Baudelaire, Edebiyat ve Kötülük
18 Haziran 2019 Edebiyat Şiir

Baudelaire, Edebiyat ve Kötülük


Twitter'da Paylaş
0

“Her dakika, zaman düşüncesi ve duygusu altında eziliyoruz. Bu kâbustan kaçmanın, onu unutmanın yalnızca iki yolu var: Haz ve çalışma. Haz bizi yıpratır. Çalışma ise güçlendirir. Tercihinizi yapın." – Baudelaire

Charles Baudelaire’in (1821-1867) hayatının anlamını ya da anlamsızlığını Baudelaire’i doyumsuzluğun şiirinden çöküş içinde ortaya çıkan yokluğa götüren hareketin sürekliliğini gösteren tek belirti, bir şarkı değildir. Onun bütün hayatı inatla başarısızlığa uğratılmış ve anlamını, doyuma ulaşma korkusunda bulmuştur. Sartre'a göre “Kötülük için Kötülük yapmanın tam olarak anlamı şudur: İyilik olarak kabul edilenin tam tersini kasıtlı olarak yapmak. Kötülük, kötü güçlerden nefret edildiği için istenmeyeni istemek, İyilik kendini derin iradenin nesnesi ve sonu olarak tanımladığı için isteneni de istememektir. Baudelaire’in tutumu tam olarak böyledir.” Sartre bunu yanlış bir tercih olarak görür, Kötülük ile şiir arasındaki ilişkinin üzerinde durmaz. Oysa Baudelaire’in şiirinde Kötülük öğesi oldukça belirgindir.

Kendini mahkûm etmeyen insan
kendini sonsuza kadar sevemez de.

 Baudelaire çoktan mahkûm edilmiş bir tercihten yanadır. Annesine yazdığı mektubun bir bölümünde kendi iradesinin gereğine katlanmayı reddeder: “… bu hafta bana gerçekten para kazanabileceğimi kanıtladılar, üstelik işime özen gösterip arkasını getirirsem çok para kazanabileceğimi… Ya geçmişte olan karışıklıklar ya dur durak bilmeyen sefalet, kapatılması gereken yeni bir açık, küçük sıkıntıların yol açtığı enerji kaybı… Sonuç olarak, hayal kurma eğilimim bütün bu sıkıntıları bir anda yok etti.”

Bu onun kişilik özelliğidir ve Baudelaire bu hâliyle güçsüzlüğün ta kendisidir. Her şeyi zaman boyutu içinde düşünmek, bir olayı ya da şiirle açık biçimde iç içe gelişmiş çalışma korkusunu hayal etmek mümkündür. Belli ki şair bu inkâr tavrına ve tiksinme duygusuna katlanmaya çabalar. Günlüğünde şunları yazar: “Her dakika, zaman düşüncesi ve duygusu altında eziliyoruz. Bu kâbustan kaçmanın, onu unutmanın yalnızca iki yolu var: Haz ve çalışma. Haz bizi yıpratır. Çalışma ise güçlendirir. Tercihinizi yapın.”  Bu, daha önce dile getirdiği tavra oldukça yakın: “Her dakika, her insanda eşzamanlı iki arzu vardır. Bunlardan biri Tanrı’ya diğeri ise Şeytan’a yönelir. Tanrı’ya yakarış ya da tinsellik kademe kademe yükselme arzusudur. Şeytan’a yakarış ya da hayvansılık ise kademe kademe alçalma arzusudur.”

 Haz duygusal hayatın olumlu biçimidir: Kaynaklarımızı verimsiz bir biçimde harcamadıkça hazzı hissedemeyiz. Çalışma ise bir etkinlik hâlidir: Kaynaklarımızın çoğalmasına yol açar. Oysa her insanda eşzamanlı iki arzu vardır. Bunlardan biri çalışmaya diğeri hazza yönelir. Çalışma yarın için duyulan kaygıyı karşılar, haz ise bugün için duyulan kaygıyı. Çalışma yararlıdır ve doyuma ulaştırır; haz ise yararsızdır ve doyumsuzluk duygusu yaratır. Bu değerlendirmeler iktisadı hem ahlâkın temeline hem de şiirin temeline yerleştirirler. Tercih yapabilmek için sürekli olarak şu soruyu sormak gerekir: “Elimde bulunan kaynakları harcamalı mıyım yoksa çoğaltmalı mı?” Baudelaire’in cevabı oldukça yalındır. Her ne kadar notları, çalışma konusunda aldığı kararlarla dolup taşsa da bütün yaşamı üretken etkinliği reddetmekle geçer. Bu konu hakkında “Yararlı bir insan olmak her zaman bana çok iğrenç gelmiştir,” der.

Hiçbir şey bilmemek, hiçbir şey öğrenmemek, hiçbir şey duymamak, yalnızca uyumak, uyumak hep, bu gün tek dileğim bu.

Utanılacak, rezil bir dilek, ama yürekten.

Çelişkiyi İyilik yönünde çözmenin imkânsızlığı başka düzlemlerde de kendini gösterir. Aynı çalışmada olduğu gibi itibari olarak Tanrı’yı tercih eder, ama Şeytan’ın kölesi olmak için. Bunun özgün ve içsel bir çelişki mi yoksa dışsal bir çelişki mi olup olmadığına bir türlü karar veremez. Onda baskın olan düşünce çalışmayı reddetmek ve böylece doyuma ulaşmaktır, ancak inkârın değerini vurgulamak ve doyumsuz bir hayatın sıkıntılı cazibesini daha yoğun hissetmek için zorunluluğun aşkınlığını kendinden üstün tutar.

Ne var ki bu, bireysel bir hata değildir. Satre’ın Baudelaire çözümlemelerindeki asıl eksiklik de bu doğrultudaki bir görünümle yetinmekten doğar: Çözümlemeler olumsuz sonuçlara götüren genel bir değerlendirmeden ibaret kalırlar. Oysa bunlardaki olumlu görünümü algılayabilmek için tarihsel zamana yerleşmek gerekir. Üretim ve harcama ilişkilerinin tümü tarihin bir parçasıdır. Baudelaire’in tecrübesi de tarihin bir parçasıdır. Onun tecrübesi tarihin yüklediği kesin anlamı bir olgu olarak taşır.

Baudelaire’in hiçbir zarafet ya da talih öğesi içermeyen tutumundaki “eşsiz gerilim” yalnızca bireysel gereklilikleri ifade etmekle kalmaz. Bu gerilim aynı zamanda maddi, dışarıdan verilmiş tarihsel bir gerilimin sonucudur. Şairin Kötülük Çiçekleri’ni büyüyüp yetiştirdiği toplum bireysel beklentiyi aşmak ve insanların tercih yapmasını zorunlu kılan iki arzuyu karşılamak zorundadır: Aynı birey gibi toplum da gelecek kaygısıyla şimdinin kaygısı arasında seçim yapmalıdır. Toplumun temel dayanağı bireylerin zayıflığıdır ve bunu kendi kudretiyle telafi eder: Geleceğe öncelikli olarak bağlanmak kaydıyla, birey ne olmayı başaramıyorsa toplum o olur. Ancak şimdiki zamanı reddetmez ve hakkında nihai karar verilmemiş bir yanı ona bırakır. Kötülük Çiçekleri’ni büyüten toplum, önceliği geleceğe verirken şimdinin itibari varlığının “kutsal” kalmasına izin vermiyordu. Çünkü bu toplum eski toplumdaki karışıklıkları alabildiğine suiistimal eden bir zümreden yüz çevirmişti. Onun sırf kişisel ihtişam için kaynakların ve emeğin bir bölümüne el koymuş olmasını affedemiyordu. Bu dönemde alınan bir kararla Versailles fıskiyelerinden modern barajlara geçildi. Bu kararla birlikte üretken olmayan zevklerin yerini geliştirilen üretici güçler aldı. Baudelaire’in doğumundan ölümüne dek geçen zaman içinde Avrupa demiryolu ağlarıyla donandı, üretici güçlerin sonsuza dek geliştirilmesi yaklaşımı ortaya atıldı ve bu gelişme tek amaç oldu.

Bunlarla birlikte uygar dünya hızlı bir başkalaşıma uğradı: Geleceğin önceliği üstünde, yani kapitalist birikin üstünde yükselen bir başkalaşım. Proletarya yalnızca kapitalistlerin kişisel çıkarlarını gözeten bu hareketi reddetmek zorundaydı. Yazarlara gelince, eski düzenin ihtişamına son verilmesi ve görkemli eserlerin yerine yararlı olanların konmasıyla romantik karşı çıkışın yolları açılmış oldu. Özü itibariyle birbirinden farklı olan bu iki karşı çıkış, uyum gösterebilirdi. Temel aldığı ilkeler bakımından birikime karşı çıkmayan işçi hareketi geleceğe dair bir yaklaşımı benimseyerek birikim sürecinin, insanın emek köleliğinden kurtulmasıyla son bulmasını istiyordu. Romantizm ise insanın yararcı değerlere indirgenmesini reddeden her şeye somut bir biçim verdi.

Böyle bir tarihsel ortamda yaşayan Baudelaire hiçbir zaman radikal bir tutum takınmadı. Ancak, Sartre’ın da belirttiği gibi başkalarının isyanda yakaladıkları gururu, o kendi çabasında buldu. Baudelaire ölçülü bir ilke güder: İsteksizdir ama kendisine rağmen onu canlandıran bir çekim alanı vardır. Baudelaire’deki reddediş en derin reddediştir, çünkü karşıtı olan başka bir ilkenin olumlanması değildir. O yalnızca şairin tıkanmış ruh halini, ruh halinin savunmasızlıklarını ve imkânsızlıklarını anlatır. Şair, Kötülük yapmaktan çok bunun büyüsünden etkilenmiş olsa da Kötülük yine de Kötülüktür, çünkü yalnız İyiliği isteyen iradeden tamamen yoksundur. İradenin karşıtı büyülenme olduğuna göre, büyülenme de iradenin yıkımı anlamına geldiğine göre, büyülenmiş hâldeyken gösterilen davranışları kınamak belki de belli bir süre için iradeyi özgür bırakmanın tek yoludur. Duyarlılığı ayartmak için ona hitap eden şiir, şiirin içerdiği özgürlüğü sınırlar.

Baudelaire bu çalkantılı sularda lanetli şiirin girdabını yaratır. Bu şiir hiçbir şeyi göze almaz, doyum getirmeyen bir büyü karşısında savunmasız kalır. Kötülük Çiçekleri’nin ve Baudelaire’in bizim için taşıdığı anlam, şiire karşı duyduğumuz ilginin sonucudur. Şiirlerinin uyandırdığı ilgi olmasaydı, onun alın yazısını nasıl öğrenebilirdik? Alın yazısı hakkında konuşurken bile Kötülük Çiçekleri’ne duyduğumuz sevginin ışığı altında değil miyiz? Bu bakımdan, şairin ahlâk karşısında takındığı tutum kendi kopuşunu da açıklar: Baudelaire’de İyiliğin olumsuzlanması köklü bir biçimde yarının önceliğinin de olumsuzlanmasıdır. Aynı süreç içinde İyiliğin olumlanması ise olgun bir duygunun ürünüdür. Bu olumlama sürekli olarak ona kaçarak ulaşabildiğimiz, yakalamaya çalıştığımızda avucumuzdan kayan anın paradoksunu hatırlatır ve onda mutsuzluk (lanetlenmişlik) duygusu yaratır. Baudelaire’in bu lanetli hâlinin aşılamamasına şaşırmamak gerekir. Aşağılayıcı mutsuzluk daha etkin, daha sınırlı, kaçamaksız ve vahşi bir mutluluk izlenimi verecek kadar katı biçimler altında da varlığını sürdürür. İyiliğin reddi ve kalıcı bir eserin yaratılması arasındaki çelişki şiiri hızla çözülme sürecine sokar. Bu süreç içine sıkışıp kalan şiir kendini giderek olumsuz ve iradenin mükemmel sessizliği olarak görmeye başlar.

(Kaynak: Georges Bataille, Edebiyat ve Kötülük, Ayşegül Sönmezay, Ayrıntı Yayınları, 1997)

Hazırlayan: Aslı İdil Kaynar


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR