Atığın Poetikası
17 Eylül 2017 Edebiyat Kültür Sanat Hayat

Atığın Poetikası


Twitter'da Paylaş
0

T.S. Eliot'ın dizeleri, zaman-mekânda katlanarak dolaşan atığın duygusunu, atığın ardına gizlenmiş korkumuzun da en büyük arzumuz olduğunu incelikli biçimde verir okura. Atığın hafızasını imler.
Deniz Gündoğan İbrişim                             
Atık nedir? Atığı nasıl tarif ederiz? Aslında basit gibi görünen bu sözcük üzerine bir süredir düşünüyorum. Sözlük anlamıyla atık, kullanılmış, artık istenmeyen ve çevre için zarar oluşturan her türlü maddeyi içerirken, bedenimizin dışkı gibi canlı artıkları da atık olarak kabul edilir. Italo Calvino, evin çöpünü her akşam dışarıya çıkarırken bu çıkarma eyleminin bir arınma ve ritüel olduğunu söyler örneğin. Calvino'ya göre çöp, insanın kendinin ürettiği ama kendine bir o kadar yabancı şeydir ve insan ondan kurtulmalıdır. Calvino, çöp toplayıcıları için de şunlar söyler: "Çöp toplayıcıları tıpkı mezar kazıcıları gibi cansız bedenlerle konuşurlar. Onlar zamanın ağırlığını hafifleten ağırbaşlı kara meleklerdir. Yeraltı dünyasının casuslarıdır". Calvino, "kara, "yeraltı", "casus" sözcüklerinin karşına "arınma" ve "ritüel"i koyarken özel alan ve kamusal alan, özneyle atık arasına bir duvar çekerek özbenliği tanımlar büyük ölçüde. Bir sonraki sabah neşeli güneşle uyanınca artık kendini kalıntısız ve bir bütün olarak görür. Atık ayrıştırılmalıdır ya da yok edilmelidir. Atığın düzenlenmesi, ayrıştırılması ve yönetilmesine ilişkin atık yönetiminde evsel, ticari, tıbbi, endüstriyel, inşaat, nükleer gibi kategoriler bulunur. Atığın elbette ekonomik, sosyal ve kültürel değişkenliği ve geri dönüşüm süreci vardır. Artık istenmeyenin, ihtiyaç duyulmayanın, bozulmuşun yeniden değerlendirilmesi ve dünya üzerinde kullanıma yeniden açılması ve elbette geri dönüşüm, bin bir çeşit kisveyle karşımıza çıkar. Buna paralel olarak atık etiği üzerine eleştirel çalışmalar ve araştırmalar da gün geçtikçe artar hiç şüphesiz. Ancak günümüzde atığı, yukarıdaki ilk tanımı gibi, böylesi keskin hatlarla örülmüş bir çerçeveye sıkıştırmak biraz zor. İnsanlar, mekânlar, birbiriyle kesişen zaman dilimleri, eşyalar, nesneler, hayvanlar, organik ve inorganik bütün canlılar, hava, toprak, su ile ilişkilenme biçimimizi, içinden geçtiğimiz, dokunduğumuz ve dokundurulduğumuz duyguları ve bütün bunların birbirleriyle nasıl eklemlendiklerini düşündüğümüzde, atığa ilişkin bambaşka bir perspektif açılır önümüze: Atığın yeni ve temizle olan ikircikli alanına ve çatışmasına ek olarak özellikle geri dönüşüm çerçevesinde atık ve arzu ilişkisi. Başka deyişle, arzudan sökülmüş bir şeyin arzu alanına geri gelip yeniden bir yere dikilerek konumlandırılması ve tinsel özelliklerinin yeniden inşa edilmesi. Bu bağlamda atığa yeniden değer biçilir. Bir süreliğine arzu yörüngesinden çıkan ama nedense yeniden arzunun alanına giren bir şeyin—bu eski döneme ait olan nostaljik bir eşya da olabilir— hayalet olarak geri gelmesi, özgünlüğünden ödün vererek başka bir bağlamda atıktan türemesi zaman ve değer konusunda yeniden düşünmemizi sağlar. Buradan hareketle, kullanıcı ve elbette tüketici olarak atığı niçin yeniden arzularız? Yıllara meydan okuyan özelliği ve biricikliğiyle zamansız oluşundan mı ya da salt tüketim çerçevesinin görece dışında kalabildiğinden mi? Bu sorular ve arzu üzerine düşünürken, Amerikalı akademisyen ve yazar Brian Thill'in Waste (Atık) adlı kitabı ikinci baskısını yaptı. Aslında 2016 yılında yayımlanan kitap şu sıralar çevre çalışmalarından akademiye, edebiyattan felsefeye pek çok beşeri bilim alanında çok heyecan verici ve dönüştürücü olarak nitelendirilmekte. Thill gerçekten tam da yukarıdaki sorguladığımız yerden tanımlar atığı ve şöyle der: "Bütün mesele arzuda. Atık, şeylerin yaşına ya da yaşam koşullarına bakılmaksızın arzudan yoksun olandır. Arzuya aç olandır. Dahası, insan arzularından sadece birinin adını altın harflerle dünyaya kazıldığını düşünelim. Bunların içinde atık kesinlikle en inandırıcısı olacaktır ve evrensel biçimde başı çekecektir"(18). Thill'in Waste (Atık) kitabı şöyle devam eder: "Atık her nesnedir, her arzudur; atık zamandır, atık mekândır" (72-73). Thill'in bu tanımı pek çok disiplini içine alan geniş ve duyuşsal bir spektrum ortaya koyarak atığın poetikası üzerine yeni bir düşünce biçimiyle buluşturur bizi. Esasen Amerikan tarihi ve Amerikan pop kültürü izleğinden giden kitap, 1970lerin televizyon dizilerinden fotoğrafa, Samuel R. Delany gibi bilim kurgu yazarlarından Wall-E gibi bilgisayar destekli animasyona değin uzanır. Özellikle, günümüzün kültürel travmaları ve krizlerinin yarattığı zamansal ve mekânsal atığı, atığın ardındaki görünmez özneleri, atığın aslında "ne olmadığını" anlatır. Bu bağlamda Waste'in etki alanı epeyce geniştir. Burada, bu kitabı doğrularcasına iki örnek düşüyor hemen aklıma. İlki yönetmen Yahya Ercan'ın Katık (2015) adlı belgeseli. Katık, geri dönüşüm sektöründe çalışan insanların geçim sıkıntılarını ve iktidar odaklarının bu işi ele geçirip sokakta bu işi yapan insanı marjinalleştirerek nasıl saf dışı bırakmak istediklerini anlatan belgesel. Zamansal ve mekânsal atığın, arzunun, yeniden istemenin, görünmez ve marjinalleştiren emeğin, atığın ne olup ne olmadığını incelikli biçimde sorgulayan bir belgesel Katık. Benzer biçimde Mai İskender'in Garbage Dreams'i (2010, Çöp Rüyâları), Mısır'da çöp endüstrisinde geri dönüşümde çalışan birkaç gencin neoliberal politikalarla nasıl mücadele ettiğinin ve aslında atığın ardında gizlenen arzunun Arap Baharı'nda nasıl etkili olduğunun çok çarpıcı bir hikâyesi. Zira tam da 25 Ocak 2011'de, Arap ayaklanması ve devriminin gün doğumunda, bu gençler işlerinden edilmiş, şehir atıkları geri dönüşüm için yabancı şirketlere devredilmişti. Bu bağlamda şehrin atığı devrimin ana simgesi haline gelmişti. Atığın arzuyla birlikte zaman-mekânda eyleyen bir özneye dönüşmesi, Thill'in de bize önerdiği okumasıyla yeni bir dile evrilir. Bu noktadan çıkarak atığın duyuşsal dolaşımı ve etkisel alanının gerek sanatta, gerekse edebiyattaki devinimsel gücünü göz ardı etmemek önemlidir. Atığı, istenmeyenin ya da bastırılanın başka bir kokuyla, başka bir jestle geri gelmesi— belki de bir travma hali—olarak düşündüğümüzde, önümüzde ilginç ve çoklu bir yol açılır. Dolayısıyla elle tutulur dokunulur olanı daha genişletmiş oluruz. Aslında edebiyat bunu çok önce yapmıştır bile. T.S Eliot'ın Çorak Ülkesi'ne (The Waste Land) kulak verirsek eğer, En zalim aydır Nisan, çıkartır Leylakları ölü topraktan, karar Bellekle arzuyu, karıştırır Kasvetli kökleri bahar yağmuruyla. Sıcak tuttu bizi kış, örterek Yeryüzünü unutkan karla, besleyerek Kurumuş yumrularla bir parça hayatı. … Hangi kökler kavrar, hangi dallar büyür Bu taş döküntüde? İnsanoğlu Söyleyemezsin, ya da sezemezsin, çünkü bildiğin sadece Güneşin kavurduğu kırılmış görüntülerin bir yığıntısıdır Ve ne ölü ağaç korunak, ne cırcırböceği huzur, Ne de kuru taş suyun sesini verir. Sadece Gölge vardır bu kızıl kayanın altında, (Gel gir bu kızıl kayanın gölgesi altına) Ve hem sabah vakti uzun adımlarla arkandan giderken Hem de akşam saatinde seni karşılamak için dikilen gölgenden Farklı bir şey göstereceğim sana; Bir avuç tozdaki dehşeti göstereceğim sana. T.S.Eliot'ın dizeleri, zaman-mekânda katlanarak dolaşan atığın duygusunu, atığın ardına gizlenmiş korkumuzun da en büyük arzumuz olduğunu incelikli biçimde verir okura. Atığın hafızasını imler.

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR