Bilge Karasu’nun Kara Gece’si
11 Haziran 2019 Edebiyat Roman

Bilge Karasu’nun Kara Gece’si


Twitter'da Paylaş
0

“Ancak, gece, ine dönüştür; ılık sularda yüzüş, yalanlardan pek çoğunun gerisine, öncesine dönüştür. Kendisi de bir yalana dayansa bile.”

Gece, Bilge Karasu’nun (1930-1995) 1985’te yayımlanan ilk romanı. 1971 yılında, Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı kitabıyla, Sait Faik Hikâye Armağanı’nı alan Bilge Karasu, Gece romanının “Modern edebiyata yaptığı katkı” ile ilişkilendirilmesi sonucu 1991 yılında Amerikan Pegasus ödülüne değer görüldü.

Eser soyuttur. Tek bir şeyi, olayı ya da gerçeği anlatmaz. Doğrudan işaret etmez. Sırf bu nedenle de bazı eleştirmenler tarafından, göklere çıkarılırken kimileri tarafından da roman olarak nitelenmez, ancak bir taslak olabileceği fikriyle kabul görür.

Romanın soyut olmasının ötesinde distopik bir karakteri var. Dümdüz bir distopyayı tanımlamaz, anlatmaz ama karakterler, imgeler, metaforlar, mekânlar, hâkim olan yönetim anlayışı, gizli güçler, sosyal yaşam gibi unsurlarla birleştiğinde, okuyucunun kafasında bütünlenir. 

Gece yeri, zamanı, ülkesi bilinmeyen, karanlık, karmaşa ve kaos içinde yaşamak zorunda bırakılan insanların ortamını simgeler.

Gecenin işçileriyse akşamüzeri ortalığa çıkıp, gece ortamına ve düzeneğine gerekli malzemeyi sağlamak, kaos çıkararak, insanları yıldırmakla görevli topluluklar ya da kişilerdir. Karanlıktan beslenirler.

O bütün bu kaosu oluşturmak, adam öldürmek, suç işlemek, kötülük yapmak üzere kurulan organizasyonda yer alır.

Gece bütünüyle kurgu olsa da, anlatılan bazı olayların, durumların, yazarın yaşadığı ülkeden bağımsız, herhangi bir ülke için gerçek yaşamla ilişkisini yer yer sezmek mümkün. Üstelik Gece İşçileri’nin genel karakteristiği bu: “Her biri başka ülkelerde olsalar bile gece olur olmaz bu işçiler hemen kargaşa üretmeye, insanları öldürmeye, yaralamaya, başlayan kişilerdir.”

bilge karasu gece

Yazarın yazdığı dönemden bağımsız olamayacağı elbette yadsınamaz. Dolayısıyla romanın yazıldığı dönemleri belki biraz daha öncesini, ellili, altmışlı yılları göz önüne aldığımızda, okuduğumuz kadarıyla, o yılların devlet anlayışının (ülke ayrımı yapmaksızın) bireyi, bireyselliği hem yücelttiği hem de kendi değerlerini kontrolü altında tutabilmek için geceyi, karanlık güçleri, bir çeşit distopyayı teşvik ederek özgürlüğünü elinden alabileceği ve böylece erki elinde tutmayı başarmayı amaçladığı söylenebilir. O dönemleri anlatan ve korkuyu sosyolojik bir olgu olarak işleyen birçok yazarın benzer fikirlerini eserlerinde dile getirdikleri gibi, yaratılan aslında yine bir korku düzenidir.

Gece belirsiz bir ülkede geçiyor ama okuru (nerede olursa olsun), o ülkenin neresi olduğundan emin olmamakla birlikte, rahatlıkla kendi ülkesinde geçebileceğini düşündürür. Ayrıca ülkemizde 1950’li yıllardan başlayarak romanın yazıldığı dönemi de (1980’lerin ortalarına kadar) içine alacak şekilde, 1960’lı 70’li yıllarda, demokrasinin düşüşe geçtiği, liberalizm temelinde yeni bir yaşam biçiminin yükseldiği, 60, 71, 80 darbeleriyle kemikleşen, günümüzde süregelen egemen anlayışın, dönemlerin izlerini sürdüğü de söylenebilir.

Gece üzerine sayısız araştırma, inceleme yapılır, tezler yazılır ama Bilge Karasu’nun fikirlerini açıkça yazmak yerine, imgelerin, metaforların ardına gizlendiği merak edilir. Romanda açık bir işaret görülmemekle birlikte, 70’lere ve 80’lere tanıklık eden pek çok aydın ve edebiyatçı, Bilge Karasu’nun bu dönemlerin Türkiye’sine ve hatta dünyasına bir eleştiri, başkaldırı yaptığında birleşir.

Bir ucu karanlık, asla bir caddeye bağlanamayan, girenlerin yolunu bulmak için henüz gündüzken çabalamaya başlayıp bir türlü evine giden sokağa ya da caddeye çıkamadığı, umutsuzluk ve yorgunluktan tükendiği ve en sonunda üzerine inen geceyle birlikte yitip gittiği çıkmaz sokaklar; sanırım modern (hatta aydınlanmış diyebiliriz) insanın kâbusu, korkuları, yaşadığı coğrafyaya güvensizliği, bundan daha güzel anlatılamaz.

Gece dört bölümden oluşuyor. Her bölümün ayrı bir anlatıcısı var ve sanırım bu en kolay anlaşılan özelliği. Birinci bölüm Tanrı anlatıcı dilinden. Okura gece ve gece işçileri, gecenin gelişi, geceyi oluşturan unsurlar anlatılıyor. Aralarda dipnotlar ile ikinci bir anlatıcı (bence yazar) romana karışıyor. Ayrıca bazı bölümler, tanrı anlatıcı dilinden aktarılırken bazılarında ben anlatıcıya geçiliyor. 15. bölümden itibaren bir de gündüzcü çıkıyor ortaya. 22. bölümde ise yazar özneyi belirsizleştirdiğini, bunu bilerek yaptığını açıklıyor: “Kişileri hem var kılmalıyım, hem de belirsizlik içinde bırakmalıyım.”

İkinci bölümde, ben anlatıcının isminin “N” olduğunu öğreniyoruz, ayrıca anlatıcı da “O” olmuştur. Üçüncü bölümdeyse anlatıcı artık Sevim’dir ve Sevim çeşitli mektuplar yazmaktadır. Ayrıca yazar bu bölümde dipnotlarına dipnotlar eklemeye başlar. Dördüncü ve son bölümdeyse metin iyice karışıyor, “O”, “N”, Sevim, Sevinç… Bölümün sonunda yazar hem Sevim’in hem de Sevinç’in varlığını inkâr ederek kafamızı iyice karıştırıyor.

Dördüncü bölümde sadece bir anlatıcıdan söz edemiyoruz. Yazar dipnotlarla, mektubu taşıyan kişinin anlatımlarıyla iyice şaşırtıyor. İç içe geçen alt ve üst kurmacayla sanki okuyucuya bir tür puzzle tamamlatıyor.

Romanın sonunda 107. bölümden sonra okuru sıkı bir ters köşe bekliyor. Önce dolaba saklanıp okunan bir kitap, babanın çocuğu dolaptan çıkarma ve kitabın ne olduğunu öğrenme çabası, yaşanan arbede, kırılan ve ancak iki yıl sonra yenilenen ayna; iki yıl boyunca çocuğun o parçalı aynada gördüğü üç ayrı kişi. Aynanın yenilenmesiyle birlikte tanıyamadığı yeni görüntüsü, tek. Aynadakilerin hangisi yaşamaya devam etmeli?

Ve sürpriz son: yazarın itildiği bir kapıdan içeri doğru yürürken, üzerine doğru gelen her şeyin sorumlusu “O”ya rastladığını sanması, sonra sırasıyla “O”nun bir erkekten kadına, Sevim’e ve en son Sevinç’e dönüşmesi. Parçalanan ayna ve tanıyamadığı binlerce kendisi…

Belki de Bilge Karasu, azınlık kimliği, Yahudi kökeni, cinsel tercihiyle yaşadığı dönemin ötekileştirilmiş kişisi olarak, içine savrulduğu kendi gecesini, ülkeye hâkim olan anlayış, korku kültürüyle sindirilerek yönetilen, ekonomik ve sosyal baskılar altında ezilmiş, yolunu, evini, arayan, kaybolan insanların gecesi üzerinden anlatıyor. Ve belki de romanın sonunda olduğu gibi o aynayı aslında hepimize, bugüne tutuyor.

“İnsanlar, gitgide istediklerine, dilediklerine inanmakla yetindiklerini, düşünüp tartmayı, ölçünmeyi, olanı biteni görmeye çalışmayı yavaş yavaş bir yana ittiklerini daha fark etmiyorlardır belki de. Bunun farkına varmağa başladıklarında ise ortalık iyice kararmış olacak.”


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR