Barış Yarsel • Bade Birahanesi’ne Rahmet İndi
25 Şubat 2018 Öykü

Barış Yarsel • Bade Birahanesi’ne Rahmet İndi


Twitter'da Paylaş
0

Hasırcıbaşı’nda sert yağmura yakalandığınızda koşa koşa varılan sokağın sonunda, hemen köşede yer alan ilk binanın girişinde, bu yapı altmışlı yılların ortalama estetik solgunluğunu yansıtır, Bade Birahanesi bulunur. Müdavimlerinin verdiği isimle Bira Bahçesi diyelim. Kapıyı çift darbe omuzla ancak itip girdiğiniz, demlenenlerin kesif sigara dumanı, kızarmış ciğer, patates, bira kokusunun ağırlığında göz gözü neredeyse görmeyecek hale gelmiş mekânın bahçe ferahlığı, içindekilerin bir ağızdan konuşmalarının yükselttiği seslerin, maça gitmeden kendini kaybetmeye hazırlananların yaşadığı serinliktedir diye düşünelim. Maç öncesi yağmurdan kaçmak için iyi bir fikir gibi görülebilir. Buraya yetmişli yılların sonunda, seksenli yılların sokakları gürültülü otomobillerin işgale başladığı zamanda, ikibinli yılların başımıza ne gelecek, hepimize bir şey olacak sanki çok güzelleşeceğiz beklentisini boşa çıkaran devasa şaşkınlığında, hatta on yıl sonrasında, şu sıralarda, İsa’nın kadim tartışmaların sürdüğü doğumundan tahminimize göre iki bin on sekiz yıl sonra gelseniz, içeride vakit öldürenlerin ısrarla az çok aynı konulardan konuşmayı, gülmeyi, bağırışmayı, kavgaları sürdüğünü duyabilirsiniz. Örneğin, ciğerden gelen mala gider, Naim abi gönder bir arjantin maradona olsun, oğlum senin orta açamayan bacağını sikeyim gibi, ancak hafif sarhoş olmaya hazırsanız kahkahaya menzur cümleler kulağınıza çalınabilir. İşte yazın ortasında dahi, dik düşüşüne rağmen güneş görmeyen, her zaman ıslak, bu dar sokağımsı caddeye girdiğinizde, artık eski diyebileceğimiz binanın üçüncü katında, kendi tarihinden sapmış, Kadıköy’ün doğu taraflarına bu yere çekilmiş, sonra onlardan yana kendini gizleyen bir perde çekmiş, kıyısına timsahların yüzyıllar önce adım attığına inanılan çevrede, penceresini nadir açan Madam Mari yaşadı. (Katlarda birer daire, dairelerde ikişer oda vardır. Başka türlü olsa, her milletten insanları barındıramayacakmış gibi bu daireler, tek tek gözlerde farklı renkleri bir şekilde, taşımışlar. Lütfen bu cümleyi biraz düşünelim. Kurgusundaki hafif soyut halin temel amacı budur.) Oraların, buraların tek (ama en uzun) caddesinin tarihiydi. Tarihiydi (lakin ya da bir ihtimal) bir parçası değildi. Görseniz, her zaman inceydi, zarifti. Fakat kendisine sorma imkânımız yok, çünkü şimdi ölü. (Ölüler artık insan değildir, biliyorsunuz.) Mari’nin o zaman yaşadığı binanın girişindeki ufak dükkân, şimdi ortalama on bir ayda bir meslek değiştirir. Bu günlerde bir falcı ayağını kondurmuş. Simsiyah perdelerin üzerine gri yaldızlı yıldızlar diktirip dükkânın camlarına asmış. İçeride kırmızı bir ampul göz kırpmış. Gece, gündüz. Girdiğinizde, gizemli görünmeye çalışan, havadar, hızlı hızlı konuşan bir kadınla karşılaşırsınız. Adres sorsanız dahi, ısmarlatacağı kahve sonrasında fincanda kazılı kalmış kahverengi lekelerden geleceği okuyacağına kolaylıkla ikna eden bol gülüşlü bir çenebazdır. Haftada üç gün, öğleden sonraları, diyelim pazartesi, çarşamba ile cuma günleri, hasılatını çekip alır, hemen yan taraftaki bu meyhanede iki bira gömer. Bir kahve falı ısmarlamışsanız daha önce, ardından sicim gibi ıslanmış girdiğiniz Bade’de üzerinizde ıslaklık kokusuyla, salkım saçak kalabalıkta zar zor bir yer bulup sığıştığınız sandalyeye çöktüğünüzde, o da birkaç dakika sonra uzun siyah saçları yapış yapış sığınmış halde rast gelirseniz, belki size de anlatır. (Bize böyle anlattı, eliyle sineği kovar gibi yapıp gülerken.) Dükkan, Mari’nin zamanında bakkaldı. (O zamanlar, çok eskiden çok eskiden, ellerini yine geriye doğru atıp söylüyor.) Bakkal, falcı kadının dedesiymiş. Madam Mari ise ikinci dünya savaşının son yıllarında gelmiş o zamanın şehrine. Biteceğini bilse gelir miymiş. (Bilmiyoruz. Anlatılanların tüm detaylarını bilmemiz mümkün değildir, anlatılanla yetiniriz.) Kaçarken zamanın peşinde koşacaksın, başka ne edeceksin. Anne ve babası, savaşın patladığı, hayır, bir irinin kendini bırakması gibi, aniden ve tahmin edilir bir şekilde sızdığı zamanda, birbiri ardına, önce biri ve sonra diğeri, birbirlerinden hınçlarını çıkarırcasına ve öylesine nedenlerle (doğal) ölmüşler. (Şimdi, bir ölümü doğal kılan nedir. Birilerinin mevta mertebesine gelişini uzun uzadıya tasvir edecek yetkinliğe sahip değiliz, ulaşmaya ise bu kısa anlatıda yeter yerimiz yok. Devam edelim.) Ah. Mari’yi öncesinde (henüz on beşinde, sandalyeden ayakları yere çoktan değdiğinde, demişler, eskinin insanları hep böylesi klişeye boğulmuştur) savaşmayacağını ilan etmiş (hani belki ölmez de, birlikte yaşarlar umuduyla) kaçak bir subayla evlendirmişlerdi. Örtüler. Anneden bir elbise, babadan değerli bir şarap, bol tavsiye (çoğu sessiz, fısıltıyla, dolaylı sözlerle), hediyelere ne kadar boğulamazsa bir insan, o kadar sade ama el ele, amen deyip, bir ürpertiyle yatağa uzanıp, oh, hatta ah. Bir savaşta, italyan ya da bulgar olmak ya da her ikisi olmak ya da hiçbiri, önemsiz, öyleymiş. İşte böyle bir çift yaşlıdan bir tek yaşlının ellerine, böyle, aniden ve tahmin edilemez ahir kararla, gitmiş gidivermiş, utanmış da gitmiş. Çok da takılmamış, şaşırır gibi olmuş da üzülmemiş, pek de anlamamış, örtülerine, yatağına, kocasının kocaman ellerine ve kıllarına, uzun uzun bakmış. Teni tenine değmiş midir. İlk gece, şöyle bir dokunmak oralarına, sevişmeden sayılır mı. Gel zaman, gitmez zaman, asker meyhanelerden yükselmiş. Yanında konsomatrislerle inlemiş. Eve kızkardeşini, ne bilelim, büyümesi sabırsızca bekleyen bir çocuğu sevmeye gelir gibi gelmiş. Gelememiş, böğürmüş. Mari olanlara bir şey söylemedi. Diyeceğini demedi. Ne diyeceğini bilemediğinden demedi. Sözcükler eser miktarda belirmediğinden, sustu. Küçüktüm ama güzeldim demiş kendisi için, çok sonra. Küçük olmasına rağmen güzelmiş. Küçük bir kız ne kadar güzel olabilirse ancak o kadar güzelmiş. Uyanmış. Anlamamış. Başlamış o da ağabeyine, ne bilelim, babasına davranır gibi yanaşmaya. Gecelerinden bahsetmiş (bir zaman, belki birkaç kez). Yüzleri olması gereken yerleri simsiyah boşlukta adamların karabasanlarda üzerine düştüğünü görmüş. Öyle söylemiş. Korkudan adamların yüzüne dikkatlice bakamaz olmuş. Hep duvarlara, eşyalara, pencereye bakakalmış. Ne görüyorsan sayarsın. Sayarsın da sayarsın. Böyle kalmış aklında. Rüyalarından, saydıklarından. Konsol, sarı badanalı duvarlar, karolar, tavana vuran ışıklar. Zevkin tadı, tadının geçici olmasının şaşkınlığı. Gündüzleri de vardır hayatında (o zaman). Bakkalın oğlu, bizim sahte falcının babası yani, şöyle söylüyor sonraları kızına, dağ kökenlilermiş, hangi dağdır, hangi kul bunalmış çıkmıştır, hangi kurt aç kalmış inmiştir, bilinmez. (Burada ne demek istediğini anladığımızı sorar gibi bakıyor, kadın sineği kovunca anlamış gibi yapıyoruz). Çocukla çocuk olmuşlar. Bahçelerde, merdivenlerde sen koş ben tutayım, sen tutmayasın ben koşayım. Mari, doğulu oğlanın elinin apış arasına gitmesine öylesine ses çıkarmaz ki, yeryüzü sessizlikten kırılacak gibi bekleşir. Gülümseyerek izler. Ondan aklında kalan yüzüne gölge veren esmer yüzüyle tel tel bıyıklarıymış. Anlatmış. Öyle böyle kış gelmiş. Gelirken derimizi kalınlaştırmış, biraz da yağ bağlamışız. Karanlık olduğundan soğuk, soğuğundan karanlığı pek, yağmuru karı rüzgârı, yüzü yakan ayazıyla günlerin günlerin kovalandığı bir kış işte. Evlerinin salonunda sönmeyen bir gaz lambası var. Gölgesinde örtüler. Evin diğer odaları, baktığında alacalı gölgelerin oynaştığı kadar karanlık. Kıpır kıpır karanlık. Ne bakmaya, ne ürpermeye doyulmaz. Odalar rutubetle sarmaş. Dolaş dur. Evin pencereleri binanın içine içine bakarmış. Çatıya doğru tel boşluktan ışık vururmuş (o kış bitmeden ayrılmış evden). Savaşın ikinci kışında varmışlar Bükreş’e. Polonya’dan oralara, Allah inandırsın, düşe kalka. Anne ve babası gelişlerinden sonra, az sonra, diyelim bir mevsim geçmeden, ölmüşler. Soylu aileleri Potacki’ye dek uzanırmış da kimsecikler bilmediğinden o kimdir, pek adı anılmamış. (Potaçki neçki ola diyoruz bu an. Biralara gülüşüyoruz. Kafa kadın gülüşünü bizimkine katıyor.) Babası ikinci nesilden torunuymuş bu adamın, gezginmiş mi neymiş, fakat kendisine hiç çekmemiş, hiçbir zaman dedesi gibi yer değiştirmemiş. Bundandır belki yolculuğun ertesinde ölüp gitmesi diye düşünürmüş Mari. Düşünsene dermiş, bakkalın önünde birbirlerini yakalamış otururken, hayatı boyunca Polonya’dan çıkmamış baba, o ikinci kışta önce Romanya’nın köhne bir liman kentine, aşağı işler yaparak geçirdikleri birkaç ay için kaçmış. Orayı terk etmeden hemen önce, başka kaçmışlardan bir subay ile kızını hissedilir bir aceleyle evlendirmiş. Sonra bir sürü ayıp, tuhaf, rezil şeyler yaşanmış (biraz önce klişeye kaçan yazınsal bir üslupla aktardığımız hadiseler), belki kendisini öldürecek cesareti hiç olmadığından, işini doğa bitirmiş. Mari’nin babasının ölümünden sonra yaşamdan, biraz da kendisinden hızla uzaklaştığı söylenebilir. (Lütfen siz, özgün okur tecrübelerinize dayanarak, bu kısmı cümleden daha derin, uzak geçmişten yakına doğru hayal edin.) Belirgin bir zevki, bir özelliği olmayan bir kız çocuğu. Kadın olmuş sadece. Zamanla kendisine has birkaç özelliği, saçının rengi, biçimi de silinmiş. Simsiyah saçlarını tararken, yatak odasındaki kırık aynaya bakar bakar, kendini bırakırmış. Bir zamanlar kalabalık ailesini, evlerinin beyaz boyasını, uzun ağaçlarla dolu büyük bahçesini, koşuşturmalarını, oynadığı oyunları, ebeveynleriyle gittiği baloları düşünüyordu denebilir. Çok değil, buraya gelişinden birkaç yıl önce olmuştu bunlar. Zaman ne saçma bir yanılgı. Acıya ve neşene göre hızlanıp yavaşlıyor. Sonra aynanın önünden kalkıyor, hiçbir şey olmamış gibi, sanki hep böyle sefil, hep böyle yarınsız yaşamıyormuş gibi, bir felaket gerçekleşmeyecekmiş gibi, günlük yaşantısına geri dönüyor. Bakkala iniyor, artık birlikte oyun oynamadığı, eski arkadaşı babasından (ikinci birayı daha burada mıyız diye sormadan bir el işaretiyle sipariş eden falcı kadının babasının tabii) ekmek, süt, peynir alıyor. Aynı şeyleri tekrar tekrar anlatıyor. (Çünkü bazen size sıradan gelen bazı olaylar, anlatıcı için daha büyük anlamlar taşır, okurken ya da dinlerken, birazdan unutacak olsanız dahi, o kısa sabır anında, anlatılanlar gerçekte olduklarından biraz ilginç gelebilir, böyle bir yarım alaka göstermek suretiyle dinlemiş babası, zaten arada uzaktan akrabayla evlenmiş, saçı seyrelmiş, veresiye defterinin kabarıklığına kafası bozulmuş, karısıyla dene dene olmuyormuş, arada Mari’nin renkli gözlerine takılmış kalmış, dinlemiş.) Anne ve babasının öldüğü kışın sonunda kaçaksubaykocası yakalanıp ordu cezaevine atılınca, tek kış geçirdiği Romanya ona iyice anlamsız gelmiş, yaşadıklarını silebilecekmiş gibi hissettiğinden, trene atlayıp İstanbul’a kaçmış, biletsiz. Şehir o aralar yeryüzünde birkaç benzeri gibi, oradan buradan yaralanıp gelenlere sarılan bir surete ev sahibi, kadını da aydınlık, güneşli karşılamış. Tren garından çıkınca şaşkın, bakınmış. Bir gürültü, bir şenlik, herkes koşmalarda. Ellerde bavullar, Haydarpaşa istasyonunda köfte kokuları. İlk gün, karnında gurultularla gezmiş. İnsanlar bağırtıyla, anlamadığı şeyler söyleyip sarı dişlerini sergileyip gülümsüyorlar. Ne çirkin, ne kötü, ne iyi, ne candan, bir sürü insan. Kalabalıkta orasının burasının hafiften, kuvvetliden ellendiği yadsınamaz. Görmezden gelse de, böyle olmuş. Akşam inerken, adamakıllı korkmuş. Korktukça iyice kendi içine çekilmiş. Gece bir bankta uyumaya karar vermiş. Bazı şehirler banklarında uyunabilir gözükür. Uzandığı yerden bekçinin anlamadığı sözleriyle uyanması o kadar kolay olmuş ki, alıştığı anlamazlığa anlamayacakları sözlerle karşılık vermiş. Anlamadığı sözlerle iyi anlaşmışlar. Uyku diyor anlamıyor, yorgunum diyor konuşmadan bakıyor. Kelimelerin anlatamadığını ses anlatırmış, o anda fark ediyor. Sesinin yumuşaklığıyla gecenin bekçisine ihtiyacını, gırtlağındaki kası hafif oynatarak saldığı titreşimli sözcüklerle yorgunluğunu, yetmez gibi çaresizliğini kesin mi kesin anlatıyor. Adamın ardından, uzaklaşınca uzandığı bankın sert tahtası uykusunu kovuyor, doğruluyor. Böyle olmayacaktır. Elinde torbası işlek caddeye, yokuştan yukarıya yönelir. Yüzüne neon ışıkları çarpışır. Yanından geçen arabalarda adamların, kadınların kocaman kahkahaları. Nihayet lokanta ve pavyon karışımı bir yere tökezleyerek çöker. Az tereddüt, çok acıkmaya yenilir, girer. Kapıdaki adamdan çıt çıkmaz, başı hafifçe onaylar gibi düşer. Mekânın sahibi havasındaki bir adam (ses tonundan anladığına göre) soru sorar. Mari etrafına bakar. Küçük yuvarlak masalarda oturanlar, sahnede bet sesini döken bir kadın, arkasında bir sürü enstrümanla insanlar. Dalgalanıyorlar. Salonun tavanından sekip üzerine abanan notaların tanıdıklığı, çocukluğunda dadısının melodileri şefkatle üzerine sürmesi, Mari’nin benzer şarkıları çalmaktan hep nefret etmesi, babasının zoruyla dizi dizi misafirlerin önünde verilen ufak ev konserleri. (İşte dümdüz giden bu hikayede gidişatı etkileyecek gibi gözüken, aslında bir anlamı olmayan, hepimizin yaşayabileceğine inanmayacağımız böylesi bir tesadüf). Mari’nin eli ise akordiyona gider. Patron kılıklı adamın yanındaki sehpada duran aletten çıkan sesi annesi dinlemeye doyamazdı, adamın devam et işaretiyle Mari o gece kavuştuğu yiyeceğe doyamadı. Gündüzleri masalarda bira ve patates tüketen insanların arasında çaldı da çaldı, aynı şarkıyı başka türlü çaldı, farklı şarkıları bozdu da çaldı, doğru çaldı hatalı çaldı. Kimse o kadar umursamadı ki, ne çalsa insanlar kendi duyduklarını dinliyordu sanki. Yöresel şarkıları ezberden söylemeye başladığında, duyulan şivesini insanlar yarı gülerek yarı ilgiyle dinlediler. O geceden, geçmiş ve geleceğin öldüğü güne dek (dinliyor musunuz, bakın ne diyorum), aradaki yaşamda hatırlanacak pek bir şey yok aslında. Göçmenlerin hayatları sanıldığı kadar ilginç olmuyor. Evrak işleri, günlük hayatta seni kurtaracak kadar dil öğrenimi, kırık dökük birkaç şakayı anlayacak maharet, yolları ezberlemek, gaz faturasını ödemek gibi uğraşlar. Bazı sevgililer, durmadan değişen, nihayetinde Osmanağa’da son bulacak evler, zamanla gümrahlaşan türkçesiyle kendine yer bulması, bir miktar yaşamak işte. Sarhoşları, sevda yaralarını, politikacıları, tüccarları neşelendirdi, hüzünlendirdi. kendisi bomboş, sanki hep gri, loş bir ayna karşısında gibi, hareketsiz, kırgın, arada aklına gelip gelip çöreklenen hayal kırıklığıyla dopdolu, tüm boşlukları can sıkıntısı doldurmuş halde, biri diğerinin aynısı olamayacağı halde biri diğerinden farksız günleri görüp, izleyip, yaşadı. Çekildiği bu yer haricinde (şimdi, yağmur altında maça gidenlerin gürültüsünde kayıp), başka bir yer görmedi, hiç gazete okumadı denebilir, başka yerlerde olanlarla ilgilenmedi, bundan olacak, başka savaşların başlayıp bittiğini, öfkeden çıldırmış kalabalıkların yağmalarını fark etmedi. Romanya’da kalan kocasını merak etmedi, annesini, babasını andığı pek görülmedi, bir dönem mahalleli (günahı boynuna) karnının şiştiğini gördü ya, ne hastaneye gittiği, ne emzirdiği görülmedi. Bakkaldan veresiye defteri kaldırılmıştı ama. Ne istediyse alır, arada kapıyı kapatıp bağrışır çağrışır, sonra yüzünü silip çıkardı. Yaşı elliye gelir, elleri buruşur, buluştuğu adamlar seyrelir, mekanda dinleyeni pek kalmayınca, artık onun için pek iş yoktu. Artık televizyon vardı, radyolar vardı, müzik üzerindeki çatıdan uçmuş, sokaklara yayılmıştı. Hiçbir yerden kovulmadı, gideceği zamanı anladı, çalıştığı yerlere tekrar gitmedi. İlk gecenin parkını unuttu, ufak evine sığındı, kocaman kahverengi aynanın önünde oturdu. Arada dışarıya yiyecek almaya çıktı, esnafın eskisiyle, bakkalın oğluyla acı acı selamlaştı, çocukların yenileriyle hırlaştı, evine çıktı, ardından her yıl artan acımayla karışık eğlentiyle bakanların sayısı çoğaldı, boyu kısaldı, nefesi yetmez oldu. Kendi sonuna doğru sokuldu. (Kısa anlatıya ömür sığmaz, gerçekliğinden şüphe ettirir. Ama birazdan maç başlayacaktı, kadın da atlaya atlaya anlattı işte.) Kışın kendisini bitecek gibi gösterdiği bir gün, karın sessizliğine inen kendini bilmez yağmurun sesiyle Mari erken uyandı, gülmedi de yıkandı, aynanın karşısına yine kuruldu, gözlerinde parıltı kendisini izledi, orasına dokundu, burasını düzeltti, giyindi. Tiril tiril bir bluz, altında aynalı eteği, eteğinin seyreltisinde kırmaç bacakları, kapıdan atlarcasına çıktı. Bir başka ülkeye, bir başka şehre gerisin geri gider gibi, kaldırımdan yürür de aslında dağların arasında yürür gibi, bakkalın önünden keyifle kırıtarak, biraz da kalçasını kıvırtarak, güneşsiz güne rağmen taktığı güneş gözlüğünün ardından (bizim üçüncü birayı bitirmekte olan kadının babasının) kendisini izlemesine karşılık gülümsemesini ağzına daha da yayarak, ağzının kenarını bir öpücük verecekmiş gibi çevirerek yürüdü. Esnaf iştahla baktı. Hasırcıbaşı girişinde bir genç laf attı. Mari kafasını çevirip de şöyle bir bakmadan yönünü değiştirdi. Birilerine seslenir gibi yürüdü. (Bade’nin camlarına yağmur vuruyordu. Şarkılar küfürler arasında kalkmaya hazırlanıyorduk. Kadın bizi kovar gibi eliyle hadi hadi dedi.) Kalanlar, evine gittiklerinde, kapıyı açık, içerisini boş bulacaklar, Mari’nin bomboş evi bir iki gün konuşulacak, ardından bakakalan bizim bakkal ise, yıllar önce kaçamak okşadığı Mari’nin sol göğsündeki beni kapatan melek dövmesini yıllar sonra önünden geçen fena sarışın kadının apaçık göğsünde gördüğünü, kızlarına koydukları Rahmet ismine kızan Osmanağa Camisinin imamının kırmızı bir suratla bağır bağır bağırdığını, yemin billah kimselere söylemeyecekti.

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR