Ben Maymun Muyum?

Ben Maymun Muyum?


Twitter'da Paylaş
0

Zihnin aydınlatılamaz gizemlerle dolu olduğuna inanmıyorum; kanımca bunlar insanların bilimsel yöntemlerle çözüp, felsefi analiz ve tefekkür yoluyla ışık tutabilecekleri bulmacalar. 

Ben bir primatım. Maymunlar da primattır, ama insanlar maymun değildir. Primat kategorisi maymunları, kuyruksuz maymunları ve insanları içerir. İnsanlar türeyiş bakımından maymunlardan çok, kuyruksuz maymunlara yakındır. Kuyruksuz maymunlar, deyim yerindeyse, bizim birinci göbekten akrabalarımızken, maymunlar ikinci ya da üçüncü göbekten akrabalarımızdır. Kuyruksuz maymunlardan bize en yakın olan şempanzelerdir, sonra goriller, daha sonra da orangutanlar gelir. İnsan soyu ile şempanze soyu arasında yaklaşık 6-7 milyon yıl fark vardır. Biz bu bilgileri üç kanaldan biliyoruz: İnsanlar dâhil olmak üzere canlı primatların karşılaştırılmasıyla; geçmişte yaşamış primatların fosil kalıntılarının keşfedilip araştırılmasıyla; DNA’larının, proteinlerinin ve diğer moleküllerinin karşılaştırılmasıyla. DNA ve proteinler bizim diğer primatlarla ve primatların birbiriyle yakın akraba olduğumuza dair en sağlam bilgiyi sunmaktadır. Fakat atalarımızın giderek insana benzemeleri sonucunda insan soyunun nasıl değiştiğini öğrenmek için fosilleri incelememiz gerekiyor.

Darwin'in evrim kuramı, insanlar ile kuyruksuz maymunların insan olmayan, ortak atalardan geldiğini savunuyordu. Darwin'in çağdaşları "eksik halka"nın, yani kuyruksuz maymunlar ile insanlar arasındaki ara organizma türünün ne olduğunu sorgulamışlardı. Darwin'in en bilinen kitabı Türlerin Kökeni 1859'da, evrim kuramını insanları da kapsayacak şekilde genişlettiği İnsanın Türeyişi ise 1871'de yayımlandı ve Darwin 1882'de öldü. İnsan soyunun şempanze soyuyla yollarını ayırmasından sonraki aşamada insanın ataları olan primatlara hominid (veya hominin) adı verilmektedir. Darwin'in ölümüne dek, modern insanın atası olan hominidlere ait tek bir fosil bile keşfedilmiş değildi, ama Darwin bunların önünde sonunda bulunacağına emindi. İlk hominid fosili 1889’da Hollandalı fizikçi Eugene Dubois tarafından Cava adasında keşfedildi. Fosil, uyluk kemiğinden ve küçük bir kafatasından oluşuyordu. Dubois insan anatomisi konusunda uzman olduğundan, bu fosillerin iki ayağı üzerinde duran bir canlıya ait olduğunu hemen anlamıştı; uyluk kemiği modern insanın uyluk kemiğine çok benziyordu. Dubois'nın keşfettiği fosil yaklaşık 1,8 milyon yıl önce yaşamış olan ve bugün Homo erectus türüne dâhil edilen bireye aitti. Bizim türümüzse Homo sapiens olarak adlandırılıyor.

"Eksik halka" artık eksik değil. Cava'da bulunan fosil ilkti; fakat 20. ve 21. yüzyıllarda Afrika, Asya ve Avrupa'da yüzlerce hominid bireye ait olan yüzlerce fosil kalıntısı keşfedildi ve keşifler bugün de, üstelik daha da artan bir hızla sürüyor. Radyometrik yöntemlerle ve başka araçlarla incelenmiş olan bu fosillerin tarihleri saptandı. Bazı hominid fosilleri hem insanlardan hem de diğerlerinden çok farklı olduğundan, farklı birer tür olarak sınıflandırıldı. Farklı zamanlarda yaşamış olan hominid fosillerinin kayıtları, modern insanın soy çizgisinde zaman içinde birkaç değişiklik yaşandığını gösteriyor. Değişikliklerden biri beden büyüklüğündeki, diğeri de kafatası kapasitesindeki (ve beyin büyüklüğündeki) artış. Bazı türlere ilginç adlar veriliyor; bazen fosillerin bulunduğu yere ya da morfolojik niteliklere atıfta bulunulurken, adlar bazen de kâşiflerin tercihlerine göre seçiliyor.

Bilinen en eski hominid fosilleri 6-7 milyon yıllık; Afrika'da bulunan bu fosiller Sahelanthropus ve Orrorin adlarıyla biliniyor. Bu fosillerin anatomisinin incelenmesi sonucu, yerdeyken ağırlıklı olarak iki ayak üzerinde durdukları, ama beyinlerinin çok küçük olduğu anlaşıldı. Ardipithecus bundan yaklaşık 5,5 milyon yıl önce, yine Afrika'da yaşamış bir tür. Afrika'nın değişik bölgelerinde bulunmuş sayısız fosil kalıntısı Australopithecus olarak biliniyor; yaklaşık 4 milyon yıl önce yaşamış olan bu hominid, insan gibi dik duruşa sahipti, ama yaklaşık 450 gramlık kafatası kapasitesi bir gorilin ya da şempanzeninkiyle hemen hemen aynı, modern insanın kafatasınınsa üçte biri kadardı. Australopithecus'un kafatası kuyruksuz maymun ile insan özelliklerinin bir karışımıydı: Alnı dar, yüzü büyük, kuyruksuz maymunu andıran nitelikte, ama dişlerin büyüklüğü insanlarınki gibi. Australopithecus ile kısmen aynı dönemde yaşamış olan diğer ilk hominidler arasında Kenyanthropus ve Paranthropus bulunuyor; ikisinin de beyni görece küçüktü, ama Paranthropus'un bazı türlerinin bedenleri daha büyüktü. Paranthropus nesli tükenmiş hominid soyunun bir yan dalını temsil ediyor.

Bize çok daha yakın olan hominidlere Homo habilis adı veriliyor; bu grup, bizim cinsimiz olan Homo ile aynı cinse mensup olarak sınıflandırılan ilk tür. Eski çağlarda yaşamış bu bireyler çok basit taş aletler yapıyordu; bunu başaran ilk hominidler olduklarından, Latincede "eli işe yatkın" ya da "becerikli" anlamına gelen habilis adıyla anılıyorlar. Bunların kafatası kapasitesi ilk hominidlerin çoğundan daha büyüktü, ama modern insanların beyin büyüklüğünün yarısı kadar bile değildi. Homo habilis 2,5 milyon yıl ila 1,5 milyon yıl önce tropikal Afrika'da yaşamıştı. Homo habilis'lerde beşeri teknolojinin en mütevazı başlangıç adımlarını görebiliriz.

Homo habilis'ten sonra sahneye Homo erectus çıktı. Afrika'da yaklaşık 1,8 milyon yıl önce evrilmiş olan ve kafatası yaklaşık 1-1,5 kilogramlık Homo erectus, Homo habilis'ten daha gelişkin aletler yapıyordu. Homo erectus'un bilhassa iki özelliği dikkate şayan. Birincisi, bu türün farklı zaman ve mekânlarda görece küçük morfolojik değişiklikler geçirerek uzun süre, 1,8 milyon yıl öncesinden yaklaşık 400 bin yıl öncesine kadar yaşamış olması. Homo erectusun ikinci ayırt edici özelliğiyse, kıtalar arasında gezen ilk canlı olması. Afrika'da ortaya çıktıktan kısa süre sonra Avrupa ve Asya’ya yayılan Homo erectus, 1,6 ila 1,8 milyon yıl kadar önce -Dubois 'nın ilk hominid fosillerini keşfettiği- Kuzey Çin ve Endonezya ya kadar gitmiş ve yaklaşık 250 bin yıl öncesine kadar orada yaşamıştı.

Homo erectus'tan sonra iki hominid türü evrildi: Homo neanderthalensis ve bizim türümüz olan Homo sapiens. Avrupa'da sayısız Homo neanderthalensis ("Neanderthal insan") fosili bulundu; ilk kez yaklaşık 200 bin yıl önce ortaya çıkan bu türün soyu 30 bin yıl kadar önce tükendi. Homo neanderthalensis'in en son fosilleri, anlaşıldığı kadarıyla yaşadıkları son yer olan İspanya'da bulundu. Neanderthallerin bizimkine oldukça benzer, büyük beyinleri vardı ve bedenleri de bizimkinden farklı değildi, ama biraz daha tıknazlardı.

Homo erectus'tan Homo sapiens'e evrim yaklaşık 400 bin yıl önce başlamış olabilir. Homo sapiens'in "arkaik" biçimleri olduğu düşünülen bu döneme ait fosiller bulunmuştur. Anatomik açıdan bakarak, modern insanların yaklaşık 200 ila 150 bin yıl kadar önce Afrika'da evrilip, sonunda diğer hominidlerin yerini alarak dünyanın geri kalanına yerleştiğini söyleyebiliyoruz. Asya ve Avrupa'nın önceki ev sahipleri olan Homo erectus'un soyunun ise doğrudan devamı olan bir tür yok.

Modern Homo sapiens'in dünya üzerindeki kıtalara yerleşmesi görece yakın bir dönemde gerçekleşti: 60 bin yıl önce Güneydoğu Asya ve bugün Çin'in yer aldığı bölge; bundan hemen sonra Avustralasya; sadece 35 bin yıl kadar önce Avrupa; 15 bin yıl kadar önce Sibirya'dan gelen yerleşimciler tarafından Amerika. Dolayısıyla insan nüfuslan arasında etnik farklılaşma görece yakın bir zamanda, coğrafi olarak birbirinden ayrılmış nüfus topluluklarını 60 bin yılda birbirlerinden uzaklaştıran evrim sonucunda yaşandı.

ABD'deki İnsan Genomu Projesi, Ulusal Sağlık Enstitüleri ile Enerji Bakanlığı'nın maddi desteğiyle 1989'da başladı. Amaç yaklaşık 3 milyar dolarlık bir bütçeyle, on beş yıl içinde bir insan genomunun eksiksiz dizilimini çıkarmaktı (tesadüf bu ya, bir DNA harfi yaklaşık bir dolara mal oluyordu). Genom dizisinin taslağı, belirlenen tarihten önce, 2001'de tamamlandı. İnsan Genomu Projesi ise 2003'te bitirildi.

İnsan genomunun DNA dizilimine ulaşmak teknolojik açıdan çok büyük bir başarıydı. İnsan genomunun DNA'sının 3 milyar nükleotid dizilimini basmak her biri binlerce sayfa tutan binlerce kitap demektir. Bugün böyle uzun bir genomun dizilimini çıkarabilmemiz, bu büyüklükte genomların dizilimini çıkarmayı nispeten basitleştiren yeni teknolojilerin geliştirilmesi sayesinde mümkün oluyor. Son birkaç yılda her biri yaklaşık 100 bin dolar maliyetle, birkaç insanın DNA genomlarının dizilimi çıkartıldı (oysa dediğimiz gibi, ilk insan genomu projesinde bu fiyat 3 milyar dolardı) ve tabii, bu kez on dört yıl değil, sadece yaklaşık bir ay harcandı.

Diğer birçok türün, özellikle de şempanzenin DNA genomu dizilimi tamamlandı ve ilk kez 1 Eylül 2005'te yayımlandı. Bilimciler iki genom arasında karşılaştırmalar yaparak, bizi diğer türlerden ayıran, yani insan yapan şeyin genetik düzeyde ne olduğunu anlamaya çalışıyor. İnsan ve şempanzelerdeki ortak genom bölgelerinde iki türün yüzde 99 aynı olması birçoklarını şaşırttı. Bu fark hangi pencereden baktığınıza bağlı olarak çok küçük ya da gayet büyük görünebilir: Toplamda yüzde 1’lik fark çok küçük görünse de, her genomda 3 milyar DNA harfi olduğunu düşünürsek, 30 milyonluk bir farka tekabül ediyor.

 Genomları daha da ayrıntılı olarak karşılaştırdığımız da, enzimlerin ve genlerin kodladığı diğer proteinlerin yüzde 29’unun iki türde de aynı olduğunu görüyoruz. Proteinleri oluşturan yüz ila birkaç yüz aminoasitten özdeş olmayan proteinlerin yüzde 71’iyse, insanlar ile şempanzeler arasında sadece ortalama iki aminoasit kadar farklı. Eğer türlerden birinde bulunan DNA segmentlerini dikkate alır diğerini almazsak, iki genom sadece yüzde 96 kadar aynı. Yani genetik malzemenin büyük bir kısmı (yaklaşık yüzde 3’ü, yani 90 milyon kadar DNA harfi) insanlar ve şempanzeler 6-7 milyon yıl önce kendi bağımsız evrim yollarına girdikten sonra eklenmiş ya da silinmiş. Bu DNA'nın büyük kısmı proteinleri kodlayan genler içermiyor.

İki genomun karşılaştırılması sayesinde, iki türdeki belli genlerin evrim derecesi daha iyi anlaşıldı. Bulgulardan birine göre, beyindeki etkin genler, şempanzelere kıyasla insan soyunda daha fazla değişmiş. Bütüne bakıldığında, sıtmaya ve vereme direnme genleri de dâhil olmak üzere, 585 genin insanlarda şempanzelere kıyasla daha hızlı evrildiği saptandı. İnsan genomunda son 250 bin yılda hızla evrilmiş faydalı genler içerdiği görülen birkaç bölge mevcut. Konuşmanın evriminde rol oynayan FOXP2 geni bu bölgelerden birinde yer alıyor.

Bugün insanın farklılaşmasına katkıda bulunmuş olan bazı temel özellikleri biliyoruz: Büyük beyin ve bazı genlerin evriminin artan hızı. Bu bilgi fevkalade önemli; yine de, sahip olduğumuz bilgiler, özel olarak hangi genetik değişikliklerin insanı meydana getirdiğini anlamamız açısından yetersiz kalıyor.

İnsan ve şempanze genomlarının ayrıntılı mukayesesi ve kayda değer genlerle bağlantılı işlevlerin deneylerle araştırılması, bizi özel olarak insan yapan şeyin ne olduğuna ilişkin kavrayışımızı önümüzdeki on ila yirmi yıl içinde ciddi ölçüde ilerletecek. Bizi insan yapan ayırt edici özellikler gelişimin başlarında, doğumdan çok önce, genomda kodlanan doğrudan bilginin aşama aşama dört boyutlu bir birey haline gelmesiyle başlıyor. İnsanın en ayırt edici özellikleri pek çok bakımdan beyinde ifade edilen, insan zihnini ve insan kimliğini açıklayan özelliklerdir.

Bizi özel olarak insan yapan ve diğer primatlardan ayıran özellikleri araştırırken hesaba katılması gereken sonuçlardan biri, insan beyninin ileri düzeyde gelişimiyle birlikte biyolojik evrimin kendisini aşmış ve yeni bir evrim tarzı doğurmuş olması; bu yeni tarzı, teknoloji yoluyla çevreyi değiştirerek uyum sağlama olarak niteleyebiliriz. Organizmalar doğal seçilim yoluyla, genetik bünyelerini evrenin taleplerine uyacak şekilde kuşaktan kuşağa değiştirerek çevrelerine uyum sağlıyor. İnsanlar (ama sadece insanlar, en azından kayda değer ölçüde) çevrelerini genlerinin ihtiyaçlarına göre değiştirerek düşman çevrelere uyum sağlama yetisi geliştirmiş durumda. Ateşi keşfetmek, kıyafet ve barınak yapmaya başlamak, insanlara Eski Dünya'nın biyolojik olarak uyumlu olduğumuz sıcak tropikal ve alttropikal bölgelerinden -Antarktika'nın buz tutmuş otlaklarını saymazsak- tüm yeryüzüne yayılma imkânı sundu. Göçebe insanlar, soğuk havalara karşı kürk ya da tüy yoluyla anatomik koruma sağlayan genlerin evrilmesini beklemek zorunda kalmadı. Keza bugün biz de kanat ya da solungaç sahibi olmak için gerekli zamanın geçmesini beklemiyoruz; insan havayı ve suyu maharetle tasarlanmış aletler (uçak ve gemi) aracılığıyla fethetti bile. İnsanlığı en geçerli standartlara göre en başarılı canlı türü haline getiren şey insan beynidir (daha doğrusu, insan zihnidir).

Son yirmi yılda büyük atılım gerçekleştirmiş olan heyecan verici biyoloji disiplinlerinden biri de nörobiyoloji. Bu alana her geçen gün daha fazla mali ve insani kaynak ayrılması, eşi görülmedik bir kesif patlamasına yol açtı. Duyu organlarımızca algılanan ışık, ses, ısı, direne ve kimyasal etkilerin, sinyalleri sinirlerden beyne ve be denin başka bölgelerine taşıyan elektrik gerilimi farklarını ve kimyasal transmitter salınımını nasıl tetiklediğine ilişkin pek çok şey öğrenildi. Keza bilgi aktarımı için sinir kanallarının kullanım yoluyla güçlendirilebileceği ya da hasardan sonra değiştirilebileceği, hangi nöronların ya de nöron gruplarının belli bir organdan ya da çevresel konumdan alınan bilgilerin işlenmesine ayrıldığı hakkında ve nöral süreçlerle ilgili diğer birçok konuda önemli adımlar atıldı. Fakat tüm bu ilerlemelere rağmen nörobiyoloji hâlâ emekleme evresinde bir disiplin; mevcut kuramsal gelişim aşamasının, Mendel'in kalıtım yasalarının yeniden keşfedildiği 20. yüzyılın başındaki genetikle kıyaslanabilecek seviyede olduğu söylenebilir. En ciddi önem arz eden şeyler hâlâ bir sır perdesiyle çevrili; örneğin fiziksel olguların zihinsel deneyimler haline gelmesi ve bu çeşitli deneyimlerin içinden zihin denen, özgür iradeye ve bireyin hayatı boyunca devam eden bir benlik farkındalığı gibi ayılmaz özelliklere sahip olan bir gerçekliğin ortaya çıkması nasıl mümkün oluyor?

Zihnin aydınlatılamaz gizemlerle dolu olduğuna inanmıyorum; kanımca bunlar insanların bilimsel yöntemlerle çözüp, felsefi analiz ve tefekkür yoluyla ışık tutabilecekleri bulmacalar. Önümüzdeki yarım yüzyılda ya da o civarda bu bulmacalardan birçoğunun çözüleceğine her şeyine iddiaya girerim. İşte o zaman "kendini tanı" uyarısına kulak verme yolunda epey ilerlemiş olacağız.

Kaynak: Francisco J. Ayyala, Ben Maymun Muyum?, Ferit Burak Aydar, 2013, Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR