Beyrut: "Beyrut hayalet şehir Petra gibi, sanki terk edilmiş, sokaklar boş."
21 Şubat 2018 Hayat Gezi

Beyrut: "Beyrut hayalet şehir Petra gibi, sanki terk edilmiş, sokaklar boş."


Twitter'da Paylaş
0

 Ortadoğu şehirlerinde güvenlik adı altında insanların birbirine olan güvenini yok eden rutin, tedirgin edici uygulamalar. Alışkın olduğum bir durum.
Kadir Işık
Saat sabaha karşı üç, havaalanından bindiğim taksiye, şehrin en işlek caddesine gitmek istediğimi söyledim. Bir kafenin önünde durdu, parmağıyla önümüzde uzanan caddeyi göstererek, "İşte burası, Down Town," dedi. Diskodan bardan çıkanlar ayaküstü yemek büfelerinde alkolün boşalttığı midelerini dolduruyor. Bir dönercinin kaldırımdaki masalarından birine kuruluyorum. Henüz bir Ortadoğu ülkesinde, Arap coğrafyasına ait bir şehirde olduğumu hissetmiyorum. Ilık havasıyla tipik bir Akdeniz şehrinde, Beyrut’tayım. Gün ağarırken çantamı otele bırakıp sahile indim. Yağmur başladı. Sahilde bir kafede cam kenarına oturdum, benden başka kimse yok. Dalgalar adam boyu, gökyüzü karardı ve ufuk çizgisi şiddetli yağmurun içinde kayboldu. Berbat bir hava. Ocak ayının son günleri, soğuk bir pazar sabahı yaşanıyor Beyrut’ta. Bir saat sonra hava açtı, dışarı, sahil yoluna çıktım. Otelden aldığım haritaya göre Corniche’teyim. Geniş kaldırımda sabah koşusuna çıkanlar, bisiklete binenler, yürüyüş yapanlar, balık avlayanlar ve köpeğini gezdirenlerin arasında yürüyorum. Yolun karşı tarafında sıralanmış çok katlı rezidanslarla aralarında köhne, çoğu İç Savaş’tan kalma metruk binalar garip bir tezat oluşturuyor. Dünyanın en zenginleri arasında yer alan Lübnan’ın eski başbakanı Refik El Hariri’nin bir ton bombayla öldürüldüğü kavşağa çıktı yolum. Deniz tarafında St. George Oteli kırık camları, dökülmüş sıvası ve yer yer çatlamış duvarlarıyla bombanın bütün izlerini üzerinde taşıyor. Çatısından sarkıtılan pankartta "Stop Solidere" yazılı. Solidere iç savaş sonrası Beyrut’u yeniden inşa eden, her yere bina diken Hariri’nin inşaat şirketinin adı. Yüzyılın başında Fransızların inşa ettiği oteli almak ve yeniden inşa etmek isteyen şirkete dur diyen birileri var. Sonraki günlerde şehrin ara sokaklarında bu ve benzeri savaştan kalma birçok yapıyla karşılaştım. Bir zamanlar savaş artığı bu evlerde yaşam olduğunu ve o yaşamların en az o metruk binalar kadar harabeye döndüğünü bilmek insanı hüzünlendiriyor. Şehir deniz kenarına yayılmış, sırtını dağlara, yüksek tepelere vermiş. Geldiğim yolu geri döndüm. Kıyıdaki askeri bölgenin etrafını dolanarak Güvercin Kayalıkları'na vardım. Dünyada güneşin en güzel battığı bu iki kayalık şehrin simgesi konumunda. Tepeden bakınca aşağıda, denizin içinde biri delik kocaman iki kaya kütlesi. Fotoğraf çektiren birkaç turist, kucağında bebekle dilenen bir kadın ve çocuklar, kaldırımdaki seyirlik alanındalar. Gökyüzü bulutsuz, mavi, kayalıklara çarpan dalgalar geride beyaz köpükler bırakarak çekiliyor. Öğleden sonra Ermeni mahallesi Bourj Hammoud’a düşüyor yolum. Mahallenin küçük meydanından ara sokaklara daldım. Yan yana sıralanmış tezgâhlarda sucuk, pestil, kayısı, kestane, fıstık, biber, tahta kutularda pekmez ve kurutulmuş patlıcan, kabak, biber dolması satılıyor. Hepsi tanıdık, hepsi bilindik ve çoğu bizde çok eskiden olan şeyler. Bir başka dükkânın vitrininde beni çocukluğuma götüren singer dikiş makinesi, sesi kulaklarımda. İşyerlerinin üzerinde sonu yan’la biten, Arapça, Ermenice ve İngilizce tabelalar asılı. Ermeniler yükte hafif pahada değerli eşyalarını, terk etmek zorunda kaldıkları köylerin, kasabaların, şehirlerin isimlerini ve ellerinde zanaatlarıyla 1915 sonrası bu topraklarda yeniden var olmuşlar. Sokaklar Araks, Maraş, Sis (Kozan), Haçin (Saimbeyli) Zeytun ve iş yerlerinin üzerinde Türkçe soyadları, Demirjian, Dingilyan, Kantarcıyan, Dişçekenyan, Bezcian... Türkiye’den yüzlerce kilometre ötede Beyrut’un bir mahallesinde değil, bir Anadolu şehrindeyim. Araks (Aras) sokağında bir taş fırın lokantasına girdim ikindi vakti. Orta yaşlı garsona wifi olup olmadığını sordum. Şifreyi söyledi, yazması için telefonu uzattım. Ekranda Türkçe mönü görünce, "Türkiye’den mi," diye sordu ve başladı Türkçe konuşmaya. Adı Agop, Yozgatlı. Türkiye’yi hiç görmemiş ama İstanbul’u ailece izlediği dizi filmlerden biliyor. Bana sorduğu birçok diziyi ilk kez ondan duydum, pek televizyon izlemediğimi söyledim, sonunda, "Peki Hatice’yi de mi tanımıyorsun," deyince, "Evet, sanırım onu biliyorum, onu herkes bilir, Türkiye’de meşhurdur," demek zorunda kaldım. Sonra genç patronu geldi yanımıza. Altmış yıllık fırında üç kuşak aile mesleğini devam ettiriyor. El yapımı Kayseri mantısı yememi önerdi. Arak içmek istediğimi belirtince kebap yaptırdı. Yan masada demlenen Kayserili Vera ve Maraşlı Rober’le tanıştım. Sohbet koyulaştı, tanışma faslından lahmacunun harcını nasıl kardıklarına geldi konu. Ezme acılı, turşu ev yapımı, salata gâvurdağı ve humus, sanırım en güzelini orada yiyorum. İkinci kadehler dostluğa kalktı. İçlerinden sadece Vera, Haigazian Üniversitesinde öğrenciyken Kilikya gezisine katılmış. Kayseri’de büyükbabasıyla büyükannesinin evlendiği kiliseye girdiğinde ağlamış, anlatırken gözleri doluyor. Zihninde atalarının yürüdüğü yolun hikayesini taşıyor ve bu konuda konuşacak kadar güçlü hissetmiyor kendini. Üç saat, lokantaya oturmadan önce tam üç saat mahallede dolaştım. Bir başka yerde bir başka diyarda bu kadar biz olan ve bu kadar bize benzeyen başka insanlar görmedim. Ben Anadoluyum, diyen herkesin bir parçası Beyrut’un bu Ermeni mahallesinde yaşıyor. Agop bir ara masadaki boş tabağı alırken, "Yozgat çok büyük bir yermiş, doğru mu," diye sordu. "Evet, büyük bir yer." Herkesin aklında atalarından aktarılan bir hikâye ve yakın zamanda, İç Savaşta patlayan bombalar var, ama kimse konuşmuyor. Burada da büyük acıların dili suskunluğa kapanıyor. Saat yediye doğru Antepli Alex işten geldi. Lokantayı işleten Antranik’in arkadaşı, eve gitmeden her akşam uğrarmış. İlk işi televizyonun düğmesine dokunmak, kulağında telefon, endişeli görünüyor. Ekranda kızgın kalabalık Arapça yazılı birçok pankart açmış. Bir spiker elinde mikrofon konuşuyor. Ne olduğunu anlamaya çalışıyorum. Herkes pürdikkat televizyona kilitlendi. Arapça alt yazılar geçiyor. Bütün kanallar aynı gösterinin etrafında yayın yapıyor. Bir saattir dışarıdan kulağıma çalınan patlama seslerinin havai fişek değil, silah sesleri olduğunu Alex geldikten sonra öğrendim. Bulunduğumuz yere birkaç kilometre ötede göstericiler iktidar partisine ait binayı ateşe vermiş. Cumhurbaşkanı’nın eniştesi olan dışişleri bakanı partililerle yaptığı basına kapalı bir toplantıda başbakan için “Baltacı” demiş, ağır bir hakaret. Alman Cumhurbaşkanı da o sırada Beyrut’ta, cumhurbaşkanlığı sarayında misafir. Televizyon ekranında göstericilerin açtığı Arapça pankartı Alex tercüme ediyor, Çocuk hep çocuktur, Cumhurbaşkanı’nın kızına binse de. Türkiye’deki haber bültenlerine bakıyorum telefonumdan, konuyla ilgili tek satır yazılmamış. Alex, “Havaalanı yolunda lastik yakmışlar, yol trafiğe kapalı. Dışişleri bakanı özür diledi, ama başbakan sessizliğini koruyor,” dedi. Bir süre sonra lokantada kimse kalmadı, Agop televizyonu kapattı. Müziği açtı, Feyruz’dan bir şarkı dinliyoruz, ezgiler tanıdık. Rakıyla arakın rengi, tadı ve üzerimizde bıraktığı etki aynı. İnsanlar arasında çizilmemiş keskin sınırları can yakan bu şehirde herkes ötekine karşı temkinli ve diken üstünde. Alex, “Hadi seni Harisa’ya götüreyim,” dedi. Kalkmaya hazırlanırken Agop yanıma yaklaştı, “Yozgat’ta havaalanı da varmış,” dedi. “Var ya, o kadar büyük bir yerde havaalanı olmaz mı.” Savaştan kaçan Marunilerin sığındığı tepeye Alex’in 4matic Mercedes arabasıyla çıkıyoruz. Caddeler boş, yarı yarıya Müslüman ve Hristiyan ordu teyakkuzda. “Havaalanına giden başka yol var mı Alex,” diye soruyorum. “Ortak bunlar, yıllardır aynı deliğe işiyor, yarın barışırlar, yol açılır.” “Aynı deliğe işeyenlerin düşmanlığı büyük olur Alex, ya barışmazlarsa?” “Kalırsın burada.” Telefonu çalıyor yeniden, sürekli yeni haberler geliyor Alex’e. Yukarısı serin, araç park yeri boş. Dünyanın en güzel yüzlü heykeli seçilen, Lübnan’ın Hanımefendisi Meryem Ana heykeli yüksek bir kulenin üzerinde. Kulenin etrafını dolanan, iki kişinin yan yana geçebileceği genişlikteki merdivenlerden tek başıma çıkıyorum. On beş tonluk, dört bir yandan ışıklandırılan heykel gündüz de gece de şehrin uzak yerlerinden görünecek kadar büyük. Meryem Ana’nın ayakları dibinde şehre bakıyorum. Görebildiğim, sahil yolunu aydınlatan ışıklar ve deniz, kocaman simsiyah bir kütle gibi karanlıkta kaybolan deniz. Gece, kırmızı ışıkta dilenen Suriyeli çocukları, sokakta yatan evsizleri, çöpten beslenen mültecileri, kimlik kontrolü yapan askerleri ve lüks arabalarında yüksek sesle müzik dinleyen gençleri saklıyor. Alex dilek dileyip dilemediğimi sordu aşağı indiğimde. “Unuttum, hem, Meryem Ana’nın beni dinleyeceğini sanmıyorum,” dedim, oysa yukarı çıkarken tembihlemişti. “Bence şansını denemeliydin,” dedi. Kulenin altındaki şapele giriyoruz. Tütsü kokuyor. Üç kişi oturduğu tahta sıralarda başlarını öne eğmiş dua ediyor. Karşıda Meryem Ana, mağrur, kucağında bebek İsa. Beyrut hayalet şehir Petra gibi, sanki terk edilmiş, sokaklar boş. Harissa’nın turistik çarşısı kapalı, görünürde kimse yok. Bir yerde göstericilerle karşılaşıyoruz, ateş yakmışlar. Alex yavaşlıyor. Fotoğraf çekmek istiyorum, "Olmaz," diyor, tehlikeli. Sabah kahvaltıdan sonra ilk adresim Necmeh Meydanı. Bir şehir en iyi meydanlarından, ara sokaklarından, kenar mahallelerinden ve acılarından tanınır. Sadece yayalara açık meydanın ortasında Abdülhamit döneminden kalma bir saat kulesi var. Etrafı çevreleyen, İç Savaş’ta yerle bir olan Fransız mimarisinin hâkim olduğu yapılar savaştan sonra eski halleri korunarak restore edilmiş. Elinde uzun namlulu silahlarıyla askerler, siyah temizlik işçileri, akşam olanlardan habersiz birkaç turist ve güvercinler dışında kimse yok. Rastgele fotoğraf çektiğim meydanda bir asker koşturarak yanıma geldi, telefonumdaki fotoğrafları kontrol ediyor. Ortadoğu şehirlerinde güvenlik adı altında insanların birbirine olan güvenini yok eden rutin, tedirgin edici uygulamalar. Alışkın olduğum bir durum. Oysa saat kulesinin dibinde sigara içen askerler ve etraflarını saran güvercinler, savaş ve barışın simgesi olarak güzel bir fotoğraf karesiydi. Asker gülümseyerek sildi fotoğrafı. Onlara barışın silahla sağlanmayacağını anlatmak isterdim, biliyorum, dinlemezler beni. Çan sesiyle ezan sesinin birbirine karıştığı, kiliseyle caminin yan yana, duvarlarının sırt sırta verdiği ender şehirlerden biri Beyrut. Meydanın dışında yer alan şehitler anıtı, Osmanlıya karşı isyan eden bin kişinin idam edildiği yerde. Anıtın üzerindeki heykeller mermi izlerinden kevgire dönmüş ve savaştan sonra yenilenmeden, geçmişin bütün izlerini üzerinde taşıyor. Bir acıyı hatırlatmak için yapılan anıt iç savaşa da tanıklık etmiş. Nasıl bir çatışmanın ortasında kaldı, kaç kişi öldü ya da öldürdü bu anıtı, karşısındaki camiyi ya da arkasındaki kiliseyi kendine siper edenler, bilinmez, ama bu meydanda şehrin nasıl bir tarihsel süreçten günümüze geldiği, her yerde görünen mermi izlerinden anlamak mümkün. Girdiğim mabetler, yürüdüğüm yollar, kaybolduğum sokaklar, gezdiğim meydanlar, karşıma çıkan binalar İç Savaştan izler taşıyor. Tarih boyunca yedi kez yıkılan ve her seferinde küllerinden doğan Beyrut’un geçmişi bu meydanda. Roma Hamamı ve dünyadaki en eski hukuk okuluna ait olduğu tahmin edilen kalıntılar üzerine çalışmalar devam ediyor. Nitekim Lübnan’ın eski adlarından biri de kanunlar anası. Şehrin yaklaşık kırk kilometre dışında, deniz kenarında, yedi bin yıldır kesintisiz yaşamın devam ettiği Byblos, şimdilerde tarihi ve turistik küçük bir kasabaya dönüşmüş. Byblos’u ziyaret etmeyen birinin Lübnan’ı görmediği söylenir. Fenikelilere ait Kenanlı şehrinin kalıntılarının yer aldığı kasaba iki bin yıllık kalesiyle, haçlı seferlerinden kalma kilisesi ve Osmanlının yaptırdığı camileriyle turistlerin ilgi odağı. Derler ki ilk alfabenin kullanıldığı yer, kutsal kitap da adını buradan alıyor. Fenikeliler buradaki küçük limandan sedir ağaçları gönderiyor ticaret yaptığı Akdeniz ülkelerine. Son olarak kaleyi gezdikten sonra tekrar sahil yoluna çıkıyorum. Yanımda duran dolmuşun şoförüne, ulusal müzeye gideceğimi söylüyorum. Atla, diyor el işaretiyle. Müze hemen hemen bütün dillerde aynıdır, beni anladığını düşünerek biniyorum dolmuşa. Kara paranın aklandığı, çok sayıda bankanın bulunduğu şehirde eski bir dolmuşun içinde, lüks arabaların doldurduğu sahil yolunda çevreyi seyrediyorum. Bir saat boyunca içinden akıp gittiğim trafiği çekilir kılan tek şey yol boyunca ilk kez gördüğüm yeni yerlere olan ilgim. Bir noktadan sonra şehrin rengi değişti. Dolmuşa inen binenlerin üstü başı dağınık. Müzik arabeske bağladı, trafik sıkıştı, caddeler daraldı, korna sesleri yükseldi, arabalar eskidi, kaldırımlar kalabalıklaştı. Şehrin doğu yakasında gördüğüm şık ve bakımlı kadınların yerini kara çarşaflı kadınlar aldı. Yol boylarında Humeyni’nin, Hamayni’in ve billboardlarda Hizbullah’ın kıvırcık sakallı liderinin devasa posterleri görünmeye başladı. Bir hurdalığının önündeki Ferrari’nin etrafında üstleri başları yırtık çocuklar koşturuyor. Kozmopolitik, modern, yobaz, otantik, mistik, egzotik, eğlenceli, sıcak, hem doğu hem de batı olan bir şehirde gördüğüm manzara karşısında şaşırmıyorum. Beyrut hiçbir yere ait değil, yalnız kendi olan, kendine benzeyen bir şehir. Batısında Müslümanlar, doğusunda Hristiyanlar yaşıyor, ama hepsi Hamra’da, Down Town’da ya da şehrin başka yerlerinde birleşiyor ve farklılıklarından gelen zenginlikleriyle daha hoşgörülü, ötekiyle ortak bir yaşam alanı yaratabiliyorlar. Mahalleler kendi aralarında din, dil, ırk, mezhep ve tarikatlara ayrılmış. Dolmuş şoförü beni unutmuştu, dışarıdaki farklılığa dalmıştım ve durumdan şikâyetçi değildim. Cam kenarında, içinden akıp geçtiğim hayatları izliyorum. Eski araba parçası satan bir hurdalığın önünde duran beyaz Ferrari, sağında solunda koşturan, ayağında delik ayakkabı ve altında yırtık pantolonlu çocuklar yaşamın pratiğine uymuyor. Burada da elinde misket bombası patlayan çocuklar var. Savaşın çocukları büyümez, hızla ihtiyarlar. İsrail’in bombaladığı Beyrut’un batısı, Şiilerin yaşadığı bölgedeyim. Son durakta herkes indi, bir başıma kaldım. Şoföre kendimi hatırlattım, özür dilercesine beni unuttuğunu söylemeye çalıştı, "Otur," dedi. Bir saat yol aldıktan sonra Four Seasons otelinin önünde durdu, "İşte burası," dedi. Teşekkür ettim, saat altı, müze çoktan kapanmıştır. Hamra’da otelime gidiyorum yürüyerek. Yarın hayalden çıkan mağara Caita’ya, sonra Trablus’a, Tanrıların şehri Baalbek’e, Bekaa Vadisinde terk edilmiş kamplara gideceğim ama Beyrut’un tarihi güzelliklerini, mükemmel doğasını, iki bin metre yükseklerde yetişen ve kırmızı beyaz bayrağı üzerinde yer alan endemik sedir ağacının özelliklerini değil, ayaküstü sohbete durduğum insanların hikâyesini anlatmak isterdim. Medeniyetlerin, farklı dinlerin, mezheplerin, tarikatların ve ırkların karıştığı bu şehirde her insan Beyrut kadar karmaşık. Şehrin acılarını, iç savaşa tanık insanların yüzlerinde görmek mümkün.   Yukarıdaki resim: Ümit Erzurumlu  

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR