Beyaz Adam’ın Ötesinde: Postkolonyalizm
28 Ağustos 2019 Edebiyat Hayat Sanat

Beyaz Adam’ın Ötesinde: Postkolonyalizm


Twitter'da Paylaş
0

Avrupa emperyalizmi doruklarındayken sözde "beyaz adamın sorumluluğu" olan medeniyetleştirme övülse de, ilerleyen zamanlarda bazı yazarlar sömürgecilik anlayışına eleştiri getirebilmiş ve edebiyat, bu sömürge topraklarının hikâyeleriyle zenginleşebilmişti.

“Postkolonyal Edebiyat” ifadesi dünyanın daha önce sömürgeleştirilmiş bölgelerinin yazarları tarafında yazılmış eserler bütünü için olduğu kadar, o bölgelerde yaşayan insanlar hakkında yazılmış eserler için de kullanılır. Bu edebiyatın önemli bir bölümü Afrika, Asya, Latin Amerika ve Karayipler’deki son büyük Avrupa sömürgelerinin bağımsızlıklarına kavuştukları 1950’ler ve 1960’lardan bu yana oluştu.

1800’lerin sonlarında Avrupa emperyalizmi doruklarındayken Avrupalı yetkililer, ülkelerinin dünya hâkimiyetini kutlamaya, medeni olmayanı medenileştirmeye yönelik sözde “beyaz adamın sorumluluğu” üzerine methiyeler düzmeye hevesliydiler. İngiliz yazar Rudyard Kipling bu görevi açıkça ırkçı olan şiir ve romanlara kadar götürdü. Ancak Joseph Conrad’ın Karanlığın Yüreği (1899) ve E. M. Forster’ın Hindistan’a Bir Geçit (1924) eserleri, Avrupa’nın sömürgecilik müdahalesine daha eleştirel bir bakış getirmişlerdir.

İkinci Dünya Savaşı’nı takiben sömürgelerin bağımsızlığına kavuşmaları Asya ve Afrika’yı kasıp kavurduktan sonra yeni bağımsızlaşan bölgelerdeki yazarlar, kültürel, sosyal ve psikolojik dağılmanın tarihini yazmaya koyuldular. Birçoğu ırk, etnik ve ulusal kimlik soruları üzerinde durdu. Avrupa’nın yerli halklar üzerinde yapay ulusal sınırlar oluşturduğunda yarattığı siyasi ve dini gerilimleri mercek altına aldırlar. Eleştirmenler sömürge sonrası eserlerin sıklıkla “ötekilik” kavramına –kuramcı Edward Said’in Doğu’yu egzotikleştirmek isteyen Batı eğilimi hakkında yazdığı mihenk taşı niteliğindeki bilimsel eseri Oryantalizm’de (1978) dile getirdiği bir fikir– odaklandığına dikkat çektiler.

Salman Rushdie

Postkolonyalizm pek çok bölgeyi ve yazarı kapsayan yaygın bir akımdır. Dikkat çeken eserler arasında Afrika’dan Alan Paton’un Ağla Sevgili Ülkem (1948) ve Chinua Achebe’nin Her Şey Paramparça (1958); Asya’dan Graham Greene’nin Sessiz Amerikalı (1955), Anita Desai’nin Alacakaranlıkta Oyunlar (1978) ve Salman Rushdie’nin Geceyarısı Çocukları (1981); ve Karayipler’den V. S. Naipul’un Bay Biswas İçin Bir Ev (1961), Jean Rhys’in Geniş Geniş Bir Deniz (1966) ve Jamaica Kincaid’in Annie John (1958) eserleri sayılabilir.

Postkolonyalizm, çoğu önceki sömürgeler bağlamında kadınların ilerlemelerini ve feminist temaları keşfe çıkan kadın yazarlar açısından verimli bir zemin oldu.

Zadie Smith

1980’lerin sonlarından beri sömürge sonrası yazarların yeni bir kuşağı, aynı temaların çoğuna yeni bir perspektifle bakarak dizginleri ele aldı. Hanif Kureishi’nin Varoşların Buda’sı (1990) ve Zadie Smith’in İnci Gibi Dişler (2000) kitapları, İngiltere veya Amerika Birleşik Devletleri’nde yaşayan. Batılı olmayan göçmenlere odaklanmaktadır. Genelde kökleşmiş göçmen durumlarını modern dünyanın bir realitesi olarak kabul etmeleri ve olumlu hatta komik açıları keşfetmeleriyle kendilerinden önce gelen acılı nesilden daha iyimserdirler.

(Kaynak: Entelektüelin Kutsal Kitabı, David S. Kidder & Noah D. Oppenheim, çev. B. Asım Tüccar, Maya Kitap, 2012)

Hazırlayan: M. Gizem Erkol


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR