Beyaz Güvercin
3 Haziran 2019 Öykü

Beyaz Güvercin


Twitter'da Paylaş
0

Beş gün önce salıverilmişti hapishaneden. Henüz otuz beş yaşında olmasına rağmen, tek bir siyah tel kalmamıştı saçında. Avurtları çökmüş, yüzündeki kırışıklar yaşlılarınkine benzemeye başlamıştı. O canlılık taşan beyaz yüzü sararmıştı. Bir zamanlar mahalledeki kızların tutkunu oldukları uzunca boyu, kamburlaşmıştı. On beş yıl önceki genç değil, yaşlı biriydi artık.

Şimdi, üçüncü kattaki çalışma odasının penceresinde oturmuş dışarıya, sonbaharın ilk yağmuruna bakıyordu. Ara sıra birdenbire gülüyor, bir şeyler fısıldıyor, ardından yine sessizleşiyordu. Bu da hapishanedeki günlerinin bir eseriydi. Beş gün önce salıverildiğinde babası ve yakın akrabaları bu durumu fark edip onu hemen tanıdık bir doktora göstermişler, doktor bir şey anlamamış, yalnızca “onu Ankara’ya götürmelisiniz” demişti. Ama ne o Ankara’ya gitmek istiyordu, ne de ailesinin onu orada tedavi ettirebilecek gücü vardı.

Günün birinde dağ köylerinden onu okusun, tedavi etsin diye bir kocakarıyı alıp gelmişlerdi; ama o dakikalarca gülmüş, ardından kocakarının üstüne atılıp boğazını sıkmaya başlamıştı. Aile üyeleri kadını güç bela alabilmişlerdi elinden. Elinden güçlükle kurtulan kocakarı, kapıdan çıkar çıkmaz bir delikanlı çevikliğiyle koşmaya başlamıştı.

Yağmur bazen iyice şiddetleniyor, ardından dinecek gibi olurken tekrar bastırıyordu. Her iki dirseğini masaya koymuş, başını avuçlarının arasına almış, gözlerini kırpmadan sonbaharın bu ilk yağmuruna bakıyordu. Bazen bir damlayı gökten yere kadar takip etmek istiyor, ama araya giren başka dalgalar takip ettiği damlayı görmesini engelliyor, dikkatini dağıtıyorlardı. Yağmurun varlığı üzerine düşünmeye başladı bir ara. Gökteki kara bulut parçalarını kalbur gibi bir denizin yüzeyine benzetti. O anda kocakarı geldi aklına. O günkü gibi kahkahayı patlattı. Sonra birden gülmeyi kesti. Gözleri irileşti. Pörtlek gözlerini bulutlara dikti. Evet, gerçekti bu, bulutların arasında beyaz bir güvercin vardı. Yaklaştıkça büyüyor, büyüdükçe kız kardeşine benziyordu. Evet, kız kardeşiydi. Kendi gözleriyle görüyordu işte.

Bu sefer dirseklerini masadan aldı, iki eliyle masayı sıkı tuttu ve gözlerini kız kardeşine dikti. Kız kardeşinin üstünde ince bir elbise, alnında ise at kılından bir örük vardı ve pencerenin önünde uçuşuyor, içeri girmek istiyordu. Adam bunu fark ettiğinde hemen yerinden fırlayıp pencereyi açtı. Pencereyi açmasıyla kız kardeşinin içeri girmesi bir oldu. Dışardaki o sert yağmura rağmen ıslanmamıştı. Kızın gözleri iki mavi boncuk gibi parılıdıyordu, dolgun dudakları yanakları gibi al aldı. Uzun boylu, ince belli ve dolgun baldırlıydı. Odanın köşesinde öylece durmuş, kanatlarını indirmiş, boynunu bükmüş bir halde kardeşinin haline ağlıyordu.

- Ne olmuş sana böyle abi, diye sordu. Hani gençliğin, abim benim? Neden öldürdün kız kardeşini? Elin nasıl vardı da beni öldürdün? Nasıl vardı elin o kadar sevdiğin kız kardeşine?  Ahh... Ne kadar da özledim seni. Ahh... Ne kadar çok sarmak istiyorum seni. Nasıl istiyorum biricik abime sarılmayı. Nasıl da istiyorum gözümün nuruna sarılmayı. Abim benim, babam benim, kardeşim benim... Ama yapamıyorum. Şimdi sana dokunacak olsam kaybolurum. Ölü olduğum için, beni öldürdüğün için... Ahh... Abiciğim, ne kadar da çok severdim seni. Hatırlamıyor musun düğününden konuştuğumuzu? Bana, halay başı sen olmalısın, demiştin. Hatırlıyor musun abiciğim? Düğününe az kalmıştı hani. Beni öldürdüğünden bir yıl sonra, nişanlın da kendini trenin önüne atıp canına kıydı. Tam da o gün evlenecektiniz ve ben tam da o gün abiciğimin halayını, biriciğimin halayını çekecektim. Tam da o gün nişanlın konuğum olmuştu benim. Bana hâlinden söz etmişti, beni öldürdükten sonra tutuklandığını söylemişti. O da dayanamamıştı buna. Senin aşkından kendini trenin önüne atmış, ölmüş. Çoktandır ne halde olduğunu bilmiyorum. Hapishanede rüyana birlikte girdiğimiz o geceden beri görmedim onu. Salıverildiğini bilse, nerede olursa olsun gelir yanına. Birkaç kez birlikte sana gelmek istedik, ama gardiyanlar korkuttu bizi, bu yüzden sana gelmeye korktuk. Nişanlın hep seni düşünüyor. Konuğum olduğu gün, ne şekilde olursa olsun sana ulaşacağını söylemişti. Her iki dünyada da kendine evlenmeyi haram kılmış. Senin için delirmişti, abiciğim, yalnız beni öldürdüğün için içerlemişti sana. Ama konuğum olduğu gün, seni affetmesini dilemiştim. O da seni affedeceğine dair söz vermişti bana. Ona, ne olursa olsun, biriciktir benim abim, affet onu demiştim. Yazık ona demiştim, pek duygusaldır demiştim, bugüne dek bir karıncayı olsun incitmemiştir o, beni öldürdü, ama gam değil, onun suçu değildi demiştim... El gün sebep oldu buna. El gün sebep olmasa nasıl kıyardın kız kardeşine? Elin nasıl varırdı buna? Nişanlına, bana ateş ettiğin zaman gözlerini kapattığını söyledim. Eli varmıyordu buna, dedim. İnsanları çok severdi o, dedim. Ve beni çok sevdiğini söyledim. Öyle değil mi zaten? Beni sevmiyor muydun ki? Beni sevmiyor musun ki, abicim benim?

Adamın gözyaşları tıraşsız yüzünden süzülüyor, yere damlıyorlardı. Bir çocuk gibi hıçkırarak ağlıyordu artık. Başını kız kardeşinin omzuna koyup yüksek sesle ağlamak istiyordu. Af dilemek istiyordu ondan. Onu ne kadar özlediğini söylemek istiyordu. Pişmanlığını dile getirmek istiyordu.

Kendini kaybetmişti. Kız kardeşine doğru, ona sarılmak için yürüdü; ama kız kardeşi çekilerek, ona dokunduğu anda kaybolacağını söyledi. Ama adam kendini tutamayıp kardeşine atıldı, o anda da kayboldu kız. Adam yüzükoyun yere kapaklandı, düşerken de başı masanın köşesine geldi ve kafası paramparça olmuşçasına kanamaya başladı. Kafasının kırıldığını hissetmemişti bile.

Annesi içeri girip çığlık çığlığa komşuları çağırınca, yavaş yavaş, derin bir uykudan uyanır gibi kendine geldi ve yerde olduğunu fark etti.

Pencereden vuran yağmur masadaki kâğıtlarla kitapları ıslatmış, oradan yolluklarla halıların üstüne akmıştı.

Komşuların yardımıyla hastaneye kaldırdılar. Doktorlar, ki içlerinden biri adamın çocukluk arkadaşıydı, kafasını pansuman edip sargı beziyle sardılar. Sonra babasına onu Ankara’ya, eğer imkânları varsa Avrupa’ya götürmelerini salık verdiler. Babası maddi durumu hakkında yazıklandı, ardından oğlunun çocukluk arkadaşı olan doktordan, bir yerden bir yardım sağlayabilmesi için çalışmasını rica etti. Doktor, elinden geleni yapacağına dair söz verdi ve eskiden pek zeki ve becerikli olan arkadaşının bu durumundan dolayı içlendi.

Zekâsı ve becerikliliği herkesçe bilinirdi.

On beş yıl önceki tıp sınavında yüz elli bin kişi arasında altmışıncı olmuştu; halen memleketteki bu hastanede doktorluk yapan çocukluk arkadaşı ise güç bela ilk bine girebilmişti. Henüz liseli yaşlarındayken Fransız ve Rus klasiklerinin pek çoğunu okumuş ve şehrin gazetesince düzenlenen öykü yarışmasında “Sarhoş Adam” adlı öyküsüyle birinci olmuştu. Sonra Avrupa’daki bir arkadaşı öyküyü Almancaya çevirmişti, ki bu yakınlarda tanınmış bir yayınevi tarafından yayımlanan Doğu Edebiyatı adlı antolojide bu öyküye de yer verilmiştir. Onun ne kadar zeki biri olduğunu herkes bilirdi. Hatta şehrin Belediye Başkanı olan ve onu pek seven amcası, staj için onu İngiltere’ye göndereceğine dair söz vermişti. Ama amcasının dolduruşuyla kız kardeşini öldürdüğü yolundaki dedikodu şehre yayıldığında, pek çok kimse inanmamış ve emin olmak için belediye işçileriyle konuşmuşlardı. İşçiler, başkanlarının bu trajediye sebebiyet verdiğini ifşa etmek istemiyor, soruları sessizlikle karşılıyorlardı. Şehirde dolaşan söylentilere göre hikâye şöyleydi: Güzelliğiyle şehirde nam salmış olan kız kardeşe amcazadesi talip olmuş. Daha kundaktayken iki aile onları beşik kertmesi ilan etmişmiş. Ama iki çocuğun kişilikleri başka başkaymış; kız tarafından sevilmeyen, beğenilmeyen amcazade, kendi yoluna gitmeyi tercih etmiş. Kız ise komşu evlerden birinin oğluna sevdalanmış ve bir gün, başka yol kalmadığını iyice anladıkları bir gün kaçmışlar. Ele geçmemek ve geride bir iz bırakmamak için boyuna yer değiştirmişler ve hiçbir yerde bir geceden fazla kalmamışlar. Ancak üç ay sonra İzmir’de, kaçmalarından ve başlarına konan ödülden tesadüfen haberdar olmuş tanıdık bir hamalla karşılaşmışlar. Paraya tamah vicdanını yenmiş hamalın ve kızın ailesine haber vermiş. Bir yandan da yakınlık gösterip arkalarından iş çevirerek onları takibe almış, yazın en sıcak günlerinden birinde ise kızın amcası, babası ve iki amcazadesi ile birlikte evlerine dalmış. İki sevdalı şaşakalmışlar, delikanlı hemen sevdalısının elinden tutup kaçmak istemiş, ama Belediye Başkanı olan amca delikanlının üzerine atılmış, ensesini tutup kendine çevirmiş. Sonra var gücüyle itmiş, duvara çarpmış onu. Delikanlı ciğeri ağzından taşacakmış gibi kusmaya başlamış, elinin tersiyle ağzını silecekken Başkanın -ailesinin pek güzel yetiştirdiği, ama cesaret ve cüssece pek zayıf olan- oğlu var gücüyle bir yumruk indirmiş yüzüne. Kız dayanamamış saldırmış onlara, amcası ona vurmak isterken elini kapıp ısırmış. Amcanın böğürtüsü bir boğanınkinden beter olmuş. İki sevdalı o kadar direnmelerine rağmen ellerinden kurtulmayı başaramamışlar, karanlık bastırınca elleri ayakları bağlanarak minibüsün arkasına atılmışlar ve bin iki yüz kilometrelik yolu yalnızca üç kez durarak kat etmişler. Dördüncü molada bir şekilde üstünü çözmüş olan delikanlı fişek gibi kapıdan fırlayıp benzinlikten çıkmakta olan bir pikabın arkasına atlamış. Birkaçı pikabın arkasından koşmuşlar, ama fayda etmemiş; pikap hemen yola çıkmış ve süratle uzaklaşmış oradan. Kızın amcası pikabın plakasını yanına yazmış ve benzinlikteki yaşlı işçiye pikapla ilgili bildiklerini sormuş. Yaşlı adam benzininin parasını alırken başını olumsuz şekilde sağa sola sallamış ve amcanın sorusunu cevapsız bırakmış. Minibüslerine atlayıp benzinlikten ayrılmışlar, üç saat kadar sonra da, gece yarısı sularında şehre varmışlar. Şehre girdiklerinde devriye arabasıyla karşılaşmışlar, ancak devriyeler minibüste Başkanı görünce selamlamışlar onu ve bir kontrole tâbi tutmadan geçmesine izin vermişler. Doğrudan kızın babasının evine gitmişler, amcazadesi saçlarından kavradığı gibi minibüsten sürüye sürüye alıp avludan geçirerek içeriye atmış. Annesi uykudan uyanıp da dikensiz güle benzeyen kızını o halde görünce dayanmayıp üstüne atılmış, ama babası ona da birkaç tekme indirerek ağza alınmayacak laflar etmiş, kaçmasından dolayı suçlamış onu. Sonra erkekler kızı sürükleyerek yukarı odalardan birine çıkarmış, onu yeniden bağlamış, kapıyı üstüne kilitleyip üç gün üç gece aç susuz bırakmışlar. Ertesi gün amcaları İstanbul’daki ağabeyine telefon açmışlar. Delikanlı uçağa atlayıp gelmiş, olan biten karşısında şaşkınlığını gizleyememiş önce. Sonra amcaları kafasını doldurmuşlar; insanlar arasına eskisi gibi başı dik çıkması için namusunu temizlemesi gerektiğine inandırmışlar onu. Kabzasını Asurî bir kuyumcunun işlediği bir tabanca verip kancık kız kardeşini öldürmesini istemişler. Delikanlı kabul etmemiş önceleri, kız kardeşini korumak istemesine rağmen türlü nedenlerle gerçekleştirmeye korkmuş. Şehirde dolaşan haberler, tanınmış ailesi için büyük bir utançtı. Ailenin yüzünün ak olması, eskisi gibi şeref ve namus sahibi olabilmesi için kızın öldürülmesi gerekiyordu. Delikanlı da biliyordu bunu. Bu yüzden kız kardeşini öldürmeyi kabul etmiş. Amcasından tabancayı almış, iki kez kız kardeşinin tutulduğu odaya girmiş, ona nişan almış, ama eli varıp ateş edememiş, ayak üstü durup gözlerini kız kardeşine dikerek kalakalmış. Kız kardeşi de boynunu bükerek dağınık saçlarıyla, bir masal kocakarısı yüzüyle bakmış ağabeyine. Ne o, ne de ağabeyi bir tek kelime olsun konuşmamışlar. Üçüncü gün, gece yarısına doğru delikanlı kapıyı şiddetle açtığında kız kardeşini odanın köşesinde ayakta dururken bulmuş.

Kız kardeş, onu görünce, bu kez öleceğini biliyormuş gibi gülümsemişti ağabeyine. Bir cadı gibi görünmüştü ağabeyinin gözüne. Delikanlı kızın bu halinden müthiş derecede korkmuştu, başına bir bakraç su dökülmüş gibi ter içinde kalmıştı. Gözleri köz gibi kızarmış, pörtlemişti; çığlık atarak kız kardeşine ateş etmişti. Sıktığı ilk kurşunla beynini dağıtmıştı. Kızın dizleri çözülmüş, ağır ağır yere yığılmıştı.

 

Gece, sargılı başıyla yatağına uzanmış, gözleriyle odanın içini araştırırken bunları düşünüyordu. Hapishanedeki yıllarını düşünüyordu. Başından pek çok şey geçmişti. Pek çok kişiyle oturup kalkmıştı. Tanınmış pek çok insanı görmüştü. Zaman geçirmek ve başından geçenleri unutmak için pek çok kitap okumuştu. Sonunda durumu ağırlaşmış, kitap okumayı aramaz olmuştu. Gelen ziyaretçileri geri çeviriyordu, hatta uzunca bir süre hapishanedeki dostlarıyla konuşmamıştı. Bunu da düşünüyordu şimdi.

Sonra birdenbire doğrulup oturdu. Kısa bir süre sonra çalışma odasına geçti. On beş yıl kadar önce, daha başlarına bu felaket gelmemişken, ailesinin ekonomik durumu son derece iyiydi. Üç katlı evlerinin dışında, üç tane de konfeksiyonları vardı şehirde. Çalışma odası yalnız ona aitti.

Gitti, masaya oturdu yine, her iki dirseğini masaya koydu, başını avuçlarının arasına alıp pencereden dışarıya bakmaya başladı. Bu alışkanlık, salıverildiği günden beri yapageldiği bir şey halini gelmişti. Birdenbire gözleri pörtledi ve uzakları taramaya başladı yine.

Evet, doğruydu, uzaklardan ona doğru uçarak gelmekte olan “şey” kız kardeşinden başkası değildi. Adam yerinden sıçrayıp pencereyi açtı. Kız kardeş pencereden girip her zamanki yerine geçti.

-Sana dememiş miydim, abicim, dedi; bana dokunduğun anda kaybolurum demiştim ya sana. Artık bana dokunmaman lazım. Bana dokunduğun anda kaybolurum yine.

Bir kere kaybolacak gibi olurken yeniden belirdi ya da adam öyle sandı. Kız kardeşinin olduğu tarafa dikkatlice bakmaya başladı; odanın dip köşesinde tortop olmuş, boynunu bükmüş kişi kız kardeşiydi, evet. İnce beyaz elbiseli, beyaz tenli, al al yanaklı kız kardeşi, yine on beş yıl önceki gibiydi ve dakikalardır karşısındaydı işte, ama dağınık saçlı, yırtık pırtık elbiseli, zayıf ve güçsüz haliyle. Bu yüzden adam birdenbire çığlığı kopardı ve “Hayır! Hayır! Hayır!” diye üst üste yineledi. Çığlığıyla anne babası ve küçük kız kardeşleri uykularından uyandılar, ama bir şey olmadığını anlayınca yataklarına geri döndüler. Annesi ise odasının penceresini kapattı, onu mindere yatırarak başucunda oturdu ve kar rengi başını okşamaya başladı. O da küçük bir çocuk gibi başını annesinin dizine koyarak her iki dizini karnına çekti.

Acıdı oğluna; dağ gibi oğlunun düştüğü durum yüreğini yakıyordu. Onun çocukluk ve delikanlılık günlerini düşündü ve mahalledeki kızların yakışıklı oğlu için ona ne kadar da çok değer verdiklerini hatırladı bir an.

Annesi başını okşadıkça daha da çocuklaşıyor, gözyaşlarını damla damla akıtıyordu yere. Annesi de oğlunun üstüne akmasın diye yazmasıyla gözyaşlarını siliyor ve bir dünya dolusu beddua etti eltisi gile. Ona uzunca süre çektirmiş, haksızlık etmiş olan amcası ile onun ailesi; kız kardeşini öldürmesinin ve bu duruma düşmesinin müsebbibi olan insanlar...

Beddua etti o amcaya. İçinden ediyordu bedduaları. Dünyamı başıma yıktın, Allah da senin dünyanı başına yıksın, diyordu. Evimi başıma yıktın, Allah da senin evini başına yıksın, diyordu. İki gözün önüne aksın inşallah, diyordu. Diyordu da diyordu.

Adam, kısa bir süre sonra annesinin dizinde uyuyakalmıştı. Ama annesi onu uyandırmamak için gecenin üçüne kadar kıpırdamadan durdu öylece. Ayaklarının uyuşmasına daha fazla dayanamadığı bir anda, döşeğine yatması için oğlunu uyandırmak mecburiyetinde kalmıştı.

Adam birdenbire uykusundan kalkmış, gördüğü kötü rüyaların etkisiyle akan terini elinin tersiyle silmişti.

Annesi elinden tutarak onu uyuduğu odaya götürmüş, döşeğine yatırmıştı; alnından öpmüş, lambasını söndürdükten sonra kapıyı usulca kapatıp çıkmıştı.

Ama adamı uyku tutmamış, annesinin çıkmasından yarım saat kadar sonra kalkıp çalışma odasına gitmişti yine. Odaya girer girmez de pencereyi açmış, sonra kapatmış, sonra tekrar açmıştı. Birdenbire bir ses yankılanmıştı odada bu kez. Adam ürpermiş, arkasına dönünce odanın dip köşesinde duran kız kardeşini boynunu bükmüş ve bir şeyler konuşmak istermiş gibi bulmuştu. Ağabey biraz gerisin geri yürümüş, odanın diğer köşesindeki bir sandalyeye oturmuş, kız kardeşi gibi boyun bükerek ona bakmaya başlamıştı. Bir an karşısındakinin kız kardeşi olmadığını, ona öyle geldiğini düşündü, ama kız kardeşi onun bu düşüncesini anlamış gibi atıldı hemen:

-Ben senin kız kardeşinim, babam benim! Sorgul’ım. Nişanlının yanından geliyorum şimdi.

Adam daha da dikkatle bakmaya başlamıştı; on beş buçuk yıl kadar önceki kız kardeşini gözlerinin önüne getirince gördü ki hiçbir değişiklik yoktu kız kardeşinde, on beş buçuk yıl kadar önceki güzelliğini koruyordu hâlâ.

-Daha bugün nişanlını gördüm. Dedi ki, gittiğinde selamlarımı söyle. Onu beklediğimi söyle. Ben ondan başkasına varmam. O da benden başkasını almasın, de. Benimle gelmek istiyordu, ama gelmedi, ona söyle dedi, kendi gelsin. Dedi ki beni gelip görmesini istemem hakkım değil mi?

Ona, he valla, hakkın var, dedim, gidip abimi alıp geleceğim, dedim. Şimdi bizim için hazırlık yapıyordur, bekliyordur bizi, gözleri yorulmuştur yol gözlemekten. De hadi abiciğim, gidelim hadi.

Şimdi pencerenin önünde durmuş, iki eliyle pencereyi tutmuştu ve tıraşsız yüzünden yine yaşlar süzülen abisine sesleniyordu:

“De hadi, gidelim!”

Kız pencereden çıkıp gitti. Sesi uzaklardan adamın kulağında çınlıyordu:

“Sen de ardımdan gel abi, bekliyorum seni!..”

Adam da iki eliyle pencereyi tutup ilerledi ve kız kardeşinin ardından atladı.

*

Sabah erken imam camiden evine dönerken, uzaktan, birinin sokakta boylu boyunca yattığını gördü. Köpekler, enikler etrafına toplaşmış ve gidip gelip ayaklarını kokluyorlardı.

İmam yaklaştıkça yerdekinin komşunun oğlu olduğunu anladı. Atlarken yüzüstü düşmüş, ardından sırt üstü dönmüş olmalıydı. Yüzünün sol tarafının yarısı yoktu artık, beyni de yerlere akmıştı. İmam etrafta vızıldayıp duran yeşil sinekleri kovarak elindeki mendille yüzünü örttü.

1989

Kürtçeden çeviren: Selim Temo


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR