Bakü: Şehir merkezinden uzaklaşınca yıkık dökük binalar, harabe evler, bozuk yollar ve fakirlik...
30 Mayıs 2017 Hayat Gezi

Bakü: Şehir merkezinden uzaklaşınca yıkık dökük binalar, harabe evler, bozuk yollar ve fakirlik...


Twitter'da Paylaş
0

Şehirde az sayıda camii var. 2007’de çocuklar ve ihtiyarlar rahatsız oluyor diye ezanın hoparlörden okunması yasaklanmış. O günden sonra müezzinler minarelerde çıplak sesle ezan okumaya başlamış.
Kadir Işık
Saat akşamın beşi, güneş hükmünü kaybetmemiş. Aynı kompartımanda karşımdaki yatakta uzanan Aydın Bey yelpaze yaptığı gazetesiyle serinlemekte. Sıcaktan ve hayat pahalılığından şikâyetçi. Sovyetler zamanında ulaşım araçları bedavaydı, üstelik senede bir ay tatil yapmak mecburiydi, diyor. Bir yanı Sovyet döneminde kalmıştı, günümüzden konuşmak istemiyor. Azerbaycan sınırında hostesin verdiği kartları doldurduk, polis pasaportlarımızı topladı, bizi ön vagona çağırdı. Tek tek, yaklaşık dört yüz, belki de beş yüz kişinin fotoğrafını çekti. Valizler arandı, dedektörle bütün tren baştan aşağı tarandı. Ermenistan dışında Türkiye’ye o bölgede vize uygulayan tek ülke Azerbaycan. Eskiden sınırları olmayan Sovyetler’e bağlı bu ülkelerin tamamı şimdilerde bu tip prosedürlerle sınır boylarında güçlerini gösterme yarışında. Oysa sınır çizgisinin her iki tarafında aynı kültür yaşanıyor, aynı dil konuşuluyor ve çoğu akraba, sadece uyrukları farklı. Sabah bozuk hoparlörden çıkan cızırtılı anonsla uyandım. Kıraç toprakların üzerine doğan güneşin altında yol alıyoruz. Yol boyunca petrol sondaj makineleri göze çarpıyor. Hitler, Kafkasya petrolünü ele geçiremezse savaşı kaybedeceğini söylüyordu yakın çevresine. Stalin’le yaptığı anlaşmayı tek taraflı bozdu, Sovyetler’e saldırdı. Hedefi Bakü’ydü, beş yüz kilometre yaklaştı ama ölüm makinelerini çalıştıran petrol tükenince savaşı kaybetti. Tiflis’ten on altı saat süren tren yolculuğundan sonra tek millet iki devletten birinin başkenti, odlar diyarı Bakü’deyim. Hava sıcak, nemli, tişört üzerime yapışıyor terden. İlk adresim İçeri Şehir denen Bakü'nün en eski yerleşim yeri. Azeriler burası için Köhne Şehir ya da Kaleiçi diyor. Durmadan doğuya yürürsem karşıma deniz çıkacak, sağa döneceğim ve Kız Kulesini görene kadar devam edeceğim yürümeye. Bakü, Sovyet döneminden kalma geniş caddeleri ve düzenli yapılarıyla bir Avrupa şehrini çağrıştırıyor. Geçen yüzyılın başında siyah altına hücum eden Amerikalı petrolcülerin ilk yerleşim yeri Bakü Bulvarı’na kadar yürüdüm. Bakü’de caz müziğin yaygın olmasının nedeni, o dönemde Bakü’de yaşayan Amerikalılar. Bu gün Bakü’de yerel müzikle caz müziği harmanlayan birçok sanatçı ve jazz bar var. İçeri Şehre girdim. Etraf surlarla çevrili. Farklı dönemlerde yapılan yaklaşık elliye yakın yapı var. Unesco tarafından tehlikede olan dünya mirası listesinde. Yüzlerce yıl geçmişten günümüze kalan hanlar hamamlar kervansaraylar ve evler restore edilmiş. Şimdilerde müze olan Kız Kulesinin eski bir Zerdüşt tapınağı olduğu da söyleniyor, korsanlar şehre saldırınca kızların saklandığı bir mekân olduğu da. Bölgenin en gözde yapılarından biri. 12. Yüzyılda Mimar Masud İbn Davut tarafından yapılmış. Eskiden deniz kulenin dibindeymiş. Doldurularak bulvarın öteki tarafına Deniz Kenarı Milli Parkı yapılmış. Kuleden bakınca Hazar Denizi sakin ve büyüleyici görünüyor. İçeri Şehir’de görülmesi gereken bir diğer yapı da Şirvanşahlar Sarayı. Öğleden sonra hostele gittim. Eski bir binanın ikinci katı. İçeriden merdivenli yüksek tavanlı çok odalı Sovyet dönemi generallerinden birinin eviymiş. O güne kadar kaldığım en güzel hostel. Çalışanlar kendi aralarında Rusça konuşuyor. Rus okullarında öğrenim görmüşler. Yaşlı kesim sular seller gibi Rusça konuşuyor, gençler daha çok Azerice. Hosteli işleten Cihan odamı gösterdi. Hosltelde kalan birçok Avrupalı gezgin Türkmenistan’a gitmek için günü ve saati belli olmayan gemiyi bekliyor. On gündür bekleyenler varmış. Bakü’de kaldığım zaman zarfında gemi gelirse, saatini ve hareket edeceği günü bana da bildirmesini istiyorum. O gemiye binmeliyim. Aslen Erbilli oda arkadaşım Keke Hikmet bir Alman vatandaşı. Ştutgard’da bir üniversitede ekoloji doçenti. Beraber şehri gezmeye çıkıyoruz. Çok katlı yeni binalar, alışveriş merkezleri, geniş yollar, son model arabalar ve şatafat Bakü’de dikkatimi çeken ilk şey. Her yerde, her köşe başında Haydar Aliyev’in resimleri asılı ve resmin altında bir sözü yazılı. Birçok yere adı verilmiş. Haydar Aliyev Kültür Merkezi modern mimarinin en güzel örneklerinden. Geceleri şehir baştan aşağı ışıklandırılıyor, sahildeki Milli Park canlı, renkli ve kalabalık. Park’ın bir ucundan şehre bakınca ışıklandırılan yüksek binaların silueti denize düşüyor. Gündüz sıcaktan dışarı çıkamayanlar geceleri parkta serinlemeye çıkıyor. Konuştuğum birçok kişi Türkiye’ye hayran, Türkiye’de yaşamak istiyor ve birçoğunun ya Türkiye’de çalışan ya da yaşayan akrabası var. Milli Parkta bir aileyle sohbet ediyorum. Benim konuşmamı anlıyorlar, çünkü bütün Türk dizilerinin sıkı takipçileri. Hızlı konuştuklarında anlamakta zorlanıyorum. Aile ülkeyi yöneten Aliyevler hakkında iyi konuşuyor, eleştirmiyor. Üniversite öğrencisi Nergis, Eğer başkanımız olmasa Ermeniler bizi yok eder, geçen hafta beş şehidimizin cenazesi geldi, dedi. Ne şehidi, savaşta mısınız diye sordum. Ermenistan'la savaştayız, her gün askerlerimiz ölüyor, bilmiyor musun? Azerbaycan ile Ermenistan arasında resmi bir savaş olduğunu bilmiyordum. Bakü’de gezilecek görülecek yerler hakkında tavsiyede bulunmasını istedim. Birçok yer söyledi, özellikle Bayrak Meydanındaki bayrağı görmemi istedi. Bayrak direği dünyanın en uzun direği, 162 metre, Guinness rekorlar kitabında kendine sağlam bir yer edinmiş, ama son yıllarda bir başka Türki cumhuriyetinde daha büyüğünün yapıldığı söyleniyor. Bayrağın ağırlığı 350 kilo. Farsça rüzgâr alan yer anlamına gelen Bakü’de o günlerde yaprak kımıldamıyor. Kutsal bayrak süzülmüş. Hava rüzgârlı olduğunda harika görünüyormuş. Sonra Alev Kulelerinde elinde bayrakla koşan askeri gösterdi. Onu sporcu sanıyordum. Bak, dedi Nergis, Dünyanın hiçbir yerinde böylesi yok. Şehrin neresinde olursanız olun Alev Kulelerini görebilirsiniz. Yan yana üç gökdelen. Yaklaşık on bin tane LED ekranla dış yüzeyi kaplanmış kulelerde her gece aynı gösteri sergileniyor. Kulelerin alev ışığı gibi görünüyor. Işıklandırılan inşaat halindeki binalardan devlet binalarına ve özel mülklere kadar, bütün ışıklar üç renk Azerbaycan bayrağı. Gök mavisi Türklüğü, yeşil İslamiyeti, kırmızı uygarlığı temsil ediyor. Bir ara, Azeriler diye başladım cümleye, Nergis hemen düzeltti beni, Siz Türkiye Türküsünüz, biz de Azerbaycan Türküyüz, öyleyse ne mutlu Türküm diyene, dedim, söyleyeceğimi unuttum. Bazen muhabbetimiz Keke’ye tercüme ediyordum, bayrak direği Keke’nin ilgisini çekmedi. Şehirde az sayıda camii var. 2007’de çocuklar ve ihtiyarlar rahatsız oluyor diye ezanın hoparlörden okunması yasaklanmış. O günden sonra müezzinler minarelerde çıplak sesle ezan okumaya başlamış. Bir akşam Bakü’nün otantik ve turistik restoranlarından birine gittik. Canlı müzik yapılıyor. Masaların arasından su akıyor, garsonlar geleneksel kıyafetleriyle hizmet ediyor, iki masa arasında bir koyundan süt sağan Azeri kadının mumyası ve benzeri şeyler falan. Keke fiyatları inceledi ve mönüden en ucuz yemeği buldu, sipariş etti. Suyumuzu dışarıdan almıştık. Hesap yüksek gelince, Keke farkı araştırmaya girişti, canı sıkıldı. Mısır’dayken cüzdanımın içine yapıştırdığım, “pazarlık yapmayı unutma” etiketine Bakü’de de ihtiyaç duyacağımı bilmiyordum. Canlı müzik, “Çırpınırdı Karedeniz” türküsüne başladığında kalktık. İnsanın, hesabı en ince ayrıntısına kadar yapan birileriyle gezmesi hayatını kolaylaştırıyor. Teleferikle çıktığımız tepedeki restoranda Keke çayın fiyatını sormasaydı, dünyanın en pahalı çayını içecektik.
Şehirde az sayıda camii var. 2007’de çocuklar ve ihtiyarlar rahatsız oluyor diye ezanın hoparlörden okunması yasaklanmış. O günden sonra müezzinler minarelerde çıplak sesle ezan okumaya başlamış.
Nizami Cadde’sinde bir tur atmadan hostele gitmiyoruz. Saat gece yarısına geliyor ve trafiğe kapalı bu cadde henüz uyanmış bir çocuk gibi hareketli, kalabalık. Işıklandırma harika. Dünyanın en pahalı markalarının bulunduğu mağazalar karşılıklı sıralanmış. Yüz dolar emekli maaşıyla geçinmeye çalışan Aydın Bey’in bu caddeden haberi olmadığını düşünüyorum. Kadınlar makyajlı, şık, rahat, erkekler yorgun, genelde siyah giyimli. Şehir merkezinden uzaklaşınca yıkık dökük binalar, harabe evler, bozuk yollar ve fakirlik daha çok görünüyor. Sanki her şey sanal bir gösteriden ibaretti. Zengin ve fakir mahalleleri birbirinden ayıran duvarlar en çok Eurovizyon şarkı yarışmasının Bakü’de yapıldığı yıl, fakirliği gizlemek için örülmüş. Bir gün de Keke Hikmet’le eski pazara gittik. Hazar denizinde yaşayan Mersin balığından elde edilen siyah havyarın kilosu iki bin ile üç bin dolar arasında değişiyor. Birçok havyar satan dükkan var pazarda. Etler açıkta satılıyor, her çeşit meyve sebze bulunuyor, ama fiyatlar yüksek. Bir dükkânda bize çay kaşığının ucuyla havyar ikram ettiler, tadını anlayamadım, ama satıcı bin derde deva olduğunu anlatmaktan yoruldu. Petrolün kirlettiği denizde havyar eski değerini ve kalitesini kaybetmiş. Şehir açık inşaat sahası gibi. Birçok yolda çalışma var, trafik tek yönlü ilerliyor. Klimasız otobüste terden sırılsıklam olduk. Binmeden önce otobüse baktık, acaba bu otobüs bizi Ateşgâha’a götürür mü. Şehrin otuz kilometre dışında yer alan Ateşgâh’a belediye otobüsüyle gidiyoruz. Yedinci yüz yılda yapılan Ateşgâh Zerdüştilerin üç büyük tapınağından biri. Tanrı Ahura Mazda’nın ruhu ve oğlu olarak bilinen ateşe, haç vazifesini yerine getirmek için gelenler küçük deliklerden ateşe bakarak ibadet ediyor. İpek yolu üzerinde olması hasebiyle eskiden tüccarların önemli uğrak yerlerindenmiş. Ateş ocağının üzerindeki yazının hangi dilde olduğunu anlamıyorum, herhangi bir açıklama yok, ama ortasında, tarihçesi beş bin yıl öncesine dayanan gamalı haç var. Hitler faşizminin sembolü olarak kullanılan gamalı haç, Sanskritçe iyilik anlamına gelmektedir. Zerdüştlüğün temelinde iyi düşünce, iyi söz ve iyi iş vardır.  

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR