Balzac’ın Roman Evreninde Öyküleme ve Sahneleme Sanatı
5 Şubat 2020 Edebiyat İnsan

Balzac’ın Roman Evreninde Öyküleme ve Sahneleme Sanatı


Twitter'da Paylaş
0

“Şimdi size bir iki kelimeyle insan hayatının büyük bir sırrını açıklayacağım. İnsan iki şeyle tükenir, içgüdüyle oluşan bu iki şey onun varlığının kaynaklarını kurutur. Bu iki ölüm nedeninin aldığı bütün biçimleri iki eylem özetler: İstemek, yapabilmek.”

19. yüzyıl Avrupa edebiyatında realizmin yaratıcısı, klasik roman tekniğinin kurucusu olarak kabul edilen Honoré de Balzac 1799’da Tours’da doğar. Önce Vendome Koleji’nde, sonra Paris’te, iki yatılı okulda okur. Bir ara noter kâtipliği, daha sonra matbaacılık yapar.  Borçları vardır, onları ödemeye çalışır. 1829’da Dante’nin İlahi Komedya’sından esinlenerek, içine yüz elliye yakın yapıt, iki bin beş yüz dört kişi ve kişiler topluluğu sığdırdığı İnsanlık Komedyası’nı oluşturan çalışmalarını yayımlamaya başlar.  Bu, zahmetli bir çalışmadır. Edebiyat yolunda zaferi, serveti ve gücü düşler. Bir yazar olarak elde edeceği başarıların, kendisine siyaset mesleğinin yolunu açacağını umar. Ne yapacağını tam olarak bilmemektedir, yeteneklerinin farkında değildir ve sınırsız bir isteğe sahiptir.  

Yirmi ile otuz yaşları arasında, onu, daha sonraları düzenleyeceği, zenginleştireceği ve yapıtlarını kurgularken bol bol kullanacağı yaşam deneyimi edinirken görürüz. Bu arada 1820’den itibaren Pere-Lachaise mezarlığında dolaşmak onun için alışkanlık halini alır, burada belleğini gerçek adlarla donatır. 1820’de evlenip Bayeux’de yerleşen kız kardeşi Laure’dan, hemen yöre sakinleri hakkında bilgi ister: “Nasıl giyinir, nasıl konuşurlar, gelenekleri, alışkanlıkları nelerdir?” Her şey merakını uyandırmaktadır. “Oturduğun sokağın adının niye Teinture olduğunu öğrenmek istiyorum,” diye mektubunda sorar. Amacı bir meydanın, bir sokağın, bir evin görünümünü, bir kenar mahallenin ya da bir şehrin topoğrafyasını toplamak, karakterlerine yaşamın yoğun özgünlüğünü verebilmek için, onların yaşadıkları ortamı yaratmaktır. Böylece yaşamı tatsız tuzsuz kopya etmek yerine yaşamın özüne inebilecektir. 

Sönmüş Hayaller’i yazarken Madam Carraud’ya şöyle yazar: “Murier Meydanı’na, gelmek için geçilen, tenekecinizin de bulunduğu sokağın adını öğrenmek istiyorum; bir de Murier Meydanı ve Adliye Sarayı boyunca uzanan, Mösyö Berges’in ilk evine doğru giden sokağın adını; bir de katedrale açılan o kapının adını ve bir de Minage’a giden, katedralin kapısının hemen dibinde başlayan, sur boyunca devam eden o küçük sokağın adını rica ediyorum…”

Gençlik yıllarında, Birague’ın Kadın Mirasçısı ve Ardennes Papazı takma adlarını kullanarak yazar. Sanayiyi ve ticareti dener, bir basımeviyle ortak olur. Klasikleri düşük fiyata, resimli baskılarla yayımlamaya girişir. 1827’de Marais-Saint-Germain Sokağı’ndaki, basımevini zararına satar. Bu girişimin tek artısı, basımcılar ve kitapçılar üzerine, ileriki romanlarında kullanacağı birçok kaynağı edinmiş olmasıdır. Borçları vardır. Daha sonraları 1828’de içinde bulunduğu durumu şöyle özetler: “Yaşamak ve yüz yirmi beş bin frankı ödemek için sadece kalemim vardı.” İşte ölümüne kadar Balzac’ın içinden çıkamadığı maddi güçlüklerin başlangıç noktası bunlardır.  Ama o, azimle kendini yapıtına verir. 1827’den itibaren onu, geçimini sağlamak ve alacaklılara ödeme yapmaktan oluşan ikili sorununu çözmek için var gücüyle uğraşırken görürüz. Korkuları, hayal kırıklıkları, yalnızlığıyla kim bilir kaç kez dibe vursa da meydan okumaktan asla vazgeçmez. Başarısızlıkları, onu küstüreceğine kamçılayıcı bir rol oynar.

Madame Laure de Benry

Çalışmak, son nefesine kadar çalışmak yaşamının tek amacı olur. Zweig’e göre, yaşamı garipliklerle doludur. Çelişkileri, tutkuları, hayalleri, girişimleri, enerjisi, hırsı, görme yetisi, sezgileri… Hepsi olağanüstüdür, bizi şaşırtır. Karamsarlığı, içe kapanıklığı ve toplum yaşamına karşı tepkisel duruşuyla, asosyal bir kişi haline gelir. 1825 yılında ona hayatın anlamını yeniden geri kazandıracak ve ona maddi anlamda destek verecek kişi olan Madame Laure de Benry ile tanışır, ona âşık olur. Onu toplumla barıştırmaya çalışacak olan, kendinden yaşça büyük kontes Vadideki Zambak’taki Madame de Mortsauf ve Sönmüş Hayaller’deki Madame de Bargeton gibi pek çok kadın kahramanının ilham kaynağı olur. Ancak özel hayatı ile başarısız ticari deneyimleri arasında bir denge kuramaz.

İnsanlık Komedyası’ndaki çalışmaların ilki olan Şuanlar’ı (Köylü İsyanı) yazar. Roman maddi bir gelir sağlamasa da adı edebiyat çevrelerinde yer almaya başlar. Dur durak bilmeden yazar.  Yazma sancısı yaşadığı, sinirsel gerilimli olduğu zamanlar kendisini rahatsız edecek kadar çok kahve içer. Bütün gününü Evliliğin Fizyolojisi üzerine çalışarak geçirip gece saat dokuzdan ikiye kadar Özel Yaşamdan Sahneler’in provalarını düzeltmektedir. Üç gün üç gecede Köy Hekimi’ni bitirir. 

Bir aksiyon adamıdır. Geceleri yazar, gündüzleriyse yaşar. Onun için yaşam, yazma alışkanlığı haline gelir. Günlük düzeni şu şekildedir: Akşam altı ya da yediden sabahın birine kadar uyku, sekize kadar çalışma; sekizden dokuz buçuğa yine uyku, sade kahve; dokuz buçuktan öğlen dörde kadar çalışma, banyo ya da gezinti ve dörtten altı ya da yediye kadar akşam yemeği. Bu tempo, yaşamının sonuna kadar az çok bu şekilde devam eder. Cesar Birotteau’yu yazarken yirmi beş gün uykusuz kalır. Köy Hekimi’ni yetmiş iki saatte ve bir çırpıda yazmış olsa da provalarını düzeltirken bu yapıta altmıştan fazla gecesini verir.

Zafer on yıl sonra hızla gelir. 1831’de Tılsımlı Deri’yi bitirir. 1830-1831 arasında süreli bir yayında okuyucu önüne çıkar. Kitap halinde yayımlandığında ilgi ile okunan roman Honoré de Balzac imzasını taşır. Bir ay sonra, tekrar çıkan ikinci baskıya on iki felsefi öyküyü de katar. Felsefi öğeler de içeren roman, yazarına alışkın olmadığı maddi bir kazanç getirir. Balzac o zaman için hatırı sayılır bir meblağ olan beş bin franklık gelir elde eder. Roman fantastik öğeler taşısa da burjuva materyalizmini gerçeklikle portreler. Bir kumarhanenin, bir antikacı dükkânının ve balonun ayrıntılı tasvirlerle anlatıldığı romanda, çağının Fransız toplumunun tablosunu başarıyla verir. 

Otuzlu yaşlarını süren Balzac’ın kariyer grafiği, artık çıkışa geçmiştir. Edebî çevrelerce tanınır hale gelmiş, entelektüel ortamlarda boy gösterir olmuştur. Elde ettiği bu başarıyı ve çok sevdiği bohem hayatının avantajlarını kaybetmek istemeyen yazar, olağanüstü bir çabayla, kendini yazmaya adar. Bedeninin kaldırabileceğinin çok üstünde bir performans sergiler. 1832 yazında aklını kaybetmenin eşiğine gelir. Bu dönemde kaleme aldığı Louis Lambert adlı otobiyografi niteliğindeki romanında, söz konusu depresyonun etkileri hissedilir.

1833’te Balzac yazdığı bütün romanları bir araya getirmeye karar verir. Böylece birbirinin tamamlayıcısı haline gelecek olan bu romanlar, üzerinde durduğu toplumsal konuları tam anlamıyla ifade edebilecektir. Oluşacak serinin ilk tohumları atılmış olur. Fransız burjuvazisinin alışkanlıkları, atmosferi, gelenekleri ve yaşam tarzı ile ilgili çizdiği tablo net bir şekilde görülebilecektir. Eleştirel düşüncelerinin ve savunduğu ideolojilerin etkisiyle yaşama realist bir pencereden bakar. Aynı zamanda bir tanıklıktır bu, Fransız insanının ve toplumunun türlü hallerinin tespitidir.  

1835 yılında La Chronique de Paris adlı bir gazeteyi satın alır, yeniden hırsla yazmaya koyulur; bir dünya klasiği olan Vadideki Zambak bu dönemin bir ürünü olarak ortaya çıkar. Yoğun çalışma temposuyla kendini çok fazla yıpratan yazar, kitabın yayımlanmasının ardından bir kalp krizi geçirir. Sonrasında ise hayatının önemli bir bölümüne damgasını vurmuş olan Madame de Berny'yi kaybederek büyük bir sarsıntı yaşar. Bütün bu olumsuz gelişmelerin yanı sıra, finansal sorunlar yüzünden gazetesi de iflas edince yayıncısı Bulloz ile arası bozulur, gazeteciliğe bir süre ara verir.

Tılsımlı Deri romanın ana teması arzu, tutku ve uzun ömürdür. Yaşanmış olandan yola çıkarak romanlarını kurguladığına dair bir örnek olan Tılsımlı Deri’deki Feodara karakterini nasıl yarattığına dair sorulan soruya şu yanıtı verir: “Feodora’yı, yakından olmasa da tanıdığım iki kadından esinlenerek yarattım. Gözlemler ve verilen bir iki sır yeterli oldu. Kimi nazik kişiler Paris’in en güzel fahişelerinden biriyle flört ettiğimi ve perdelerin arkasına saklandığımı söylüyor. İftira. Gerçekten de bir Feodora’yla tanıştım ama hiçbir zaman onu tasvir etmeyeceğim, zaten onunla Tılsımlı Deri’yi yazmadan çok önce tanışmıştım.”

“A! Feodara’ya rastlarsınız. Dün Bouffons’daydı, bu akşam da Opera’ya gidecek. O her yerde. Toplum gibi, diyebilirsiniz.”  

Balzac Tılsımlı Deri’de tutkunun arzu ile kapıştığı durumu sergilemeye çalışır. Arzu etmek, aşırı derecede bağlanmaktır. Kendinden geçercesine, kendini kaybedercesine bağlanmaktır. Arzu hiç doymak bilmez. Tutku, arzu ve istemlerin şekillenmesidir. Herhangi bir şeye karşı aşırı istek duymaktır. Körü körüne bağlanmaktır. Tutku önce bir kıvılcımdır. Aniden çıkar, insanı şaşırtır. Düştüğü yerde yanmaya başlar. Alev alev. Hem öyle bir yanar ki bir türlü söndürülemez. Kişi ondan kaçmak, kurtulmak istese de artık onun esiri olmuştur. Kişiyi dizginler. Mantık ağır ağır yok olunca kişi tutkunun kölesi olur. İşte o zaman sancılı bir yaşam başlar, yavaş yavaş kişiyi tüketir, bitirir. Balzac’a göre tutku, başlı başına insanlığın kendisidir. Tılsımlı deri, sahibinin yaşamını simgeler. Sahibinin her arzusu yerine geldiğinde tılsımlı deri büzülür, özellikle güç için arzulandığında daha çok kısalır. Tılsımlı deriye sahip olunca, hayatı pahasına, Raphael’in her isteği harfi harfine yerine gelir. Raphael çok mutludur, ölmeden önce dünyevi zevklere sarılabilecektir. Balzac hemen romanın başlangıcında saptadığı temayı okura yaşlı antikacının ağzından sunar:

“Şimdi size bir iki kelimeyle insan hayatının büyük bir sırrını açıklayacağım. İnsan iki şeyle tükenir, içgüdüyle oluşan bu iki şey onun varlığının kaynaklarını kurutur. Bu iki ölüm nedeninin aldığı bütün biçimleri iki eylem özetler: İstemek, yapabilmek.” 

“İstemek yakar bizi, yapabilmek de tüketir; ama bilmek, şu zayıf varlığımızı sonsuz bir sakinlik hali içinde tutar.”

Antikacı kendi yaşamından söz eder. İçindeki isteğin öldüğünden, hareketliliğin, yani yapabilmenin de organlarının olağan yaşlanmasıyla köreldiğinden, hayatını aklına bağladığını söyler. Hayatını ne kalbine ne de duygularına bağlamıştır. Kalp kırılgan, duygular da coşkuludur. Bu yaşta, duygularının kölesi olmamayı, aklından başka hiçbir şeye bağlanmamayı öğrenmiştir. Çünkü akıl yıpranmaz, her şey ölür, o yaşar. 

Balzac’ın roman evreni onun tanıdığı, gördüğü ve yaşadığı yaşam kesitlerinden alınmıştır. İnsanoğlunun harika yönlerini de görür, şeytani yönlerini de. Şeytan, tutkunun efendisidir. Tutku yapıcı olduğu kadar, yıkıcıdır da. Bunun, insan doğasının çatışan ve kolaylıkla silinemeyecek bir özelliği olduğunu bilir. Çevresini böyle oluşturur ve gözlemlediklerini bize aktarır. Edebiyatın, başka yaşamları, gerçeklikleri anlamasını sağlayabileceğine olan inancıyla, tutkuyla yazıya sarılır. Her bir kitabı, okuru Fransız toplumunun içine davet eder, odalarında dolaştırır, sofralarında yemek yedirtir, Fransız insanını tanımamıza imkân verir. Tılsımlı Deri’de Palais Royal’da, Notre Dame Katedrali’nde, Saint Honre Caddesi’nde, Tuileries’de gezinirsiniz. Paris’in o günkü günlük görüntüleri romana büyük bir gerçeklikle serpiştirilmiştir.

Anne-Marie Baron “Balzac ve Sinema” adlı incelemesinde Balzac’ın bir evren yaratıp, tıpkı Homeros’un yaptığı gibi, öyküleme ve sahneleme yoluyla, canlandırma yeteneğini ortaya koyduğu yorumunu getirir. Dramatik nitelikten çok epik bir nitelik taşıyan İnsanlık Komedyası’nı belli bir ritimde, kurmaca kişilerin sergilendiği belirli bir dönem yapıtı olarak sınıflandırırken bu yorumunu şöyle açıklar: “Balzac, okuru kendisinden söküp çıkarabilecek bütüncül bir tür, yaşamı tatsız tuzsuz kopya etmek yerine yaşamın özünü dile getirerek okuru kurmacanın uzamına hapsetmeyi başarabilecek ideal bir biçim yaratmak istemiştir.” İşte bu yüzden son derece görsel nitelikli bir evren çizmeyi başarmıştır. Buna bir örnek olarak Tılsımlı Deri’deki Valentin’in antikacı dükkânına girdiği sahneyi gösterebiliriz. Valentin antikacı dükkânına adım attığı andan itibaren Balzac, gerçekçi ayrıntılarla dokuduğu bu dekorla, okuru bir dünya turuna çıkarır. Antikacı dükkânı dünyamızı simgeler. Antikacı dükkânında attığı her adımda, yeni bir ülke, eski çağlardan kalma kabartmalar, akik kesmeler, göz kamaştıran yeşimler, hançerler, acayip tabancalar, gizli silahlar gibi çeşitli ölüm aletleri, çini çorba kâseleri, Saksonya tabakları, Çin işi saydam fincanlar, eski çağlardan kalma tuzluklar, derebeylik çağlarından kalma şeker kapları, Michelangelo’nun yüce bir heykeli, birkaç manzara resmi, Rembrandt’lar, Murillo’lar, Velasquez’ler, taşbaskısı koleksiyonlar, albümler, geçmiş yılların tarihî eserleri ve kutsal emanetleri ile karşılaşır. Yeryüzünün bütün ülkeleri oraya bilimlerinin birkaç döküntüsünü, sanatlarının birkaç örneğini getirmiş gibidir.

“Bir cins felsefe gübresiydi ki bu, içinde hiçbir şey eksik değildi: Ne Kızılderili’nin çubuğu ne sarayın altın sırmalı yeşil terliği ne Arap’ın yatağanı ne Tatarların putu. Askerin tütün kesesine, papazın kutsal ekmek kabına, bir tahtın sorgucuna kadar her şey vardı.”

Dükkânda gezindikçe, gördüğü tablolar karşısında da şu yorumu getirir: “Kulak kesik kesik haykırışlar işitir, ruh bitmemiş facialar duyar, göz iyice boğulmamış pırıltılar görür gibi oluyordu. En sonunda, şu da vardı ki inatçı bir toz bütün bu eşyanın üzerine o hafif örtüsünü sermişti.”

Yaşamı ve yapıtı, birbirlerini besleyen iki ana damardır. Yapmak ve icra etmek Balzac’ta bir takıntı halini alır. Yaşamının ana amacı olur. Yazmak, üretmek, işlemek, tamamlamak, ulaşmak onda saplantılı bir tutku halini alır. Dengeli, ölçülü, hatta aklın, sağduyunun sesi diyebileceğimiz bir sesten yoksundur. Bütün yaşamı yazma ve icra etme tutkusuna dönüşür.  Bu tutku, onu her şeyden koparır, doyurulması olanaksız arzularına damgasını vurur. Tıpkı bir cambazın gergin bir ipin üstünde ölümü göze alarak yürümesi gibi, tutku uğruna her türlü oyunu oynar. Ne yazık ki sonu ölümle bitecek ödeşmelere sürüklenir. “Vatanımız ciddi ve gerçek büyük adamlarından birini kaybetti, çağımızı aydınlatan ışıklardan biri söndü: M. De Balzac dün gece öldü …. (Ey) sıradan prensler ve vekiller! Yüz yılımızın bir temsilcisi ve düşünce yaşamımızın bir prensi için millî yas, evrensel yas ilan edin!” 20 Ağustos 1850 tarihinde Victor Hugo’nun başyazarı olduğu, iktidara muhalif L’Evénement gazetesi Balzac’ın ölümünü bu satırlarla bildirir Parislilere.

Elli bir yıllık kısa ve yalnız yaşamında yirmi yıl süren amansız çalışması sonunda Fransız ve dünya edebiyatında, çağına ve insanlığa büyüteç tutan, kocaman bir evren, bir İnsanlık Komedyası armağan eden Balzac’ın eserini bazı edebiyat eleştirmenleri, bütün bir ömür boyunca parça parça inşa edilen “kâğıttan bir katedral” olarak betimlemişlerdir.

Susan Sontag “Sanatçı: Örnek bir Çilekeş” adlı denemesinde yazarlar hakkında şöyle bir yorumda bulunur:“Yazar örnek bir çilekeştir, çünkü hem acı çekmenin en derin katmanlarına inmiş hem de acısını yüceltmede (Freud’cu anlamda değil, sözcüğün düz anlamında yüceltmede) profesyonel bir yöntem keşfetmiştir. Yazar, bir insan olarak acı çeker; yazar olarak da bu acısını sanata dönüştürür. Yazar, çektiği acıyı, sanatta elde edeceği kazanç uğruna kullanmayı keşfetmiş kişidir – tıpkı azizlerin, ruhların selameti için acı çekmenin yararlı ve gerekli olduğunu keşfetmeleri gibi.” 

Rollo May Yaratma Cesareti'nde yaratıcılığı ölümsüzlük için duyulan bir özlem olarak değerlendirir. Biz insanlar ölümlü olduğumuz bilinciyle bir gün ölümle yüzleşeceğimizi bilir, onunla yüzleşecek cesareti geliştirmeye, bir yandan da ona başkaldırmaya ve mücadele etmeye çalışırız. Rollo May, yaratıcılığın kaynağını bu mücadeleye bağlar. Yaşama anlamını veren, ölüme meydan okuma çabasıdır. Yaratıcı edim, başkaldırıdan doğar; yaratıcılık, kişinin ölümünden öte yaşama tutkusudur. Rollo May’ın bu sözleri, bize yazma tutkusunu sonuna kadar yaşamış, onu yaşam alışkanlığı haline getirmiş, adını dünya edebiyatının kalıcı çınarlarından biri olarak anılmasını sağlamış bu büyük yazarın hayatını anlamamıza ışık tutmuş olmuyor mu? 

Kaynak

Rollo May, Yaratma Cesareti, Metis Yayınları, 1994.

Susan Sontag, Sanatçı, Örnek bir Çilekeş, Metis Yayınları, 1998.

Honore de Balzac, Romancının Evreninden Sahneler, Derleyen: Mehmet Rıfat, İş Bankası Yayınları, 2007.

Stefen Zweig, Üç Büyük Usta, İş Bankası yayınları, 1998.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR