Berna Durmaz: "Yaşadığımız bu çağda maruz kaldığımız çarpıklıklar, sokakta, televizyonda, internette, başımızdan aşağı boca edilen çöp yığınları."
5 Kasım 2018 Söyleşi Edebiyat

Berna Durmaz: "Yaşadığımız bu çağda maruz kaldığımız çarpıklıklar, sokakta, televizyonda, internette, başımızdan aşağı boca edilen çöp yığınları."


Twitter'da Paylaş
0

“Bu dünya üzerinde birinin bir başkasının ötekiliğinden dolayı incitici bakışı; varlığına tahammül edememeye, onu uzak tutmaya ve giderek onu ortadan kaldırmayı istemesine kadar vardırılmışsa eğer, bu derinleşen yaranın bütün bir insanlığın, hepimizin yarası olduğunu düşünüyorum.”

Berna Durmaz’ın son öykü kitabı Metal Hayatlar, İletişim Yayınları etiketiyle Ekim ayında raflarda yerini aldı. İncelikli dil işçiliğiyle öne çıkan öykülerinde Durmaz, şehirlerin betonlaşmasından, çarkın dişlisine dönüşenlere, sistemin metal yığınına çevirdiği hayatlara büküyor kalemini. Önceki metinlerinin sarsıcılığı kadar, hakikatin ağırlığını çıplaklıkla göz önüne seren öyküler karşılaşıyor bu defa okuru.

Dilek Yılmaz: Metal Hayatlar’da okuduklarımız, zoraki umut dağıtmayan öyküler. Karakterin derdine dahil olduğu gibi kendine de dönüyor insan. Derinlere sinen kasvet, okurun merceğini kendine doğrultması için diye düşündüm, bilmem katılır mısın?

Berna Durmaz: Bugüne dek yazılmış bütün metinlerde, yapılmış heykellerde, resimlerde, bestelenen müziklerde mercek her zaman insana yönelmez mi? İnsanın okuduğu, gördüğü, duyduğu ne olursa olsun hep kendini arayıp çıkarmaz mı diplerden? Okurun okuduğu öykü, roman ne anlatırsa anlatsın, okurun okuduğu kendisinden başkası değildir, demek yanlış olmaz herhalde. Metal Hayatlar’daki öyküler içinse bunu söylemek daha kolay olabilir. İnsanın yapıp ettiklerine olan eleştirel bakış daha fazla göz önünde olduğu için elbette. Burada yazarının niyeti soruluyorsa eğer, açıktan bir niyet olmadığını söylemeliyim. Yani ben, daha en başında öyle öyküler yazayım ki insanın kurulu bir sistem içindeki varlığı ve yapıp ettiklerini eleştireyim diyerek yola çıkmadım. Öykülerde değindiğim konular, uzun bir süredir bende birikenler. Yaşadığımız bu çağda maruz kaldığımız çarpıklıklar, sokakta, televizyonda, internette, başımızdan aşağı boca edilen çöp yığınları. Bütün bunların bizde yarattığı dayanamama halleri. Okurun, kahramanların yaşadığı bu durumlara yakın oluşu, aynı duygu ve düşünüşleri paylaşması nedeniyle okuma sırasında merceğin okurun kendisine dönmesi daha kolay olacaktır elbette.

Birçoğumuz için burada yaşamak zor.

DY: Sarmaldan bir gün çıkmaya dair karakterlerin niyeti, elimize küçük bir tohum da bırakıyor bazı öykülerde. “Umutsuzluğa kapıldığım anlarda ileride yanıp sönen ışığa bakıyorum. Oraya bir varsam diyorum, ötesi kolay,” dedirten hayalden, kedinin kulağına “Merak etme, bir gün mutlaka çıkacağız bu evden,” fısıldayışına kadar;  karakterlerin bir gün yırtabileceğine inanmaya meylediyoruz. Ne dersin, yırtabilirler mi, yırtabilir miyiz?

BD: Ben öykülere bu cümleleri bilerek, farkında olarak, çünkü öyle olmasını istediğim için yazdım. Amacına ulaşmasını, bir cümleden doğan umudun okurun zihninde çoğalmasını, yeni umut cümlelerinin kurulmasına neden olmasını istiyorum. Çünkü yazan, okuyan, düşünen, üreten, var eden biz insanlar umut ağacının boy atması, kök salması için de uğraşmak zorundayız. Çünkü birçoğumuz için burada yaşamak zor. Bu zorluğu aşmanın tek yolu, evet bir gün yırtacağız demek. İnanıyorum ki, avucumu açarak rüzgârın alıp götürmesine izin verdiğim tohumlar yaşayacakları topraklara kavuşacaktır.

berna durmaz

DY: Çarkı döndürenlerle, karşısında duranların ayrımının kısacık öykülerde bile belirgin biçimde çizilmesi kitap bütününde ve özellikle Demir Çağı’nda en sevdiğim şeylerden biri oldu. İşçinin yüzünü pek görmediği patron felaketin orta yerinde bile penceresinden başını uzatmıyor. Çapa can derdindeyken şef gecikme maliyetinin peşinde. Makinenin yakıcı soğukluğunu duyuran bu hikâyenin başlangıç öyküsü olarak seçilmesi herhalde tesadüf değildir…

BD: Kesinlikle tesadüf değil. Çünkü kitap boyunca karşımıza çıkan hemen hemen her sorunun kaynağı bence ilk öyküde anlatılanlar. Bir defa toprağın terk edilişi var orada. Tohum yerine insanların uzuvları ekiliyor o toprağa. Sanayileşmenin hem çarpık şehirleşmeyi başlattığı hem de üreten insanın değersizleştirildiği ve giderek soğuk metallere dönüştürülmesi var. Bu yanlışların huzursuzluğunu her birimiz iliklerimize dek hissediyoruz. İfade etmekten kaçınanlar olabilir, görmezden gelenler, yokmuş gibi davrananlar. Bunların hiçbiri var olan bir çarpıklığı silmiyor. Kabul edenlerse kaynağının ne olduğu konusunda hemfikir olmayabilirler. Bana göre insanlık olarak saptığımız yolun yanlışlığının kaynağı, daha en başında üretim ve paylaşımın insanın hizmetinde olmaması. Bu anlayışın yerleşmesi çok daha ileri bir kavrayış düzeyi gerektiriyor ki biz ona hiç ulaşamadık.

DY: “Benim zamanımda yoktu böyle sevişmeler. Evi, işi, eşiği bel bilip sarılmam boşuna değil, “ diyor karakter "Kapan"da, geçmek bilmeyen günler ve hapishaneye döndüğünün aslında farkında olduğu hayatına dair. “Annem görseydi bugünümü ne çok sevinirdi, ” diye ekliyor. Düzenin temel kirişine dönmüş ‘aile’ kadına ve erkeğe aynı hücreyi mi veriyor; benzer bir hücreden geçmiş olması muhtemel anne, kahrı öte nesle taşınırken niye seviniyor?

BD: Toplumumuzda yazılı olmayan, herkesin bildiği kuralları, bir de onların gönüllü bekçileri vardır. Bu bazen mahalledeki komşu teyzedir, bazen akrabalardan bir yenge, genellikle annelerimizdir. Bu kadınların çocukluklarından bu yana dimağları o kadar çok doldurulmuştur ki bazı kurallarla, yaşadığı baskının kendisinin ve herkesin huzuru için olduğuna inandırılmışlardır. Kesseniz başka türlü düşünemezler. Bu yüzden de kendileri dahil kendi kızlarını da bu sarmalın içine sıkı sıkı sarıp boğarlar. Kadınların omuzları üzerinden yürütülen ve yine daha çok kadınları baskı altına  alan saçmalıklar silsilesinin  mutlaka erkeklere de uygulanan tarafları var ama daha çok kadınlar. Çünkü lokomotif olan kadındır her zaman. Değiştirme gücüne sahip olan taraftır. Üretme gücüne sahip oluşu yaşamın her alanında üretmeye ve var etmeye yöneliktir. Bu yüzden baskı altında tutulması gereken kadınlardır. Erkeklerle aynı hücrede değiliz tabii ki. Kendilerini ayrıcalıklı ve özgür hissetmelerini sağlayacak hakları vardır onların. Bu da elbette ki sistemin erkekler tarafından da yürütülmesi için onlara verilmiş küçük hediyelerdir sadece.

Çözüm bulamasam da, kazananın, kaybedenin kim olduğunu belirleyemesem de sadece var olanları yazıyorum.

DY: “Hepsi yıkılmaz bir donukluğun sürmesi için. Bir taş oynamaz yerinden. Bir rüzgâr esmez, yaprak kıpırdamaz. Gece uyumadan önce yanı başlarına koydukları hayatlarını, sabah yerli yerinde bulurlar,” diyorsun "Yaranın Ucu"nda. Bunun yanında, ‘şu an’ından öncesi olmayan bir Handi’si var hikâyenin, aslında kahramanı. Bu karşıtlık içinde hikâyenin bir kaybedeni, kazananı var mı?

BD: Bir taş oynamasın diye değil mi konulan kurallar, kurulan düzenler, bütün bir işleyiş. Kimin için, kimden yana? Öteki olan kim? Kim çemberin içinde, kim dışarıda? Neden? Kor gibi yakıcı sorular bunlar. Yaklaşan yanar. Tuğla Ağan’ın kızları ve o sahil kasabasında yaşayanların kazandığı hayatları mı? Handi’nin kaybedeceği bir hayatı bile yokken. Bu derin çelişkiler beni yazmaya zorluyor. Çözüm bulamasam da, kazananın, kaybedenin kim olduğunu belirleyemesem de sadece var olanları yazıyorum. Bu dünya üzerinde birinin bir başkasının ötekiliğinden dolayı incitici bakışı; varlığına tahammül edememeye, onu uzak tutmaya ve giderek onu ortadan kaldırmayı istemesine kadar vardırılmışsa eğer, bu derinleşen yaranın bütün bir insanlığın, hepimizin yarası olduğunu düşünüyorum.

DY: Şehir hayatının insanı öğütmesi odak konulardan biri. “Hey sana söylüyorum, yıkıl önümden. Bu zahiri şehre hapsedemezsin beni,” haykırışı, bir başka öyküde “Taksim Meydanı’na çıktık. Yüz binlerce koldan bacaktan oluşmuş, hantal bir insan yığını yapış yapış akışkanlığıyla oradaydı,” sözüyle kahramanın aynadaki suretini sanki şehrin göbeğine mıhlıyor. Yaşadığın mekânların yazarlığına etkisini sormak isterim. Merkeze yaklaştıkça ‘şehir kalabalığı’na dönüşmenin dışında senin Kırklareli’nle senin İstanbul’una baktığında dünden bugüne, neler değişti, dışındaki evrenin değişimi öykülere nasıl sirayet ediyor?

BD: İnsan, değiştirip dönüştürdüğü her şeyde kendisini de dönüştürmüş oluyor. Şehirle ve yaşadığı mekânlarla karşılıklı etkileşimi sürekli devam eden bir döngü. Yaşadığı çevreyle biçimlenen insanı o çevreyle bir bütün olarak düşünüyorum ben. Öykü kahramanlarımı yaratırken de mutlaka onların yaşadığı evi, yürüdüğü sokağı, caddeyi, gördüğü binaları çiziyorum zihnimde. Kahramanımın hayatı da tıpkı bizim gibi yaşadığı çevrenin insan ilişkileriyle şekilleniyor. Her kitapta kahramanlarımın yaşadığı bir şehir kurdum aslında. Çok uzun bir süre, kurduğum bu şehirlerin esin kaynağı doğduğum, çocukluk ve ilk gençliğimi geçirdiğim şehrimdi. Birebir orayı anlattım diyemem ama kahramanlarım hep oraya benzeyen şehirlerde yaşıyordu. Özlemdi bu belki, ya da belleğimdeki izlerinin yazıya yansımasıydı. Ben tam dört kitap boyunca hep oradaydım. Otuz yıla yakın bir zamandır İstanbul’da yaşamama rağmen burayı anlatmayı istemedim hiç. Sanırım yazı evrenime girebilmesi için bu kadar yıl geçmesi gerekiyormuş. Metal Hayatlar’da bu şehrin bendeki izdüşümü var. Gürültüsü, kalabalığı, inşaatları, sarı kamyonları, trafiği, yorgunluğu, gerginliği… Birçoğumuz büyük şehirde yaşıyor olmayı bu sözcüklerle ifade ediyoruz. Sık sık bu şehirden kaçma planları yapıyoruz bir de ama bütün şehirler birbirinin aynı olma yolunda ilerliyor. Doğduğum şehrin tek katlı, bahçesinde mutlaka dut, hünnap ağaçlarının olduğu evler yıkıldı ve yerine apartmanlar dikildi. Yani giderek kaçacak yer bile bulamayacağız.

Sistem dediğimiz şey labirent gibi bir şey. Biz oradan çıkış yolunu bulmaya kalmadan labirente yeni koridorlar ekleniyor.

DY: İlk kitaptan bu yana aynı yayınevindeydin, yenisine geçiş nasıl oldu? Çalışma yapısı, yayınevi ve/veya editör özelinde, kitabın oluşum sürecinden okura ulaşana kadar ve sonrasında neleri etkiliyor?

BD: Yayınevleriyle yaptığımız sözleşmeler sadece kitap bazında oluyor. Yazarı bağlayıcı bir madde olmuyor sözleşmelerde. Dolayısıyla bazen böyle değişiklikler gerekebilir. Bu iyi de olur. Ben kendimi editörler açısından şanslı hissediyorum. Daha önce olduğu gibi, şimdi de editörümle olan çalışmalarım benim açımdan verimli oldu. Yayınevi değişikliğinin beni etkileyen bir yanı olmadı ve okuru da etkileyeceğini düşünmüyorum. Çünkü ikisi de yayın dünyasında çok zamandır var ve bu alanda uzmanlaşmışlar. Ben bundan dolayı zorluk yaşamadım.

DY: “İnsan kökünü illa ki saplamalı toprağa, öyle mi? Düzenli bir işi olsun, evi, arabası, takım elbisesi, parası… Düzgün Adam desin görenler,” diyor karakter Aynada Çoğalan’da. Metal Hayatlar’ın derdiyle ilişkili olarak, ezber edilmiş ‘başarı’ kıstaslarının sistemle ilişkisine dair neler söylemek istersin?

BD: Koşullandırılmış düşünce kalıplarıyla yetiştirildik hepimiz. Aynısı olmasa da benzerlerini farkında olmadan çocuklarımıza yapıyoruz. Bize öğretilen yolları onlara öğretmeye çalışıyoruz. Bildiğimiz ne peki? Sistem dediğimiz şey labirent gibi bir şey. Biz oradan çıkış yolunu bulmaya kalmadan labirente yeni koridorlar ekleniyor. Çıkışa yaklaştığımızı düşünürken yeniden kaybediyoruz yolumuzu. Başımızın üzerinde bir parmak sallanıyor sürekli, eğer bunu yaparsan senin için iyi olmaz. Biz bir yandan çıkışı bulmaya çalışıyoruz, bir yandan da bizim için neyin iyi neyin kötü olduğuna karar verenlerin tehditlerine boyun eğiyoruz. Adına başarı dedikleri şeyin oluşması tamamen şunlara bağlı: Çıkışı aramaya kalkmayacaksın ve sadece sistemin koyduğu yasak ve gerekliliklere uyacaksın.

berna durmaz

DY: “Her zamanki sıkıntıydı halbuki. Ne eksik ne fazla. Bardağın son damlası o sabah ölen kuşlar mıydı? Yoksa senin beni, bu korkunç şehirde bir başına bırakıp, başka şehre gitmeyi istemen mi?” Hangisi yazmayı daha çok tetikler, her zamanki sıkıntı mı, bardağın son damlası mı, yalnızlık mı, hayal kırıklığı mı? Yazarlık beraberinde öğretmenliğe de aktif devam eden biri olarak, hangi haller yazmak üzere rutinini bozdurur?

BD: Önce yazmayı neyin başlattığını söyleyeyim: Benim kendi iç sıkıntım. Bu sıkıntıya sebep olacak birçok şey biriktirmişimdir zaten içimde. Bütün o saydıklarının hepsi, ya da biri, birkaçı. Elime kalem almadığım zamanlarda gece uykumu bölecek kadar huzursuz oluyorum. Yazmalıyım, yazmak zorundayım, diyorum kendime durmadan. Neden yazmak zorundayım, bunu da bilmiyorum ayrıca. Yazmak kendimi iyi hissetmemi sağlıyor. Yazma rutinini bozansa elbette yorgunluk. Zihnimi uyanık, bedenimi ayakta tutamadığım, bir kitabın başında uyuyakaldığım çok oluyor. Böyle zamanlarda yazamıyorum ve yorgunluğumla yazamama sıkıntım bir araya gelince hayatımı zorlaştırıyor. Sürekli bir mutsuzluk hali oluşuyor. Olan bu.

Yazarken önemli olan, benim konunun gerektirdiği duyguyu öyküye katıp katamadığım. Benim düşünmem gereken tek şey bu.

DY: İnsana kendi içinden, bütünüyle dışında bir yığının parçasına kadar farklı mesafelerden bakan öykülerin ortaklığı; nereden başlarsa başlasın, sonunda karakterlerin içsel bir sorgulamaya girmesi.  Kısmen suçluluk hissinin de yansıdığını düşündüm. Metal hayatların vebaline biz ne kadar ortağız, okurda bırakmak istediğin duygu yazarken neydi?

BD: Ben okurun duygularını belirleyemem. Yazdıklarımı okurken ne düşünecekleri, onlarda yaratacağı duygu tamamen kendi alımlama süreçleriyle, konuya olan duyarlılıklarıyla, hayata bakış açılarıyla ilgili ve hatta o öyküyü okudukları andaki ruh durumları, bulundukları ortam, günün hangi saatinde okudukları…Görüyorsun ya okurda bir duygu yaratmak için benim sadece cümlelerim var ama onun bu duyguyu yaşayabilmesinin birçok koşulu. Bu yüzden okuru düşünerek yazmıyorum. Yazarken önemli olan, benim konunun gerektirdiği duyguyu öyküye katıp katamadığım. Benim düşünmem gereken tek şey bu.

DY: Güncel Türkçe edebiyatı takip ediyor musun? Geçmiş dönemlere nazaran artan öykü kitabı ve türe ilginin yükselmesinin okurda gözlemleyebildiğin belirgin bir karşılığı var mı?

BD: Ben bu güncel Türkçe edebiyatın hızına yetişmeyi bir süredir bıraktım. Açıkçası bir ara adını duyup, kitabını sosyal medyada gördüğüm her kitaba ve yazarına da ulaşmaya çalışıyordum. Ancak bu o kadar baş döndürücü bir hal aldı ki sonunda gerçekten okumak istediklerimi okuyamayan, durmadan koşturarak okuyan biri haline geldiğimi fark ettim. Yeni çıkan her kitabı okumak zorunda olmadığımı hatırlatıyorum sık sık kendime. Elbette sevdiklerimi kaçırmamaya çalışıyorum. Geçmişte atladığım, bir türlü okuyamadığım yazarlara yöneliyorum bir süredir.

Artan öykü kitabı ve türe ilginin ne yazık ki okurda bir karşılığı yok. Bu olup bitenden habersizler hatta. Nicelik artışının bile farkında olmayanların niteliğin ayırıcı özelliğini fark etmeleri olanaksız. Kulaktan kulağa yayılan bazı kitaplar var ve herkes o kanala doğru sürüklenmek zorundaymış gibi davranıyor.

DY: Metni fotoğrafından daha fazla tanınır bir yazar olarak, görünürlüğe dair neler söylemek istersin, öykülerin sence okurunu buluyor mu?

BD: Edebiyatın öznesi metindir. Konuşulup tartışılması gereken ben değilim, yazdıklarım. Yazarın metinle olan bağının, metnin okurla buluşmasıyla koptuğunu düşünüyorum. Artık o noktadan sonra okur metin ilişkisinden söz edilebilir ancak. Dolayısıyla metin edebi düzlemde okurun algılamasıyla varlığını sürdürür. Yazarın bu süreçte artık yeri yoktur bana kalırsa. Bu yüzden katıldığım söyleşilerde içimi bir huzursuzluk kaplıyor. İlgi odağı haline gelmeye alışık değilim çünkü. Evime dönmeyi ve söylediklerimin hafızalardan silinmesini diliyorum o an. Öykülerim okurunu buluyordur mutlaka. Çünkü aynı anda okur da öykümü arıyordur, bir yerlerde buluşuyorlardır. Nerede, nasıl? Bu onların bileceği bir şey. Beni çok ilgilendirmiyor. Sosyal medyadaki paylaşımlarda bir fincan kahveyle birlikte çekilmiş fotoğraflarını gördüğümde mutlu oluyorum tabii.

DY: Son okuduklarını sorsam…

BD: Son okuduklarım: Rollo May  Yaratma Cesareti,  Thomas Bernhard  Odun Kesmek ve Burhan Sönmez Labirent.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR