Belfast: "İki yabancı değil, farklı coğrafyada aynı duyguları paylaşan iki dostuz."
18 Eylül 2019 Fotoğraf

Belfast: "İki yabancı değil, farklı coğrafyada aynı duyguları paylaşan iki dostuz."


Twitter'da Paylaş
0

“Bağımsızlık mücadelesini, direnişini, Bobby Sands’i seviyorum. James Joyce, Oscar Wilde, Iris Murdoch, Samuel Becket’ı da. Ve Tristram Shandy, Joyce’ın atası, o dâhiyi de. İngilizlerin zapturapt altına alamadığı bu direngen halkı da seviyorum...”

Camdan dışarıyı, güverteye çarparak köpüren dalgaları izliyorum. Denizin rengi maviye çalıyor, koyu, lacivertimsi bir mavi. Yol aldıkça beşik gibi sallanıyoruz. Yemek salonundaki görevli, saat dörtteki akşam yemeğinin saat beşe sarktığını duyurdu. Ayrıca, sarsıntı için endişelenecek bir durum yok, her şey yolunda, dedi. Bir süre sonra herkes odasına çekildi. Salonda tek başımayım. Yüzlerce rüzgâr tribününün ve gaz arama platformlarının arasından geçiyoruz. Öğlen saatlerinde bir devenin hörgücünü andıran kara parçasının yanından geçerken cep telefonuma üst üste mesajlar düştü. Man Adası’na hoş geldiniz. Britanya Krallığına bağlı, iç işlerinde özerk, seksen beş bin nüfuslu bir ada devleti. Zenginlerin vergi kaçırmak için burayı mekân seçtiğini yakın zamanda okudum. O ana kadar Man Adası’nın nerede olduğu hakkında hiçbir fikrim yoktu, İrlanda Denizi’nin ortasında çıktı karşıma. Dünyanın en eski parlamentolarından birine sahip adanın herkesçe bilinen özelliklerinden biri hız sınırının olmaması. Bu yüzden her yıl düzenlenen dünyaca ünlü araba ve motor yarışlarına ev sahipliği yapıyor. 

Adayı geride bıraktık. İnternet yavaşladı ve bir süre sonra kesildi. Bir yere tutunmadan ayakta durmak zor. Odama, yatağıma gidiyorum. Yürürken adımlarım sanki boşluğa düşüyor, sağdan soldan tutunmasam düşeceğim. Odamdaki tuvaletin kapısında durdum, bir adım ötemde lavabo ve klozet, midem karıştı. Aynadan kendime, solan, sararan yüzüme bakıyorum. Ateşim çıktı. Soyundum, uzandım yatağa, bulantım geçti. Titanic de batmaz demişlerdi, battı.

İki saat sonra uyandığımda deniz sakindi. Duş alıp salona gittim, birbirine uzak masalarda oturan birkaç yolcu var. İngiltere’nin batısında küçük bir şehirde hemşire olarak çalışan Michele’le tanıştım, izne çıkmış, evine gidiyor. 

“Niçin İrlanda,” diye sordu bana. 

“Bağımsızlık mücadelesini, direnişini, Bobby Sands’i seviyorum. James Joyce, Oscar Wilde, Iris Murdoch, Samuel Becket’ı da. Ve Tristram Shandy, Joyce’ın atası, o dâhiyi de. İngilizlerin zapturapt altına alamadığı bu direngen halkı da seviyorum,” dedim, gözleri parladı. Bana, çoğunu daha önce izlediğim filmleri tavsiye ediyor. In the Name of the Father, Some  Mother’s Son, The Wind That Shakes the Barley, Bloody Sunday... Bizim coğrafyada bu filmlerdeki hikâyelere benzer birçok olayın yaşandığından ve hâlâ yaşanmakta olduğundan söz ediyorum ona. Sanatın ve edebiyatın evrensel dili bizi aynı noktada birleştiriyor. İki yabancı değil, farklı coğrafyada aynı duyguları paylaşan iki dostuz. Michele, İrlandalıların ne kadar sıcak kanlı, konuşkan insanlar olduklarından söz ediyor. Ezilmiş, ötekileştirilmiş, yok sayılmış ya da baskıya maruz kalmış halklar daha insancıl, başkasının acısına duyarlı, mütevazı ve misafirperver oluyorlar. Sohbete orada bulunanlar da katılıyor, hepsi de İrlandalı, televizyonun karşısında yarışma programı izleyen adam dışında. Belki o da İrlandalı ama soğuk bir İrlandalı olmalı. 

Martıların feribotun etrafında çığlık çığlığa uçuştuklarını gördüm. Yağmur durdu. Feribot Lancester Heysham limanından Kuzey İrlanda’nın Warrenpoint limanına on saat sonra vardı. İşaretlenmiş dubaların arasında Carlingford Lough’da ilerliyoruz. Karşıdan görünen nehir adayı iki ülkeye bölüyor, sol taraf Kuzey İrlanda, sağ taraf İrlanda Cumhuriyeti. Tepeler çıplak ama yemyeşil, yamaçlarda sık ağaçlı ormanlık alanlar. 

Nevry adlı küçük bir kasabada, iki katlı, adanın mimari özelliklerini taşıyan kırmızı kiremitli bir evde kalıyorum. Önünde küçük, bakımlı bir bahçesi var. Çantamı bırakıp çıktım. Yazın dünyanın bu kıyısında günler daha uzun. Yağmursuz ve güneşli bir günü yakalamak her zaman mümkün değil. Elimdeki haritaya bakıyorum. Nehrin karşı kıyısı İrlanda Cumhuriyeti, şehrin merkezinden İrlanda Cumhuriyetinin sınır kasabası Dundalk’a geçiyorum. Yol çizgileri değişiyor, tabelalar iki dilde, üstte Keltçe, altta İngilizce. Kasabanın sokakları tenha, herkes evinde olmalı. Fakir bir yer, kaldığım kasabayla kıyaslanmayacak kadar bakımsız, evlerin çoğu eski ve düzensiz. Meydanda devasa bir katedral ve yürüdüğüm caddeler boyunca çok sayıda kilise görüyorum. Meryem Ana, Hazreti İsa ve azizlerin heykelleri birçok kilisenin, evin, kutsal mekânların önünde. Katolikler çoğunlukta olmalı. Kilise duvarlarında ya da eski yapılarda hala Katolik ve Protestanlar arasında yaşanan çatışmaların izleri duruyor. Kaldığım evin sahibesi, İngiliz işgaline karşı bağımsızlık savaşı veren Dundalk’ın, bir zamanlar IRA’nın kalelerinden biri olduğunu, oradan geçen birçok trenin bombalandığından söz etti. Nery’deki bağımsızlık yanlılarının dükkanlarına, evlerinde İrlanda Cumhuriyetinin bayrağı asılı. Birçok yerde karşıma çıkan farklı renkte, üzerlerinde farklı semboller taşıyan bayraklar görüyorum. Bir grup insanı birleştiren ama halkları, toplumları bölen bez parçalarından başka anlamları yok benim için. Biri İngilizlerin, biri Britanya’nın, biri Katoliklerin, biri İrlandalıların, turuncu olanı Protestanların, birinde el işareti var, o da İngilizlerin sanırım. Farklı siyasi fraksiyonların bir arada yaşadığı ve düne kadar çatıştığı bir coğrafyadayım. Ulusalcılar, adanın tek devlet olarak kalmasını isteyen bağımsızlık yanlıları, iki farklı devlet isteyen ayrılıkçılar, kraliçe hayranları, cumhuriyetçiler. Eksiği değil daha fazlası var. Karışık bir yer olmasına rağmen bir arada kavga etmeden yaşıyorlar. 

Sabah kahvaltısından sonra çıktım evden. Hava kapalı, yağacak, açık da olsa yağmurluğumu almadan çıkmıyorum. O günkü planım Mourne Dağları’na düzenlenen turlardan birine katılmaktı. Tollymore Ormanı’na da yakınım, belki oraya da giderim. Feribot limana girmeden önce tepelerden inen su kanalları beni büyülemişti. Eskisi gibi yolculuklarımı planlamıyorum, yol beni nereye götürürse. Turistik yerler değil de taşra, yaşadığı yerden dışarı çıkmayan insanlar, köyler ve insanların geçmişten günümüze değişmeyen yaşamları daha çok ilgimi çekiyor. 

Yağmur hızlandı. Görmek istediğim birçok yere bulutlar çöktü. Bir günde dört mevsimin yaşandığı bir coğrafyadayım, havanın ne zaman açacağı belli olmuyor. burada en güvenilmez şey hava durumu olmalı. 

Belfast’a giden otobüse bindim. Yolun kıyıya yakınlaştığı yerlerde deniz görünüyor, dalgalı, ürkütücü. İrlanda Denizi’nde Akdeniz’in mavisi ya da Ege’nin berraklığı yok, hep karanlık, bulanık, hırçın, tehlikeli. Yol üzerindeki küçük kasaba Newcassel’da kısa süreliğine güneş açtı. Taş duvarların arasındaki meralarda koyunlar, inekler, camızlar yayılıyor. Asfalt yolun her iki yanını saran ağaçlar o kadar sık ki, bazı yerlerde otobüs sanki yeşil bir tünelin içinden geçiyor. Şehre girer girmez yüksek, beton yığını binaların içinde buluyorum kendimi.

İlk adresim Donegall Meydanı. Yol boyunca tipik İngiliz yapımı güzel binaların arasında çirkin beton yığını binalar gözüme çarpıyor. Bu yeni binalar mimarlık harikası da olsalar ilgimi çekmiyor. Bazı köylerde karşıma çıkan üç yüz beş yüz yıllık taş evlere hayran oldum, o evlerin birinde yaşamak isterdim. Bazıları eskiden ahırmış, yüzlerce yıldır sapasağlam ayaktalar, ufak değişikliklerle evlere dönüştürülmüş. Köyleri kasabaları gezdiğimde aklıma hep Yaşar Kemal’in romanlarında anlattığı Ermeni ustalar gelir. Yüzlerce yıl önce gergef gibi işlenmiş dar sokakları, evleri, duvarları onların uzak akrabalarından başkaları yapmış olamaz. 

Belfast ikinci dünya savaşından önce devasa bir sanayi şehri ve liman kentiydi. Şimdilerde küçül bir başkent. Meydandaki belediye binasını geziyorum. Binanın etrafını saran heykellerin çoğu eski belediye başkanlarına ve önem atfedilen başka insanlara ait. Titanic’te, dünya savaşlarında, bağımsızlık savaşı ve iç savaşta ölen insanların anıt mezarları her yerde. Binanın ana kapısından girince ne kadar görkemli bir yapı olduğu anlaşılıyor. Birinci kat müze. Belfast’ın siyasi geçmişi, sanayi devrimi ve tarihini anlatan çok sayıda odayı gezdim. 

Yağmur durduğunda dışarı çıktım. Ana caddelerin birinde yol alırken şehri ikiye bölen Lagan Nehri’nin kıyısına vardım. Etrafında eski, bölgeye has mimariye sahip en fazla iki katlı evler nehirle uyum içinde. Nehir boyunca yürüyorum. Titanic’in yapıldığı tersaneye çıktı yolum. Harland&Wolff şirketinin adı iş makinelerinin üzerinde. Nehrin üzerine kurulu üst geçitten karşıya geçtim. Yağmur yeniden başladı, su alan yağmurluğumun fermuarını çekmem işe yaramıyor. Köprü altına sığınanların yanında ben de yerimi aldım, çoğu yağmura hazırlıksız yakalanan turistler. 

Nehri seyrediyorum, durgun. O ana kadar nehirden yukarı yürüdüğümü düşünüyordum, bir an nehrin akmadığını ya da tersine aktığını fark ettim. Kafam karıştı. Denizdeki gelgitler bazı nehirlerde suları o kadar yükseltiyor ki, günün bir saatinde normal akan nehir bir başka saatinde tersine akabiliyor. Nehrin aşağıya mı yukarıya mı aktığını anlamaya çalışıyorum. Titanic’in yapıldığı tersanenin denize kıyısı olmalı. Bu durumda nehir denize akmıyor, öyleyse deniz yükseliyor ve nehir tersine akıyor. O gün anlayamadım ama günler sonra Titanic hakkında okuduğum bir yazıda, Titanic’in Lagan Nehri üzerinden denize yüzdürüldüğünü öğrendim. İşin kafamı karıştıran kısmı gelgitler. Deniz yükseldiğinde denize dökülen debisi düşük birçok nehir tersine akıyor. 

Yağmur durdu, yeniden yürümeye, etrafı izlemeye, Belfast’ın büyüsünü yaşamak için yolları arşınlamaya başladım. Birçok yerde karşıma Angela’s Ashes müzikalinin afişleri çıkıyor. Frank McCourt’un Pulitzer ödüllü otobiyografik kitabı önce filme uyarlandı, şimdi de müzikal olarak sahnede. İrlanda’nın açlık ve yoksulluk yıllarını anlatan güzel bir kitap. 

Bazen aynı sokaktan, aynı caddeden iki kez geçiyorum, değişen tek şey insanlar. Birçok köprünün yanından, altından, üstünden geçtim. Bobby Sands’in bir evin yan cephesindeki devasa resmini gördüm. Sokaklarda siyasi mahkûmların resimleri. İç savaştan, siyasi kavgalardan, bağımsızlık savaşından kalan çatışma izleri geçmişten birer anı olarak hâlâ Belfast’ın sokaklarında, caddelerinde yaşıyor. O bölgede turistlerden pek hoşlanmıyorlar. Acılarının yıllar sonra turizme açılması ve buradan para kazanmak ahlaki gelmiyor.

Yeniden nehir boyundayım. Buralarda ve bir çok Avrupa kentinde içinden su akmayan şehir var mı merak ediyorum ama susuz bir şehir ölü bir yer olmalı. Yeterince yorulduğumda dinlenmek için bir pubda siyah Guinness biralarından içiyorum.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR