Aynadan İçeri
2 Mart 2019 Öykü

Aynadan İçeri


Twitter'da Paylaş
0

Uzun süreden beri boş gezmenin verdiği bilinçsiz neşe, başta annem olmak üzere, yakın çevremdeki diğer insanların artık işe girmem konusundaki dayatmalarıyla, yerini yavaşça karamsarlığa ve ne yapacağını bilememeye bıraktı. İnternet üzerinden banka ve bankacılıkla ilgili tüm iş ilanlarına, benim kim olduğumu anlatan birer rapor gönderdim. Aradan geçen haftalardan sonra telefonumu bu şirketlerin telefon işlerine bakan, şirin olduğunu tahmin ettiğim, sorumlu kişisi aradı ve iki gün sonra, bilmem neredeki otelin lobisinde olmamı söyledi. Otelin adı bir kâğıtta yazılı. Dün çalan bu telefon, beni yarın bir yerde, bana benzeyen başka insanlarla kıyas yarışına sokmaya davet etti. Çağımızın olmazsa olmazı rekabete ben de dâhil olmak için şimdi yüksekçe bir koltukta oturmuş karşımda duran kendime, hiçbir zaman emin olamamakla birlikte –kendime– bakıyor, kapıda sigara içen berberin gelip beni tıraş etmesini bekliyorum. Uzun yıllardır buradan başka bir yerde saçımı da sakalımı da kestirmedim.  Bunun sebebi içgüdüsel bir şey ama ney bilmiyorum. Zaten şu an ki gibi mecbur kalmadıkça da saçımı ve sakalımı uzatır, son aşamaya geldiğinde mümkün oldukça kendim müdahale ederim. Ama bu kez farklı. Bu kez hayata atacağım ilk adımın tıraşını olacağım. Yarın havaya sıkılan ateşle hiç bitmeyecek olan hayat yarışımı başlatacaklar.

Berber sonunda sigarasını söndürüp, oturduğum koltuğun tam arkasına geçti. Aynada ben ve benim başımın üzerinde onun başı vardı.

“Nasıl yapalım kardeşim,” diye sordu. İş görüşmesine gideceğimi ve ona göre kesmesini söyledim. Hemen önüme bir örtü örtüp, boğazımdan bağladı. Uzun zamandır, ayna karşısında kendimi böylesine detaylı incelediğimi hatırlamıyorum. Çok değişmiş olduğumu fark ettim. Okuldaki halimle, şu anki halim arasında benzer hiçbir yan göremiyordum. Halbuki okul iki yıl önce bitmişti. Alnım biraz açılmış ve yüzümde belirli bir çöküş peyda olmuştu. Gözlerim canlı, enerji dolu bakışını, donuk ve boş bir griliğe bırakmıştı. Burun deliklerim de oldukça genişlemiş ve içindeki kıllar görünür olmuştu. Kaşlarımda herhangi bir değişim olmadığına kanaat verirken, berber gözümdeki gözlüğü nazikçe çıkartıp, tezgâhın üzerine bıraktı. Her şey birden bire bulanıklaştı. –Lanet astigmat.– Ne berberin yüzünü tam çıkarabiliyordum, ne de kendimi. Gözlerimi kısıp aynadaki kendimi daha net görmeyi denedim. Fakat çatık kaşlar ve kısılmış gözler, görüntünün bulanıklığını, renksizliğini değiştirmiyordu.

Aynada yalnızca kalın kaşlarımın olduğu bölgeyi seçebiliyordum. Gözlerim, siyah birer nokta, dudaklarım, pembe bir çizgi, burnum ise hiç yok gibiydi. Kaşlarımı daha net görüyor olabilmem yüzümdeki hacminin geniş olmasından kaynaklanıyordu. Berber eline aldığı fısfısla saçlarımı ıslattı ve taramaya koyuldu. Belirli bir düzene giren saçlarımı, parmağına geçirdiği sivri bir makasla kesmeye başladı. Bense aynada görebildiğim kadarıyla kaşlarıma bakıyordum. Bazıları kahverengi bazıları ise daha sarıya yakın bir tondaydılar. Bunu biliyordum.

Annemin dizlerine yatıp televizyon seyrettiğim zamanlar, annem bir süre saçlarımla oynar, daha sonra ise kaşlarımı parmaklarıyla bir tarak gibi taramaya başlardı. Bu tarama işi annemi hipnoz eden televizyonun, “hadi dünyaya dön” demesiyle son bulurdu. Yani oldukça uzun bir süre kaşlarımı parmaklarıyla tarardı. Ben, bundan hiç sıkılmazdım. Sonra babam kitap okumaktan sıkılmış bir halde, salona girer, annemi ve beni o halde görünce, koşup annemin diğer dizine de o yatardı.

“Baba sen kelsin, annem senin saçını okşayamaz,” derdim çocukça bir bilmişlikle. “Kim kel. Sen göremiyorsun saçlarımı. Ben kel miyim hanım? Der, sözü anneme verirdi. Annemse gözü televizyonda “şşş şımarmayın çocuk gibi” derdi. Ve evin kontrol mekanizması çalışırdı.

“Kardeşim yanların kısalığı iyi mi?” diyen bir ses, beni buğulu aynadan, ıslak kesik saçların etrafa saçıldığı mekâna çekti. Sersemlemiş bir halde, bir süre sadece aynada adamın tuttuğu saçlara baktım. Sonra, “Abi ben göremiyorum” dedim. Berber, gözlüğümü tezgâhtan alıp, gözüme yerleştirdi. “Bak bakalım,” dedi.  Baktım. “Güzel,” dedim. Gözlüğü gözümden aldı ve kaldığı yerden kesmeye devam etti.

Annem, dizine uzandığım bir gün, “Kaşların tıpkı babanınkiler gibi, kahverengi ve sarı birbirine karışmış. Hem de onunkiler gibi gür,” dedi. Ben şaşkınlıkla kafamı kaldırıp anneme baktım. Annem hiç aldırış etmeden, “Eskiden babanın saçları da vardı, kaşları da,” dedi. “Şimdi niye yok anne?” Annem döküldüklerini söyledi. Ve iyi bakmazsam benimkilerin de dökülebileceğini ekledi. Öğrenmeye hevesli her çocuk gibi, nasıl iyi bakılabileceğini sordum. Annem saçlarımın arasında dolaştırdığı parmaklarıyla yanağımı okşayarak, “Sinirlenip stres yapmazsan, sigara içmezsen dökülmezler,” dedi. O yaşımda hiçbir şey anlamamıştım. Ortaokula başladığım gün, okul kravatımı babam bağlamış, “Bu kravatı tamamen sökmezsen, bir sene sadece gevşetip sıkarak takabilirsin. Ama bağlamayı öğrenmek istersen, ben sana öğretirim,” dedi gülümseyerek. “Öğrenmek zorunda mıyım?” dedim.

Babam, “Hiçbir işe yaramayan bir ip parçası, bunun hayatında büyük artılar kazandıracağı bir yer bilmiyorum. Ben her zaman bunu boynuma geçirmekten sakındım. Kaçabildiğim kadar kaçtım. Ama kravat bir yerde seni yakalayacak, işte o zaman öğrenmek istersen, öğrenirsin,” dedi. Akşam eve döndüğümde kravatımı nasıl çözeceğimi göstermesi için babamın yanına koştuğumda, hastaneye kaldırıldığını öğrendim. O günden sonra evde; annem, ben ve televizyon kaldık. Yıllar sonra da babamın saçlarının ve kaşlarının olmayışının ölümüyle ilgili olduğunu öğrendim.

“Heyecan var mı kardeşim,” dedi berber. Bulanık gören gözlerimle, bakışlarımı onun başının hizasına kaldırdım. “İş görüşmesi için. Heyecanlı mısın?” diye ekledi. “Şimdi değilim ama yarın sabah olabilirim,” dedim gülümseyerek. “İlk iş görüşmen mi?” diye sordu. O koltukta canımın sıkıldığını düşünüyor ve merak etmediği halde sorular sorup yanıtlar almak istiyordu. Berberlerin hepsi boş sohbeti sever. “Evet. Zaten ilk kez işe girmek istiyorum,” diye yanıtladım onu. Meraklı berber, ne iş yapacağımı, hangi şirketle görüşmeye gideceğimi, nereye ve saat kaçta gideceğimi, her şeyi sordu. Ben de her sorusunu büyük bir sabırla yanıtladım. Sonra durdu ve, “Zor iş be bankacılık,” dedi. Sivri makası bırakıp, eline taraklı başka bir makas alıp devam etti.  “Bütün gün dünyanın parasıyla uğraş. Aldığın maaş boğazına zor yetsin. Millet de sanıyor bankacılar çok para kazanıyor. Bir arkadaşım var, büyük bir bankada çalışıyor. Ondan biliyorum. Yeminle ben daha çok kazanıyorum,” dedi. Üzülmüş ama sadece benim anlayabileceğim gizli bir alayla. Adamın söyledikleri doğruydu. Ama benim büyük paralar kazanmak gibi bir gayem de yoktu. Ben kendi yağında kavrulanlardan olmak istiyordum. Başka bir meslek seçmişte olabilirdim. Ama annem. Evet, annem bankacı olmamı istemişti ve ben bankacılık okumuştum. Annem, berberin “millet” diye bahsettiği kişiler gibi düşünmüş olabilir miydi? Takım elbise, parlayan ayakkabılar, tıraşlı bir yüz ve elinde küçük, salak bir çantayla, göz boyayan bankacılar. Evet, annem benim bu önemli gözükenler kervanına girmemi istemişti. Ve ben, annemin istediği gibi yapmıştım. Ve yarın da –şansım yaver giderse- annemin istediği gibi bir işe girecektim. Hiç düşünmemiştim…

Ben şanslı doğanlardanım. Çünkü dünyaya geldiğim evde, -babamın okuryazarlığı nedeniyle koca bir kütüphane vardı. Okunması gereken tüm kitaplar daha dünyaya geldiğim an elimin altındaydı ve babam gibi bir rehber karşımdaydı. Okuma yazma öğrendiğim andan itibaren, babamın bana verdiği tüm kitapları okudum. Oz Büyücüsü’ nü, Pinokyo’ yu, Alice’ i, Çizmeli Kedi’ yi, Tom Sawyer’ i, Esrarlı Ada’yı… Babam, biraz daha büyüdüğümde kütüphanedeki tüm kitapları anlayabileceğimi söyler ve beni hızlı büyümem için teşvik ederdi. Büyüyüp, kravat taktığım gün babam hayatımızdan gitti. Annem, babamı kitapların öldürdüğünü söyledi. Bu yüzden artık o kitapları, içindeki renkli yahut bulanık dünyaları, tarih öncesi bilgileri ve bilgelerin dünyayı değiştiren düşüncelerini, hiçbirini merak etmiyordum. Annemin söylediklerini, doğru saymış, hiç düşünmemiştim… Evet, babamı kitaplar öldürmüştü.

Kitaplara küsmüş, düşünmeyen, bir bankacı olacaktım. Bunların hiçbirini ben istememiştim. Ama farkına bile varmadım. Babasız büyümek, annenin kutsallığını ve sözlerini kat be kat arttırıyordu. Ve ben bu kutsal sözler söyleyen, televizyon kolik kadının, tüm dediklerini harfi harfine yerine getirmiştim. İşte bunu şimdi görüyor, şimdi düşünüyordum. Oysa sadece dolabımda asılı duran, lacivert, düz kravat bile, babamın dünya görüşünü ve sistemin içinde nasıl yok olup gittiğini anlatmaya yetiyordu. Hala kravat bağlamayı bilmiyordum. Fakat yarından sonra, saniyeler içinde en iyi kravat bağlayanlardan biri olacaktım. Oysa ne çok isterdim sanatla ilgili biri olmayı.

Berber başımı nazikçe dükkânın iç tarafına doğru çevirdi. –Şimdi saçımın solunu kesiyor.– Orada da dükkânın içinin tamamını, dışının bir bölümünü gösteren geniş ayna var. Gözüm istemsizce aynanın kapsadığı açılara daldı. Dükkânın içindeki tek hareket berberin küçük adımları ve elindeki makası açıp kapaması, eşyalar kımıltısız. Ama dışarıda, gelip geçenler hiç bitmiyor. Önce bir çocuk ve anne geçti. Çocuğun elinde uçan bir balon var ve gözleri hep balonu seyrediyor. Neşeliydi. Ama annesi çocuğa kızıyor, bir yere takılıp, düşmesinden korkuyor. Anneler çocuklarının düşmesinden hep korkar. Sonra balonun ipini çekti çocuk, daha aşağıda, gözünün önünde uçsun ki başını yukarı kaldırmasın istiyordu. Ama anne dayanamayıp, çocuğu elinden tuttuğu gibi kaldırıma çıkardı. Sonra bisiklet süren biri düştü bisikletinden, hiç umursamadan kalktı ayağı, bıraktı bisikleti ve koşmaya başladı. Bisiklet yolun ortasında, tekerleğiyse havada dönüyordu.

“Üstleri de yanlara göre kısaltacağım kardeşim.”

 “Olur abi.”

Annem stresin ve çok çalışmanın hayatı kısalttığını ve babamın bu yüzden öldüğünü söylüyordu. Babanın hastalığı, “Stres Kanseri” diyordu. Odasına girip bazen günlerce çalıştığını, söylüyor. Varlığına rağmen yalnız kalmış olmaktan dem vuruyordu. Böyle geceler onu televizyon bağımlısı yapmıştı. Bu yüzden annem, işlerin, iş yerinde bittiği işleri severdi. Tutkuyla yapılan her şeye karşı bir tavır geliştirmişti. –Televizyon kanallarını tutkuyla değiştirirken.– Babam başarılı bir akademisyendi. Çalışmalarına halen atıflar yapılıyor ve kitaplarının satışlarından hala güzel paralar kazanıyoruz. Böyle bir adam, annemle neden evlenmişti anlayamıyorum. Ama şunu anlamıştım. İnsanı aptallaştıran televizyon ömrü uzatırken, kitapların sonsuzluğu içinde bilgiye ulaşmaya çalışan insan, erkenden ölüyordu. Yaşasın bilmemek, diye bağırmak geldi içimden.

Şimdi kravattan kaçmamı söyleyen, kravatlı babam ve televizyonun yarattığı algıyla, beni modern yaşamın kariyer diye adlandırdığı yola sürükleyen annem arasında bir seçim yapacaktım. Belki babam yaşıyor olsaydı, kravattan kaçmam daha mümkün olurdu. Belki de bana kaygısız bir hayat sunmak için boynuna o kravatı takmıştı. Şimdiyse annem, benim geleceğimden kaygılıydı. Peki, ben gelecek için bir kaygıda mıydım?

“Kardeşim sakallarını jiletle alıyorum,” dedi berber. Sonra elinin tersini sakallarımda gezdirdi. “Kaymak gibi olur,” diye ekledi. Ben bulanık gözlerle, aynadaki kendime bakıyordum. Aynadaki dudak, belirli belirsiz tebessüm etti. Başımı kaldırıp berbere çevirdim. “Sakallar kalsın. Saçlarımı kazıtmak istiyorum.”


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR