Bahri Vardarlılar: "Edebiyatın ana dayanağını hayatta değil, edebiyatın kendisinde buluyorum."

Bahri Vardarlılar: "Edebiyatın ana dayanağını hayatta değil, edebiyatın kendisinde buluyorum."


Twitter'da Paylaş
0

Bahri Vardarlılar son dönemin yazarları arasında yazdığı öykülerin farklılığıyla dikkat çekiyor. Başkalarından hemen ayrılıyor. Üçüncü kitabı Hacivat Seni Çağırıyor da ilk iki kitabını tamamlıyor denebilir. Güçlü bir öykü dünyası yarattı Bahri Vardarlılar. Kendisiyle yeni kitabından çıkarak yaptığımız bu konuşmanın da ilgi çekeceğini söyleyebiliriz.

Hatta fazla abartmadan diyebilirim ki yıllar geçtikçe yazmayı esinleyen hayata değil, yaşamayı esinleyen edebiyata inanır oldum. Ve kitaplar hâlâ bildiğim en güçlü büyü nesneleri.

Semih Gümüş: Üçüncü kitabın yayınlandı. adı, Hacivat Seni Çağırıyor. Öykülerden birinin adı değil bu ve hiç kuşku yok ki çeşitli çağrışımları olan bir ad. Nereden geldiğinden söz edebilir miyiz...

Bahri Vardarlılar: Evet, Hacivat Seni Çağırıyor öykülerden birinin adı değil. Editör arkadaşlar kitaba Öteki Denizin Haritası adını vermeyi düşündüler, kitaptaki son ve en uzun öykünün adı. Gerçekten de en doğru seçim o gibi duruyordu. Öykülerinden birinin adını taşıyan kitapları sevmediğim için buna sıcak bakmadım. Kimsenin hakkını yemek istemem, Mehmet Said başka ilginç adlar da önerdi. Hacivat Seni Çağırıyor, öykülerden bir tanesinde duvarda bir yazı olarak geçiyordu, aslına bakarsanız kitaptaki en tuhaf öyküde, "Happy Birthday to Truckers"ta. O öykü yıllar önce yazılmıştı, sözün nereden aklıma geldiğini unuttum, gerçekten de garip çağrışımları var. Oradaki karakterlerden biri şöyle açıklıyordu: "Hikâyeci değil, hikâye demenin sayısız yolundan biri." Bilinçle bürünülmüş bir adsızlık, bir anonim olma durumu da denilebilir. Bu, bir öykü anlatırken en fazla olmak istediğim durum. Çeşitli anlatıcıların kendi bölümlerini öykülediği, romana benzeyen bir yapısı olan bu kitap için uygun bir ad olduğuna karar verdim.

Belki yazmaya başlamadan önce mutlaka , kendimin de okumaktan keyif duyacağı bir hikâye oluşturma isteği.

SG: Önceki iki öykü kitabından sonra üçüncüsüyle birlikte değerlendirildiğinde, bazen birbirinin içinden çıktığını düşündüren öyküler yazıyorsun.

BV: Evet, bunun için doğru denebilir. İyi kötü bir kurgusal evren oluşturmaya çalışıyorum ve bazen eski öykülerimde kullandığım kimi şeylerin, örneğin bilinen yazarların bilinmeyen öyküleriyle dolu garip bir kitabın, güzel, sevimli ve oyunbaz bir kızın, hatta Boğaz'ın bir bölgesini kendisine yurt edinmişe benzeyen, aslında var olup olmadığı da gayet tartışmalı bir deniz yaratığının tekrar kapımı çaldığını hissediyorum. Nedeni ne olursa olsun, yıllar sonra eski tanıdıkları görmenin kuşkusuz sevindirici bir yanı var. Onlarla birlikte görkemli öykü haritasının minik bir bölümüne kendi bölgemi işaretliyorum.

SG: Şunu söylemeliyiz: Bizde alışılmış biçimlerde öyküler yazmıyorsun. Geleneksel olandan uzaksın. Benzerlerin çoğaltıldığı zamanımızda bunlar önemli. Senin öykülerinin kaynakları neler, elbette bir yerlerle kan bağı vardır.

BV: Teşekkür ederim. İzin verirseniz aslında bunun tam doğru olduğunu düşünmüyorum. Hemen bütün öykülerim klasik öyküleme tekniğiyle yazılmış, deneysel oyunlara çok fazla başvurmayan öyküler. Belki biraz dikkat istiyorlar, ama bunun dışında okuru kesinlikle fazla yormuyorlar. Bu arada çoğu için ikinci bir okuyuşun daha ödüllendirici olacağını da söyleyebilirim. Ele aldığım temaların arasında geçmişte yapılan haksızlığın getirdiği o kahredici vicdan azabı, karşılıksız aşkın verdiği eziklik ve hatta hiçlik, despot bir iktidara karşı çıkan insanlarla birlik olma isteği gibi herkese çok tanıdık gelecek temalar da var. Ama belki şu denebilir: Öteki öykücülerin çoğu kör değneğini bellemişçesine hep aynı sokaktan aynı adımla geçip aynı yere yürürken ben başka yollara sapıyorum: Daha geniş ya da daha dar yollara, bazen dağa tepeye ya da denize. İşte oralarda karşınıza spor salonunda kendisine vahiy indiğini sanan gençler, teknesine deniz canavarı saldırdığını söyleyen yayıncılar, hiç bir kütüphanede bulunamayacak metinlerle dolu kitaplar, bir türlü sonu gelmeyen labirentler çıkıyor: Belki yazmaya başlamadan önce mutlaka , kendimin de okumaktan keyif duyacağı bir hikâye oluşturma isteği.

SG: Öykülerin postmodern biçimlerden beslendiğini de söyleyebilir miyiz?

BV: Gerçi bu sözün çok fazla anlamı kalmadı, daha doğrusu genelde olumsuz bulunan bir çok durum için yerli yersiz kullanılarak anlamı tüketildi, ama evet, söyleyebiliriz. Edebiyatın ana dayanağını hayatta değil, edebiyatın kendisinde buluyorum, onun artık kimsenin sayısını tutamayacağı kadar genişlemiş odalarında. Hatta fazla abartmadan diyebilirim ki yıllar geçtikçe yazmayı esinleyen hayata değil, yaşamayı esinleyen edebiyata inanır oldum. Ve kitaplar hâlâ bildiğim en güçlü büyü nesneleri. Çoğu durumda başka öykülerin karakterleri ve yazarları doğal bir varlık olarak yazdığım öykülere giriyorlar, yazarken sokaktaki insanlar kadar yoğun ve hacimli bir hayatları olduğunu düşünüyorum. Hiçbirimizin alıntılaya alıntılaya bitiremediği Borges'in sanırım şöyle bir sözü vardı: "Şu elimin altında tüylerini hissettiğim kaplan, kafamın içinde yıllardır kurduğum kaplandan daha gerçek değil."

SG: Sevdiğin yazarlar olduğunu biliyorum, daha çok Anglosakson edebiyatından gelen. Onlar hakkında senin özgün düşüncelerin vardır...

BV: Çok kapsamlı bir soru, insana kendi sınırlarını hatırlatıyor. Çok genel olarak birkaç şey söylemeye çalışacağım: Yazar ya da okur fark etmez , kurgu üzerine kafa yoran herkesin mutlaka Anglosakson yazarlarıyla uzun ya da kısa bir ilişkisi olur. Edebiyatta kendime sorduğum ilk soru kuyunun içinde ne olduğu sorusuydu. Poe'nun "Kuyu ve Sarkaç"ının küçük, kimin çevirdiğini asla öğrenemediğim bir baskısını okumuştum, sonra kayboldu gitti. Yok, kuyuda ne olduğunu söylemiyordu üçkağıtçı herif, bazı ipuçları vardı ama yanıt yoktu. Girişi bu şekilde tam otuz altı yıl öncesine koyabiliriz.

Borges, Calvino ve Eco gibi çok bildik adlardan oluşan bir grup. Bunlar Anglosakson olmadıkları gibi yapıtlarını da İngilizce yazmadılar. Ama Anglosakson edebiyatına uzmanlık derecesinde hâkimdiler. Ve Anglosakson ürünü olduğu söylenegelen postmodernliğin bugün anladığımız anlamda kurucu babaları arasındalar, hatta en ön sıralarda.

Anglosakson edebiyatının garip dinamik bir zekâsı var, yeri geldiğinde elindekini hiçbir ağdalı sanata bulamadan ışıldatmayı çok iyi biliyor. Bu konuda sırrı yalnızca kendilerine ait bir sanat geliştirmiş gibiler. Günlük hayatın bir dilimini tam bir kayıtsızlıkla kesip önünüze atmayı kimse onlar kadar iyi beceremiyor, Steinbeck'ten Carver'a kadar, ayrıca herkesin bildiği gibi ta Swift'ten başlayarak Wells'ten Lovecraft'a, Bradbury'den Ballard ve Vonnegut'a kadar inanılmaz bir düş gücü mirasları da var. Fransız edebiyatıyla gençliğinde mutsuz denecek bir evlilik yapmış biri olarak söylüyorum, Anglosakson yazarlardan vazgeçmek mümkün değil. Ama bir önceki postmodernlikle ilgili sorunuzla da bağlantılı olarak başka bir grup daha olduğunu düşünüyorum. Borges, Calvino ve Eco gibi çok bildik adlardan oluşan bir grup. Bunlar Anglosakson olmadıkları gibi yapıtlarını da İngilizce yazmadılar. Ama Anglosakson edebiyatına uzmanlık derecesinde hâkimdiler. Ve Anglosakson ürünü olduğu söylenegelen postmodernliğin bugün anladığımız anlamda kurucu babaları arasındalar, hatta en ön sıralarda. Yaptıkları şeylerin en ayırt edici yanlarından biri Anglosakson edebiyatına ait bir çok kurguyu kendi özgün yapıtlarında büyük bir yetkinlikle kullanmaları, böylece o kurguların da farklı, daha zengin anlamlar kazanmasına olanak sağlamaları. Böyle dolaylı etkiler, doğrudan etkilerden daha ilginç geliyor bazen. İngilizce yazan Poe'nun Baudelaire ve daha sonra Mallarmé aracılığıyla Fransız sembolist şiirinin kurucularından biri haline getirilmesi gibi.

Ama alan da satan da birbirlerinden bu kadar razı olduktan sonra bir söz söylemek ne kadar doğru olur, bilmiyorum. Onların okurlarının dedikleri gibi : "Yüreklerine sağlık!"

SG: Peki sence bizim edebiyatımızda bugün olumlu ve olumsuz olanlar neler...

BV: Eski fıkra kalıbındaki gibi: Bir iyi, bir de kötü haber, önce hangisini duymak istersiniz? Biz de kötüden başlayalım: Kabul etmek gerekir ki, Türk öykücülüğünün ezbere bilinen yollarını taklit etmekten başka hiçbir şey yapmayan, öyküyü salı oturmasındaki teyze sohbetine çeviren bir çok yazar var. Ya da kahvedeki delikanlı sohbetine. Bunların bazıları yeni, bazılarıysa on beş yirmi yıldan beri tek satır ilginç bir şey üretememiş, ama nereye baksanız karşınıza çıkan adlar. Ama alan da satan da birbirlerinden bu kadar razı olduktan sonra bir söz söylemek ne kadar doğru olur, bilmiyorum. Onların okurlarının dedikleri gibi : "Yüreklerine sağlık!" Aynı şey, çok daha geniş ölçüde roman piyasasındaki aşk lafından fenalık getirten bütün o tasavvufi-tarihi-aşk romanları vs . için de geçerli. Çeşitliliğin getirdiği bir sürü olumlu şey de var tabii, bugün artık bize ait bir polisiye ya da fantastik edebiyattan söz edilebiliyor. Ayrıca on yıllar boyu çevrilmeyi bekleyen önemli yapıtları Türkçeye kazandıran yeni yazar ve çevirmenlerin çıkması da çok sevindirici. Öyküye dönersek, benim birkaç paragrafta oluşturmaya çalıştığım atmosferi iki cümlede kuruveren sağlam, yaratıcı ve dinamik yazarlar olduğunu biliyorum. Bazılarınınsa hem yazdıklarına hem üretkenliğine hayranım.

SG: Senin değişik ve derin okumaların olduğunu biliyorum. Peki niçin eleştiri, deneme yazıları yazmıyorsun...

BV: Bu bir yeterlilik sorunu, şu anda bende yok. Yapıtını bildiğim yerli ve yabancı yazarlar var. Ama onu edebiyat kanonu içinde bir yere yerleştirecek bütüncül bakış açısına sahip değilim, eleştiri için bu kabul edilir bir eksiklik değil. Geçtiğimiz yıl Borges ve Eco gibi yazarlar hakkında konuşmalar yaptım, bunu daha çeşitlendirerek sürdürmeyi düşünüyorum. Bu konuşmalar en azından benim yaptığım şekliyle, denemeye dönüşebilecek şeyler. Eğer hayatta olursam sonraki on yılda daha ciddi üzerinde duracağım bir konu bu, şimdilik yürümeye başladığım yolda biraz daha ilerlemem daha doğru olacak gibi geliyor.

SG: Öykülerini en çok kimlerin okumasını isterdin...

BV: Şu anda kitaplarımı okuyanlar gibilerin.Onlardan hiçbir şikâyetim yok. Kurgudan zevk alan, öykülerin doğaları üzerine düşünmeyi yük saymayan, okuduğunu bir daha okumaktan çekinmeyen. bazı durumlarda bilerek oluşturulmuş belirsizliklerin gerekliliğini anlayabilecek herkes deneyebilir...


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR