi geçmişindeki zincirleme etkinin tetiklenmesine neden oluyor.

***

Tront, kulübeye yerleştikten sonra günler içinde kendi ritüelini belirler. Zamanı hem kıymetli hem az hem de ormanda çok yavaş aktığı için boldur. Amacı ormandan uzaklaşmadan, bir daha kente hiç dönmeden yaşamını sürdürebilmektir. Bunun için ağaçları budaması, kesmesi, yakacak odun hazırlaması, zorunlu onarımları yapması, yiyecek temin etmesi gereklidir. Aslında bu işleri başkasına yaptırabilecek imkânı olmasına rağmen, kendisi yapmak ister. Yiyeceği, suyu, yakacağı olduğu sürece, canı ne isterse; onarım yapacak, müzik dinleyecek, Dickens okuyacak, belki bomboş durup ormana bakacak, kalan zamanını keyfine göre değerlendirecektir. Bunu da şöyle açıklar: “Ama işlerin çoğunu kendim yapmaya çalışıyorum, yoksa her şey çabucak biterdi. Ne kadar zaman alacaksa o kadar alsın istiyorum. Artık zamanın benim için önemli olduğunu hissediyorum. Daha hızlı ya da yavaş geçsin diye değil yalnızca zaman olsun diye, içinde yaşadığım fiziksel olaylar ve etkinliklerle bölebildiğim bir şey olarak benim için belirginleşsin ve farkına varmadan geçip gitmesin diye.”

***

Tront’un hikâyesi bu şekilde, geri dönüşler, kırılmalar, yüzleşmeler, günümüze geri dönüşler ve babasının yeni hayatına dair öğrendikleriyle birlikte 1948 yazına dek sürüp gidiyor…

Romanın en etkileyici cümlesi ve kanımca ana fikri, ilki otuz birinci sayfada, öbürü romanın sonunda olmak üzere, iki kez vurgulanıyor. Otuz birinci sayfada Tront ve babası bir gün ısırgan otlarını biçerlerken Tront (kısa bir orak kullanmaktadır) birdenbire durur, babası neden durduğunu sorunca ısırgan otlarının ellerini acıttığını söyler. Babası, durur ona bakar ve, “Ne zaman acıtacağına sen kendin karar verirsin,” der. Ardından çıplak elle otları bitirene kadar biçmeye devam eder. Tront o kadar etkilenir ki, bu prensibi hayatı boyunca uygular. Hikâyenin sonu ise, Tront’un babasını bir daha göremeyeceğini kesinkes öğrendiği 1948 yazında annesiyle birlikte Karlstad’dan dönerken, avuçlarına batırdığı tırnaklarının acısını duymamak için kendi kendine söylediği aynı cümleyle biter.

“Canımızın ne zaman acıyacağına gerçekten kendimiz karar veririz.”


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR