Av
24 Eylül 2019 Öykü

Av


Twitter'da Paylaş
1

Tıpkı o kuşlar gibi, uçan daha bir süre

Sonra da vurulduktan.

– Cemal Süreya

Sesi titriyordu babamın telefonda, annen çok hasta hemen gelmelisin derken. Bir şey sormama fırsat vermeden arka arkaya ne yapmam gerektiğini anlattı. Biraz sonra kapım çalacaktı. Gelecek adamın adı Yüzbaşı Cafer. Getirdiği zarfta benim pasaportum ve uçak biletim vardı. Elindeki diğer pakette giymem gerekenler. Çok rica ediyorum o yeşil parkanı ve o askeri botları giyme, benim sana gönderdiklerimi giy. Cafer Berlin’e kadar eşlik edecek sana. Sorularınla onu da sıkma. Çok önemli bir hastalık değil annenin hastalığı, ama seni yanında istiyor. Şimdi kapatmam gerekiyor. Yarın görüşürüz. Elimde ahize kalakaldım. Babam askeri ateşe değil de casus muydu acaba? Bütün bu konuşmalar casus filmlerini anımsattı bana. Kesin bizim çocuklardan biri bana şaka yapıyor. Ama sesini babamın sesine nasıl benzetti? Kapı çaldı, Benim adım Cafer dedi adam, yüzbaşıyım, babanız tarafından size Berlin’e kadar eşlik etmek üzere görevlendirildim. Bu zarfın içinde… Biliyorum dedim ona; pasaportum ve uçak biletlerim var. Üç saat sonra Esenboğa havaalanında olmamız gerekiyor. Ben sizi aşağıda bekliyorum, deyip merdivenlerden hızla indi. Pembe süet, içi muflonlu bir manto, dizlerin hemen altında biten pembe süet bir çizme. Bir de Pembeli-grili ekoseli bir şapka. Bir süre bağıra bağıra ağladıktan sonra toparladım kendimi. Mantoyu giydim önce, sonra çizmeleri, sonra da şapkayı. Aynada gördüğüm ayaklı pamuk şekeri çok komik geldi bana. Gülerken yakaladım kendimi, babamın titreyen sesi geldi aklıma: Annen çok hasta. Süzülen yaşları elimin tersiyle silip toparlanmaya başladım. Anneme ne oldu? Neyi var? Sapasağlamdı iki ay önce! Birine kitaplarımı doldurdum valizlerin, diğerine giysilerimi, Anayasaya Giriş kitabımı el çantama koydum, belki uçakta çalışırım diye. Babamın kızmasını göze alarak siyah askeri botlarımı giydim, bu kadar pembe fazla gelmişti bana. Evinde telefonu olan birini düşündüm. Özgür’ü aradım önce, açmadı. Nuray’ı aradım çıkmadan, Olanları anlattım, arkadaşlara haber ver, Eylülde görüşürüz deyip kapattım telefonu.

Yan yana oturduk Ajan Cafer’le uçakta. Buz gibi bir surat. Göz temasından itinayla kaçınan garip bir adam. Nerede kaybediyorlar duygularını? Babam öyle biri değil; O dünyanın en tatlı babası, gözleri en sıcak bakan babası. Aslında annem subay olmalıydı, babam da anne. Aman Allah’ım! Ne kuralcıdır O. Yok efendim kahvaltı masasına eşofmanla oturulmazmış, yok efendim hangi çatalın hangi yemek için kullanılacağını bilmeliymişim! Bu Siyasal Bilgiler Fakültesi de nereden çıkmışmış. Adam gibi bir sanat tarihi ya da güzel sanatlar okuyamaz mıymışım? Ben de tam ressam olacak bir tip ve kabiliyet varmış. Küçükken balerin olmama takmıştı kafayı. Kuğuya benziyormuşum, benden çok iyi balerin olurmuş! Altı yaşında bale çalışırken tutunmak için kullandığımız barın üzerinde ip cambazı gibi yürümeye kalkınca düşüp ayağımı kırıp balerin olmaktan kurtuldum. İlkokul yıllarımı İdil Biret olmak için harcadım. Piyano çalmak istemiyordum ki, sokakta saklambaç oynamak istiyordum ben, oğlan çocuklarıyla misket oynamak istiyordum. Ortaokul yıllarım da Picasso olmak için harcandı. Ağlamaya başladım birden, oysa ağlamamak için annemle ilgili ne kadar kötü anı varsa ardı ardına, nefes almadan düşünmeye ve ona kızmaya çalışıyordum. Bütün uçak bana baktı sanki. Cafer parfüm kokan pembe kâğıt bir mendil çıkartıp uzattı, sonra da kafasını öteki tarafa çevirdi.

Babama sarılınca yeniden ağlamaya başladım. Hayatımı mahvetti, diye kızdığım o minnacık kadını ne kadar çok sevdiğimi babamı koklarken bir kez daha anladım. Bütün sorularımı yanıtsız bıraktı babam, Evde konuşacağız, deyip kestirip attı. Araba, hastane değil de kapısında nöbetçilerin beklediği, bahçe içinde şirin bir evin garajına girince rahatladım biraz. Annemi salondaki berjer koltukta bir kraliçe edasıyla otururken görünce donup kaldım. Bak kızım! dedi babam, bazı duyumlar aldım, birkaç güne kalmaz ülkede askeri bir darbe olacak, senin siyasi görüşünü ve okul arkadaşın olan tehlikeli kişileri tanıyorum, sokaklarda bildiri dağıttığından da haberim var. Başına bir şey gelmesin diye seni buraya almayı uygun buldum. Annen hasta değil, doğruyu söyleyerek seni ikna edemeyeceğimi biliyordum. Bana kızacaksın ama inan bana senin için en doğrusu bu.

Haklı çıktı babam, Almanya’ya geldikten on altı gün sonra darbe oldu ülkede. Benim dönmem gerekiyor, arkadaşlarımı yalnız bırakamam diye diretmemin, kaçma girişimlerimin sonu oda hapsi oldu. Annemin hizmetçi, benim emekçi kardeşim dediğim Sabriye abla yemek getirmek için girdiği odada beni baygın bulunca bitti cezaevi günlerim. Birkaç doktor kontrolünden sonra her şeyin sinirsel olduğu anlaşılınca rahatladı bizimkiler.

Ellerimi avuçlarının içine aldı babam, gözlerime bakamadan, başını öne eğip anlattı: Tahmin ettiğimden de kötü gidiyor her şey, dedi. Büyük bir av başladı, ne kadar sosyalist varsa, solcu varsa topluyorlar birer birer, işkence de varmış. Yakında idamlar başlar diyorlar. Seni buraya kaçırmakla büyük bir bencillik yaptığımı düşünüyorsun, bana kızıyorsun, biliyorum ama ben sensiz yaşayamam. Ellerimi öperken gözyaşlarına boğuldu o koca dağ, sarsıla sarsıla ağladı, ağladık. Ya onların babaları? diye sordum ona, onlar nasıl yaşayacaklar? Bu yaşıma kadar babamın bu kadar utandığını görmemiştim. Özür dilerim, dedi bana, sana ve arkadaşlarına bu ülkenin yaşattıkları için, engel olmadığım için çok özür dilerim.

Birkaç kez daha bayıldığım için elçilikten çıkma iznim de geldi. Annem elimden tutup beni Berlin’in en ünlü sanat akademisine götürüp kayıt yaptırdı. Seramiği seçtim laf olsun diye, haftada beş gün evden kaçmak için bir nedenim olmuştu. Üstelik kütüphanesi vardı ve her gün, bir önceki günün Türk gazeteleri geliyordu. İlk günü kütüphanede gazete okuyarak geçirdim. Buradan bir bok çıkmaz, sansürlü hepsi de! Bazıları da methiyeler düzmüş;  ‘Güven ortamıymış!” Satılıklar, emperyalizmin uşakları! İçimde o tanıdık hafifleme, bayılıyorum galiba “Bist du in ordnung? Are you Okay? Yumuşacık bir ses! Ses koluma girdi ve beni bahçeye çıkardı, yüzümü yıkadı. Adım Ethan, dedi bana, bu akademide heykel bölümünde öğrenciyim. Siz de benim gibi ötekisiniz galiba? Nereden anladınız? Gözler dedi. Uzaklara savrulmuş, yurdunu kaybetmiş, gözleri tanırım. Birlikte çıktık okuldan, kendini evinde hissettiği bir birahane varmış, oraya gittik birlikte. Bara oturduk, barmen enteresan bir adam, beni bir iki saniye süzdükten sonra ‘Türk’sün’ dedi bana hem de Türkçe. Başka hiçbir ırk bu kadar çok yakalanmaz gözlerinden. Elini uzattı, öyle çok sıktı ki elimi tokalaşırken, acıdan yaş geldi gözlerimden. Alex ben, dedi. Asıl adım Ali ama burada Alex diyorlar bana. Hiç sormadan bir şişe Erdinger koydu önüme. İyi gelir dedi, Türk rakısı gibi içinden ağıyı, dışından ağrıyı almaz ama iyi gelir. Ethan, Alex ve ben bazen İngilizce, zaman zaman Türkçe, çoğu zaman Almanca sohbet ettik. Sohbetin Almanca bölümünün çoğunu anlamadım, anlamadığım zaman zarifçe gülümseyerek biramı yudumladım. Beşinci biradan sonra evi aramam gerektiği geldi aklıma, telefonu annem açtı, bir brasserie de Ethan ve Alex ile bira içtiğimi duyunca mutlu oldu nedense. Ethan izin isteyip kalktı. İyi ki de kalktı. Alex’e sordum hemen; Neler oluyor Türkiye’de? Çok bira içtin dedi, Osman şimdi seni evine bırakacak, yarın gündüz gel, konuşuruz.

Alex yıllar önce buraya gelen gurbetçi Zülfikâr ile Menekşe’nin tek oğluymuş. Zülfikâr Alman bir kadına âşık olup evi terk edince işsiz, parasız olan annesi de Ali’yi bırakıp Türkiye’ye dönmüş. Alman anne de istemeyince Alex’i devlet büyütmüş. O zaman adım Ali’ydi diyor. Sonra burada çalışmaya başlayınca patronum Adolf, benim dilim dönmüyor be Ali, ben sana Alex desem olur mu diye sordu. Yüzümdeki tiksinti ifadesini görünce gülümsedi Alex; Adolf deyince hemen boşlukları doldurma, Hitler değil soyadı. Hayatta kalabilmek için Alman ismini ve soyadını kabul etmiş Yahudi bunlar. Yargılama hemen, başına gelmeden hangi durumda ne yapacağını bilemezsin. Şimdi sağlam durabileceksen eğer sana Türkiye’de olanları anlatabilirim. Şu ana kadar beş yüz bin kişi gözaltına alındı, idamlar başladı, bir sağdan bir soldan diye başladılar işe. İlk İdam edilenler soldan Necdet Adalı, sağdan Mustafa Pehlivanoğlu. İşkence de ölenlerin sayısını tam olarak bilmiyoruz. Erdal Eren’in yaşı tutmadığı için mahkeme kararıyla yaşını büyüterek astılar. Çeşitli yollardan kaçıp buraya gelenler var, elimden geleni yapıyorum, yardım edersen daha çoğunu yapabiliriz.

Adolf’un ölürken Ali’ye bağışladığı birahanenin altı kocaman bir sığınak, önce aydınlatma işini ayarlıyoruz Alex ile. Tuvalet ve duş var zaten. Ethan saksafon kutusunda  ranza demirlerini sokuyor içeriye çaktırmadan, montaj bitince adının anlamı merhamet olan Afrikalı sosyalist Ebele yatak ve yorganları temin ediyor. Alex’in bağlantılarıyla Suriye, Irak, İran, Bulgaristan üzerinden kaçabilmiş yoldaşları tek tek buraya getiriyoruz. Her gelene arkadaşlarımı soruyorum. Özgür’ü gördün mü? Ya Mehmet’i? Barış’ı, Nuray’ı? Mustafa’yı? Alex verdiğim telefon numaralarını ankesörlü telefonla defalarca arıyor, cevap yok!  Şairin dediği gibi adını bir mıh gibi aklımda tutuyorum Özgür’ün.

Göreceli olarak mutluyum; umutluyum hatta. Yoldaş Palas adını verdiğimiz sığınakta otuz kişi yaşıyor, ufak tefek işlerde çalışıp yoldaş komünün harcamalarına katkıda bulunuyorlar. Anneme çaktırmamak için akademiye düzenli gidip, ufak tefek seramik eserler yapıyorum. Babam hep bir şüpheyle bakıyor bana, bildiğinden, ya da anladığından eminim. Bir gün, Çok sevdiğim bir arkadaşın yeğeni kaçak yollarla Berlin’e gelmiş, kalacak yere ve işe ihtiyacı var, bir şeyler yapabilir misin? dediğinde anlıyorum bildiğini, biraz daha rahatlıyor içim. Bu ülkede polisi atlatmak zor, zaman zaman polis arama yapıyor mekânda, ama ODTÜ inşaat öğrencisi Meriç’in yaptığı duvar görünümlü kapıyı fark etmeleri mümkün değil, her seferinde elleri boş dönüyorlar. Ethan ve arkadaşları komünün yemek işlerini hallediyor. Ethan teknik sorumlu. Gözümüz kulağımız Türkiye’de! Haberler çok kötü.

Seramikten kuş yapmaya başladım, ilk yaptığım kuşları Yoldaş Palas’ın denize benzesin diye maviye boyadığım, beyaz bulutlar çizdiğim geniş duvarına yapıştırıyorum. Üçü bir arada, Deniz, Hüseyin, Yusuf.  Sonra Necdet Adalı, Erdal Eren, Serdar Soyergin, Veysel Güney, Ahmet Sayer, Kadir Tandoğan… Bir sürü kuş oldu duvarda! Ethan mavi bir ışıkla aydınlattı duvarı. Uçuyor gibi görünüyorlar beyaz bulutların üzerinde.

Babamın Berlin’deki görev süresi doluyor. Türkiye’ye dönüyoruz. İçimde sevinç mi hüzün mü bilemediğim bir duygu. Zor oluyor Alex’den, Ethan’dan, Ebele’den ayrılmak. Yoldaş Palas’ın müşterileriyle vedalaşmak daha da zor. Havaalanına gelmeselerdi, gelip de bana uğur getirecek hediyeler vermeselerdi belki daha kolay olacaktı. Annem bile sevdi onları, sarıldı, öptü, teşekkür etti.

Hiç kimseyi bulamadım Ankara’da, çalan hiçbir telefon açılmadı. Kara bir yasın tutulduğu kapılardan içeri giremedim. Kaçarken vurulan! Emniyetin altıncı katından kendini atan! Koğuşta rahatsızlanan! Yok olmuşlardı. Sokak kedileri bile gitmişti.Kendimi toparlayayım diye çocukken sık sık gittiğimiz ve benim çok sevdiğim Akdeniz’deki küçük bir köye götürdüler beni. Üçağız köyü, Kekova bölgesinde karadan ulaşılabilen tek köy. Bakkal Mustafa Amca, kardeşi Hüseyin, karıları, çocukları, kardeşleri, kocaman sakin, mutlu bir aile. Nasıl dingin, nasıl güzel bir yer, faşizm hiç uğramamış buraya. Çok acele geldiğimiz için pansiyonda yer bulamamışlar, Bu gün evlerinde misafir edecekler bizi, ertesi günü Pansiyon. Annemin bütün surat asmalarına karşılık yokuşu tırmanıp taş eve varıyoruz. Tahtaları ovulmaktan sararmış, kekik, lavanta, hayat kokan odanın penceresi denizin içinde kalan bir Likya mezarına bakıyor. Çay yaptık, buyurun oturma odasına diye sesleniyor Hanife teyze, çıkıp sedire oturuyorum. Birkaç meraklı komşu da var, sorup duruyorlar, kaç yaşındaymışım, evli miymişim? Üç tane şeker atıyorum çayıma içimdeki hafifliğin şerefine. Hep böyleydi burası diyorum, huzur, oksijen, yeşil, mutluluk, mavi, denizdeki pancar motorların sesleri, Likyalıların mutlu ruhları.

Birden bir hareket başlıyor odada, kadınlardan biri yere büyükçe bir muşamba seriyor, diğeri onun üzerine kocaman bakır bir sini koyuyor. Tanımadığım bir adam giriyor odaya. Sırtındaki çuvalı tepsiye boşaltıyor. Önce algılayamıyorum tepsiye boşaltılanın ne olduğunu, küçük, kanlı, tüylü topaklar. Kadınlardan biri açıklama yapıyor bana. "Erkekler bu gün ava gitti de, bıldırcın vurmuşlar.” Odadaki bütün kadınlar hırsla tüylerini yolmaya başlıyorlar ölü kuşların.

Babamın kollarında kendime geliyorum, bayılmışım, Gözlerinde utanan iki damla yaş. Baba! diyorum. Kuşları vurmuşlar!


Twitter'da Paylaş
1

YORUMLAR


Nigar Bacalan
Çok sade bir dille anlatılan insanı içine çeken bir hikaye. Çok beğendim. Yüreğinize kaleminize sağlık.
12:54 AM

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR