Balkon’dan Görünenler
27 Nisan 2019 Kültür Sanat Fotoğraf

Balkon’dan Görünenler


Twitter'da Paylaş
0

Yoğunlukla ve hep bir anda sızan onca ayrıntının, böyle fotoğraflara Orhan Pamuk’un bakışını ve yaklaşımını durultacak ölçüde yavaşlıkla, sükûnetle ve bir köşeden diğerine sırayla giriyor olması...

Balkon, insanların ve sokakların kimyasına romanlarında çokça yer açan Orhan Pamuk’un bu kez şehrin değişimine bir objektifin ardından bakma çabası öncelikle; yapılar, deniz, gemiler, martılar ve gökyüzü görünümlerinin birleşip oluşturduğu sessiz bir panorama: Ama manzara fotoğrafçılığında kimi zaman bir prensip halini alabilen “değişim ve dönüşüm” teması, bu fotoğraflara bir şehrin gündelik, kentsel ya da tarihsel değişimini değil, kelimenin en estetize anlamıyla zamanın geçişini ve devinimini yansıtarak bir anlam veriyordur. Ünlü Amerikalı manzara fotoğrafçısı Thomas Joshua Cooper’ın ilke gereği bütün dünyayı dolaşıp kadrajına giren her köşeyi “sadece bir kez” fotoğraflamasının aksine, Orhan Pamuk dört aylık süreye sığdırdığı 8500 civarında fotoğrafı hep bir noktadan çekmiştir. Bu anlamda, belki de resim dünyasından daha uygun düşecek bir örnekle, gün ışığının aynı görünümler üzerine faklı zamanlarda nasıl düştüğünün kaydını tutan Monet gibi, geniş zaman aralıklarındansa küçük anların, nüansların peşindedir Pamuk.

Yazarın romanlarından bildiğimiz görkemli üslubunun, kitapta toplanan fotoğraflara ne biçimde yansımış olabileceğini araştıran herhangi bir bakış şunu çok geçmeden fark edecektir: Sunuş yazısında da belirtildiği gibi her biri belirgin biçimde idealize edilmiş görüntülerdir belki; yine de onlara karakterlerini veren “bakışın” gerilerde durup silikleşmeye eğilim gösterdiği de sezilir. Bu durumun onlarda basit birer kartpostal havası yaratmadığını hemen belirleriz ama; bahsettiğim değişim ve zamanın geçişi duygusu her birine –sayfaları çevirdikçe daha yakından göreceğimiz- küçük imalar ve şakalar da dokumuş gibidir: Ön sayfalarda karşılaştığımız bir vapurun, bir an sonra ufuk çizgisine sanki biraz daha yaklaşmış olduğunu sezinleriz mesela; ya da birçoğunda hüzün verici açık bir detay gibi duran bu ufuk çizgisinin, birdenbire karşımıza çıkan birkaç tanesinde yerini bir geminin bacasından çıkan dumanların seyriyle oluşmuş sahte ve yanılsamalı başka bir “çizgiye” bıraktığını görüveririz… Bazılarında, en başından beri sürüp gelen durgunluk ve sessizlik algısı aniden sarsılır ve çerçeveyi pürtelaş bir kalabalık almış gibi olur; gemiler, tekneler yarışırcasına iç içe geçer adeta: Kitabın oluşum mantığıyla birleşen böyle ayrıntılar, fotoğrafları ilgimizin olduğu kadar dikkatimizin de sınırlarına sokuyordur.

orhan pamuk

Monet örneğini vermiştim; fotoğrafların birçoğuna bir perde gibi inen sis ve belirsizlik havası, onları bir başka ünlü deniz ressamı Turner’a da yaklaştırıyordur. Özellikle denizin ve gökyüzünün birer “fon” olmaktan çıkıp neredeyse mercek altına alınıp “incelendiği” kimilerinde, bulutları bir ışık huzmesi yarar, renkler dalgalanır ve en sonunda bir gerçeklik ikilemiyle karşı karşıya olduğumuzu hissederiz: Fotoğrafların grenli görünüyor olmalarının da beslediği bu izlenim, aynı zamanda renklerin de birinden diğerine ışıkla ilişkisini sorunsallaştırıyor gibidir. Bazen söz konusu “sisli” görünüm öyle yoğunlaşır ki, seyrettiğimizin sadece bir renk ve ışık karmaşası, dikkatle ve bir parça melankoliyle boyanmış bir resim tabakası olduğunu düşünürüz. Büyük bir çoğunluğuna kimliğini veren “mavimsi” renkler de bu nedenle yalnızca denizi ya da gökyüzünü değil, aynı zamanda bir duygu ve estetik doku olarak kendi varlığını da vurgulamış olurlar: Ufuk çizgisinin bütünüyle silinip deniz ile gökyüzünün aynı “mavide”       birleştiği bazılarında, düşünsellik ve algılamanın yerini artık bir duygu talebi alıyordur.

Günün kimi kısımlarında bu kez yapıların “mavi”, gökyüzünün ise bambaşka renklerde, turuncumsu sarı veya menekşe olarak görünmesi, derken bu “resimsel” etkileri yeniden bir hizaya çekiverir ve bir anda aydınlanan bakışımızla oldukça net bir fotoğrafa bakmakta olduğumuzu ayrımsarız. Deniz düpedüz çakıl taşlı bir yol gibi görünür bu kez; donuktur ve parıldıyordur. Parlak, açık bir gün ışığı altında vapurların, teknelerin, yapıların “asıl” renkleriyle görünüyor olmaları bütün belirsiz müdahaleleri ve duyguları silikleştirir; gece ışıkları altında veya tan ağarmasıyla görünen şehir olağan bir hal alır yeniden. Böyle fotoğraflara bakarken, manzara çekimleriyle kolay yoldan birleşebilecek olan “belgeselci” tutum bir ton daha görünürlük kazanır; ama yazının başında da değindiğim gibi, mekânların ve yapıların kökten bir değişimi değil, zamanın –tıpkı günün doğup batması gibi- doğal bir geçişimidir söz konusu olan. Dünyanın o köşesini olduğu haliyle “yakalama” içgüdüsü sergileyen bu tutumla, yani belirgin bir fotoğrafçılık güdüsüyle daha ara bölgelerde seyreden kişisel bir yönün, bu anlamda “resimsel” etkilerin bir denge verdiği görünümlerdir Balkon’daki kareler.

orhan pamuk

Yazarın “tıkış tıkış” romanlarından bildiğimiz belirgin bir kapsayıcı göz gibi çerçeveye dahil ettiği sıkışık evlerin, camilerin, küçük benekler halinde seyreden insanların “kalabalıklaştırdığı” bazılarındansa, kalan büyük çoğunluğu simgeleyen tenha ve yalnızlık duyguları yansıtan fotoğrafları daha çok benimsediğimi söylemeliyim. Romanlarına –özellikle Kara Kitap’a- herhangi hiyerarşik bir düzeni bozacak biçimde, yoğunlukla ve hep bir anda sızan onca ayrıntının, böyle fotoğraflara Orhan Pamuk’un bakışını ve yaklaşımını durultacak ölçüde yavaşlıkla, sükûnetle ve bir köşeden diğerine sırayla giriyor olması, onlara daha sıradan, daha olağan ve ifadenin en doğal haliyle daha az yüce bir hava kattığını hissettirdi bana: Bazen bütün müdahalelerden ve zihnimizde hep dikkatli, detay sever bir göz gibi yer etmiş yazarın bakışından soyutlanarak, diyelim komşu bir evin penceresine, bir cami kubbesine ya da, daha hafif bir yolla, bir martının bakışlarına teslim edilen bütün bu görüntüler, yazarın başka bir yerde de ifade ettiği gibi, birer temsili oldukları her köşenin, her manzara parçasının “güzelliğinin hüznünde yatıyor olduğunu” yeniden gösteriyordu. Makinenin sabitlendiği noktanın (yazarın çeşitli vesilelerle dile getirdiği “merkez-çevre” fikriyle düşünecek olduğumuzda) fotoğraflardaki tüm ayrıntılara koşulsuzca ve bir sınırlama getirmeme yanlısı bir refleksle yer açıyor oluşu da bunlara eklendiğinde, gördüğümüz her şeyin aslında kendi kendilerini dile getirmek isteyen sessiz sedasız birer doğal görünüm olduklarını da hatırlatmalıydı bize: Diğer bir deyişle, ansiklopedik ve panoramik bir hevesle (ki bunu fotoğrafların geniş yataylığıyla birlikte düşünelim) düşey bir müdahalenin (sunuş yazısında da yazarın dediği gibi, bir anlamda kişisel yaklaşımın) birleşimi, uyumu, ama en çok da birbirlerine yer açmalarıyla canlanan görüntüler olduklarını…

orhan pamuk

orhan pamuk

orhan pamuk

orhan pamuk


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR