Ayşe Övür: "Roman yazarı gerçekleri topluma göstermeli."
27 Temmuz 2019 Söyleşi

Ayşe Övür: "Roman yazarı gerçekleri topluma göstermeli."


Twitter'da Paylaş
0

Metinde yer alan karakterlerin neredeyse tamamının üstünü örttükleri sırları var.

Aydın Meral: Arkeoloji eğitimi aldınız. Disiplinler üstü düşünüldüğünde bu iki alanın birbirine etkisi nasıl olmaktadır? Ya da arkeoloji çalışmalarınız edebiyatçılığınızı nasıl etkiledi?

Ayşe Övür: İstanbul Üniversitesinde Klasik Arkeoloji eğitimi aldım. Ardından yüksek lisansımı Eskiçağ Tarihi bölümünde tamamladım. Klasik Arkeoloji eğitimi sırasında Homeros ve Hesiodos'dan başlayarak edebiyatın kurucu metinleri sayılabilecek pek çok kült eseri ayrıntısıyla öğrenme fırsatım oldu. Bu temel eserler elbette edebiyat kültürümün gelişmesinde ve bakış açısı kazanmasında önemli bir yere sahip. Arkeoloji eğitimi almamın ve buluntu değerlendirmesi yapabilmemin bir diğer yararı da okuduğum metinleri çok yönlü değerlendirme becerisini kazandırmasıydı. Hem ilk romanım Sahra 1911'de hem de ikinci romanım Botter Apartmanı’nda okuyucu sayfalar arasında gezinirken tarihin derinliklerin süzülüp gelen satırlarla da karşılaşıyor.

AM: Romanda gerçek mekân ile kurgusal mekân arasındaki geçişkenliği nasıl sağladınız? Ana mekân Botter Apartmanı iken merkez çevresi ise İstiklal Caddesi ve Beyoğlu’dur. Bu mekânların kurguya katılması aşamasında nasıl bir izlek kullandınız?

AÖ: Üniversite öğrenciliğim sırasında İstiklal Caddesi'ndeki Art Nouveau akımından bize miras kalan binalarla ilgili ne kadar az roman ve şiir yazıldığını, bu eserlerin kültür hayatımızda hak ettikleri yeri bulamadıklarını düşünürdüm. Zihnimde bu değerli yapıları konu alan romanlar yazma hayali daha o yıllarda oluşmaya başlamıştı. Botter Apartmanı ise hem tarihi geçmişi, hem de eşsiz mimari değeriyle en çok etkilendiğim binaydı. Bu nedenle metinde ana omurgayı taşıyan yapı olarak onu seçtim. Metnin büyük kısmı şimdi Tünel Meydanı dediğimiz alan ve çevresinde geçiyor. Ana mekân olan Botter Apartmanına da gizli, satırlar arasında gezinen bir kişilik vererek içinde yaşayanlarla ilişkisini metne dökmeye çalıştım. Olay örgüsünü kurarken binanın ön yüzündeki kadın büstlerini ana metafor olarak kullandım. Başkahraman Psikiyatrist Kaan Yamaner ve bina arasındaki travmatik bağı okuyucu mutlaka fark edecektir. Romanda Botter Apartmanı dışında, Galata Mevlevihanesi, Narmanlı Han, Galata Kulesi gibi tarihi mekânları da ana eksen içinde kullandım. Roman metni, 2010 yılında binanın en üst katında yaşayan Psikiyatrist Dr. Kaan Yamaner ile 1900 yılında binayı inşa eden İtalyan mimar Raimondo D'Aranco tarafından şekillendirilen birbiri ile ayrılmaz bağlantısı olan iki temel alan içinde genişliyor ve metnin sonunda birleşiyorlar. Bu kurguyu hazırlarken hem yaşadığımız mekânların hayatımızı şekillendiren varlığını düşündüm, hem de birbirini tanımadığını zanneden, hatta farklı zaman katmanları içinde yaşamış insanların, aslında görülmez bağlarla nasıl kenetli olduklarını vurgulamaya çalıştım.

AM: Romandaki ana karakterlerin çoğunda psikolojik saplantılı durumlar var. Ve ardından bunların yollarının ana bir olay üzerinden kesişmesi var. Özellikle bu kurguyu yaratma nedeniniz nedir? Bunu kolektif bilinçaltının yansıması olarak görebilir miyiz?

AÖ: Elbette kolektif bilinçaltı zemininde yaşadığımız bir gerçek. Benim göstermek istediğim, hangi eğitim düzeyinde olursak olalım pek çoğumuzda anlatamadığımız, şifaya muhtaç yaralarının olduğu. Bu içsel sızılarımızı açıklıkla ifade edemediğimiz için giderek güçlenip bizi mutsuz ve kırılgan yapıyorlar. Anlamı ve faydası sorgulanmadan oluşturulmuş kör kalıplar içinde saklanarak yaşamaya çalışıyoruz. Bazen korktuğumuz, bazen de sevdiklerimizi üzmemek için saklanarak ya da bir şeyleri saklayarak yaşamaya çalışıyoruz. Peki insan, üzerlerinden atamadığı bu ağırlıkların altında mutlu olabilir mi? Elbette mümkün değil. Metinde yer alan karakterlerin neredeyse tamamının üstünü örttükleri sırları var. Bu da onları travmatik karakterler haline getiriyor. Ruh bilimi üzerine çalışan doktorların da kabul ettiği gibi, üstünü örttüğümüz, hakkında açıklıkla konuşamadığımız ruhsal yaralarımız farklı farklı yollardan bizi bir ömür boyu etkiliyor. Travmalar ister kişisel boyutta yaşansın, ister toplumsal boyutta yaşansın zamanı aşıp günümüze kadar ulaşabilme gücüne sahipler. Ancak düğümleri görüp, kabul edip, yaşanan acıları onurlandırınca dengede kalmaya başlayabiliyoruz. Botter Apartmanında okuyucu iki ana karakter olan Kaan ve kardeşi Kerem arasında hissedilen sıkıntının, açıklıkla konuşulamadığı için travmaya dönüşen anılar olmasına tanıklık ediyor.

AM: Romanda –Zehra karakteri üzerinden– toplumun sağaltılamayan problemi olan ensest konusunu da işlemişsiniz. Edebiyatınızda toplumsallığı işlemenizdeki amacınız nedir?

AÖ: Ensest toplumda konuşulamayan, irdelenemeyen, üstü hep örtülmeye çalışılan en ağır travmalardan biri. Metin doğrudan ensesti konu almıyor. Bununla birlikte Zehra isimli karakter ile toplumun gizlenmeye çalışılan bu ağır acısını biraz da olsa açmaya çalıştım. Zehra babasını öldürüyor. Ardından vicdanı ile hesaplaşmayı da, hayatını dengeye oturtmayı da beceremiyor. Burada haklı ya da haksız diye bir sonuca ulaşmayı hedeflemedim. Yargılamadan, şekillendirdiğim karaktere karşı haddimi aşmadan, var olan gerçeği okuyucuya işaret etmek, Zehra'nın yaşadığı çıkmazı göstermek istedim.

AM: Romanın temel konusuna zemini hazırlayan aslında tarihsel olaylar ve bunlardan da en merkezi olanı 6-7 Eylül Olayları… Burada nasıl bir arşiv çalışması yaptınız ve kurguya malzeme seçtiniz? Yoksa Botter Apartmanı’nın kendisi mi size bu yolu gösterdi?

AÖ: Kesinlikle binanın kendisi yol gösterdi. En başta aklımda 6-7 Eylül olayları yoktu. Farklı bir kurgu planlamıştım. Bununla birlikte Botter Apartmanı kendisi yazdırdı bu toplumsal travmayı. Hâlâ 1955 yılında yaşanan olayların üzerinde yeterince durulmadığını, tüm gerçeği ile aydınlatılmadığını düşünüyorum. Hatta edebiyatta bile sorgulandığını söylemek zor. Ben bu konuyu toplumsal travmadan çıkararak bireye indirmeye ve bu şekilde tarihimizin aydınlatılmamış olan kör noktalarından birini yargılamadan göstermeye çalıştım. Roman yazarı gerçekleri topluma göstermeli. Geniş kitlelerin görmezden geldiği, hoşa gitmeyen gerçekleri bakın böyle bir düğüm var, böyle bir yara var, bunu hep birlikte görmeliyiz diye işaret etmeli.

AM: Romanda mitoloji, modernite, mistik… alanlar iç içe. Bu çeşitliği kullanmanızın amacı ne? Çok katmanlı metinlerin yaratımı edebiyatçıya nasıl bir seçki sunmaktadır?

AÖ: Botter Apartmanı'nı üretken ve kendi içinde çoğalabilen bir zeminde tasarladım. İlk romanım Sahra 1911 tek katmanlıydı. Olaylar düz bir çizgi üzerinde ilerliyordu. İkinci romanda ise ana gövdeyi oluşturan "apartman/ üst üste inşa edilmiş katlar" ya da "üst üste yaşanmış hayatlar" tasarısına uygun olarak geliştirmek istedim. Metnin anlatmak istediği ana düşünceyi daha zengin ve çok boyutlu ifade edebilecek bilgilerden yararlanmaya çalıştım. Kitapta geçen Galata Mevlevihanesi’ni travmalardan kendimizi saklamaya çalıştığımız bir "gizlenme alanı" olarak düşündüm. Buna uygun ifadelere de yeri geldiğince değinmeye çalıştım. Botter Apartmanı’nın bodrum katı ise, tam da geçmişin düğümlerinin saklandığı, kapısı pek aralanmak istenmeyen, karanlık, rutubetli, kötü kokulu bir alan şeklinde metinde kendine yer buldu.

AM: Diğer romanınız Sahra 1911’e de baktığımızda tarihsel içeriğin olduğunu görmekteyiz. Tarihî romanlar oluşturmanızda sizi etkileyen bağlam nedir?

AÖ: Tarih eğitimi almam ayrıca sanat tarihine büyük ilgi duymam yazmak istediğim metinleri ele alış tarzımı elbette etkiliyor. Günümüzde geçen bir anlatımda bile, geriye doğru referanslar yapmayı seviyorum. Sahra 1911 gerçekte bir aile öyküsüydü. Ailemin Kafkasyalı tarafının yaşadığı göç ve savaş anılarından yola çıkarak Sahra Çölünde geçen, Trablusgarp savaşını yazmıştım. Edebiyatla ilişkimde beni etkilen kavramlar içinde göç, zaman, geçmiş, tarih önemli bir yere sahip.

AM: Her yazarın özgünlüğüdür neden yazdığı… Peki sizin, Ayşe Övür neden yazar?

AÖ: Kendimi görmek için yazıyorum. Farkındalığını geliştirmek isteyen insanlar kendilerini hiç durmaksızın farklı aynalarda görmeye çabalar. Bu bildiğimiz sıradan bir ayna olabildiği gibi, heykel sanatçısının şekil verdiği bronz bir parça, yakınlarımızın sözleri, aile bireyleri ile yaşadığımız çatışma veya yönetici erk ile aramızdaki ilişki olabilir. Ayşe olarak kendimi, içgüdüsel bir şekilde, yazdığım metinler aracılığı ile görmeye çalışıyorum ve bu bana iyi geliyor.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR