Bilge Karasu’nun Kılavuz Adlı Romanı Üzerine
3 Mart 2020 Edebiyat Kitap

Bilge Karasu’nun Kılavuz Adlı Romanı Üzerine


Twitter'da Paylaş
0

“Eşcinsel olunduğunun da farkına varılıverir bir gün. Oluşumun değil, olunduğunun. Ama sanatta, bilgide, siyasada nasıl her yeni gelen, her acemi, eğitilirse, eğitilmek gerekirse, eşcinsellikte de yenilerin, acemilerin eğitilmesi söz konusudur.” – Bilge Karasu

Bilge Karasu kendi dilini ve alfabesini kurmuş, yazdığı hemen her metinde sözcüklerinin pırıltısıyla öne çıkmış belki en ayrıksı yazarlarımızdan. Tür ve tema açısından neredeyse taban tabana zıt olan Gece ve Kılavuz romanları dışında öykülerinde, radyo oyunlarında, denemelerinde de Bilge Karasu’nun kendine özgü o çok anlamlı dili bütün benzersizliğiyle içine alır okuru. Öyle ki Karasu’dan okuduğumuz bir cümleye hem sözcüklerin büyülü dizilimine hayran olduğumuzdan hem de yeni anlamlar, başka çıkarımlar yapabilmek için bir kez daha döneriz. 

Yazarın 1990’da yayımlanan ve yayımlandığı günden bugüne epey konuşulan, tartışılan, tekrar okunan, okundukça anlaşılan/anlaşılamayan romanı Kılavuz için ilk bakışta neler söyleyebiliriz peki? Yalnızlık, korku, mutsuzluk, varoluş, intihar, sevgi/sevgisizlik ve ölüm gibi kavramları böylesine kısa bir metine sığdıran Karasu’nun Kılavuz’u için her şeyden önce bir bulmaca ya da sırlar kitabı demek yanlış olmaz sanırım. Bilge Karasu’nun öteki eserlerinde de yer alan “muğlak gerçeklik” en çok da Kılavuz’da karşımıza çıkar. Karasu’nun bu kitapta düşsel olanla gerçek olanı harmanlaması, olay akışını çoğunlukla baş karakterin mırıldanmaları ve iç monologlarıyla ilerletmesi de bu gizemin sınırlarını hayli genişletiyor. Hatırlayalım: Gazetede gördüğü “Yaşlı Beye Refakatçi Aranıyor” ilânından sonra kendini büyük sorular ve sorunların ortasında bulan anlatıcı ve romanın baş karakteri Uğur, gittikçe sarpa saran gizemli olayların içine doğru sürükleniyordu. İlkin Uğur’un gördüğü üç kısa düşle metine giriyoruz: Bu düşte yer alan parçalar ve nesneler gittikçe kendi gerçekliğini yaratıyor ve kurmaca içinde kurmaca okumaya başlıyoruz böylece. Üstelik hikâyeye dahil olan öteki karakterlerle tanıştığımızda bu belirsizliğin izleri daha da silikleşiyor. Aynı zamanda öyküler yazan ve bu öykülerine gördüğü düşleri, tanıştığı kişileri de ekleyen Uğur, bir anlamda bu üst kurmacanın oluşmasına en büyük katkıyı sağlıyor diyebiliriz. Metin içerisindeki akış bazen fantastik ögelerin bazense soyut kavramların etkisiyle gerçeküstü bir türe yaklaştırıyor okuru. 

Kılavuz’un en büyük başarısı tek bir gerçekle yetinmeyip devamlı yeni arayışlara sürüklenmesinde aranmalı. Tekrar eden işaretlerin ve sorulmamış soruların gündeme getirilmesiyle iyice çetrefilli bir yapıya bürünen Kılavuz temelde neyin hikâyesidir peki? Bilge Karasu’nun böylesine çok başlı bir anlatı dünyası kurarken öne çıkarmak istediği konular, sorular nelerdir? Kitap içerisindeki yabancılaşma, yalnızca karakterlerin içinde bulunduğu mekânsal, düşünsel veya duygusal bir uzaklaşmanın sonucu sayılmamalı elbette. Özellikle intihar ve ölüm gibi kavramların yer aldığı bölümler şüphesiz ki Kılavuz’un çıkış noktasını ve ulaşmak istediği yeni gerçekliğin en önemli ipuçlarını oluşturuyor. Ancak Uğur’un gazetedeki ilan için telefonda görüştüğü kişi, yani Yılmaz Bey de bir başka soru olarak çıkıyor karşımıza, Uğur’u bir şekilde taksiye bindirip randevu evine getiren şoför İhsan da. İlândaki bakıma muhtaç yaşlı bey, yani Mümtaz da büyük bir gizem taşıyor hiç şüphesiz. İlk bölümde Yılmaz ve Mümtaz Bey, fiziksel olarak hikâyeye fazla dahil olmuyor. Refakatçi olma işini ayarlayan ve gazeteye ilân veren Yılmaz bir anda kayboluyor örneğin ve Mümtaz Bey de uzun sayılacak bir süre sonra ortaya çıkıyor. Geriye iki kişi kalıyor: Uğur ve taksici İhsan. 

Sanırım romandaki çözülmesi en güç bulmaca Uğur ve İhsan arasındaki tuhaf ilişki. Nedir bu tuhaflık, biraz açalım. Uğur’u taksiyle eve götüren ve onu biraz daha tanımak için bir süre o evde kalan İhsan, sözünü ettiğim tuhaflığın ilk işaretlerini zaten başta belli ediyor. Sözgelimi evdelerken ortamın sıcak olması sebebiyle gömleğini çıkarıyor ve koca salonda Uğur’la aynı kanepede, hatta diz dize oturmayı tercih ediyor. Buraya kadar sağlam bir dostluğun ya da iyi niyetle kurulan bir arkadaşlık ilişkisinin başlangıcı gibi okumak mümkün bu sahneyi. O sırada masanın üzerindeki bir nota gözü ilişiyor Uğur’un: “Biraz gecikebiliriz. Siz keyfinize bakın.” Notu yazan kişi, yani Yılmaz, anlıyoruz ki bu “sıcak” ortamı özellikle kurmuş ve evden kasıtlı olarak ayrılmıştır. Uğur’la İhsan’ı yakınlaştırmak için yapılan bu çabanın sebebi ne olabilir? Devam edelim. İhsan bir süre sonra banyoya çıkıyor ve musluk ayarını yapamadığı için oradan Uğur’a sesleniyor. Uğur banyoya girdiği sırada İhsan’ı çırılçıplak buluyor ve İhsan’ın bu çıplaklığından dolayı hiçbir şekilde rahatsız olmadığını ifade ediyor bize, kendisine. Buraya kadar bile o soruyu sormamışsak, şimdi sırası. İhsan, musluğu tamir etmek için uğraşan Uğur’a şu cümleyi kuruyor: “Sen de gel diyeceğim ama burası pek dar.”

İki erkeğin artık yakınlaştığını iyiden iyiye düşünmeye başlarız böylece. İlerleyen sahnelerde bu ilişki gittikçe karmaşık bir hâl alır. Uğur gibi İhsan da o evde yaşamaya başlar ve aynı yatağı paylaşırlar. Hikâyeye sonradan katılan Mümtaz Bey de bu ilişkide bir tuhaflık bulmaz, hatta ara sıra dinlenmeleri için onları “odalarına” bile gönderir. Bir başka sahne de şöyle: Uğur uyukladığı bir sırada yüzünde bir böceğin yürüdüğünü hissedip hemen ayılır. Ancak görür ki yüzünde bir böcek değil, İhsan’ın parmakları dolaşmakta. Kılavuz’un bilmecelerle dolu dünyasındaki en belirgin ve elle tutulur örneğimiz bu iki erkeğin yakınlığı. Bu ilişkiye artık bir isim koymanın zamanı geldi dediğimiz her noktada da Karasu’nun muzip ve zeki dili devreye girer, olanları çabucak toparlar ve başka ayrıntılara yönlendirir bizi.

Gelelim öteki karakterlere. Yılmaz, Mümtaz Bey’i amcası olarak tanıtıyor Uğur’a. Ancak İhsan’dan öğrendiğimize göre Mümtaz Bey, Yılmaz’ın amcası değil, hocası. Yani ona hocam diye hitap ediyor. Aralarında bir dostluk olduğu kesin, hoca-talebe ilişkisini neye yormalıyız? Mümtaz Bey Yılmaz’a hangi konularda hocalık yapmış olabilir ve böylesine “masum” bir ilişki konusunda Yılmaz neden yalan söylüyor? Yazının başında Uğur’un öyküler yazdığından söz etmiştim. Mümtaz Bey, Uğur’un öykülerini okuyor daha sonra ve ona çeşitli önermelerde, telkinlerde bulunuyor. Yılmaz’dan sonra yeni bir öğrenci mi yetiştirmek derdinde acaba? Ya da hocalık etmek istediği başka konular da mı var? Tam bu noktada Bilge Karasu’nun Öteki Metinler adlı kitabında yer alan ve “eğitmek” sözcüğüne yoğunlaştığı birkaç cümlesini burada hatırlatmak istiyorum. Şöyle diyor Karasu: “Eşcinsel olunduğunun da farkına varılıverir bir gün. Oluşumun değil, olunduğunun. Ama sanatta, bilgide, siyasada nasıl her yeni gelen, her acemi, eğitilirse, eğitilmek gerekirse, eşcinsellikte de yenilerin, acemilerin eğitilmesi söz konusudur.” Sanırım ortadaki ilişkinin bağlantıları biraz daha gün yüzüne çıkıyor böylece. Uğur eşcinsel bir dünyanın, alanında uzman olan kişilerin eğitici olduğu ve onların arasına katılan acemilerin de eğitildiği bir hayatın içerisine mi düşmüştür? Böyle düşünmemiz için Kılavuz’da birçok açık kapı bırakıyor Bilge Karasu, elbette böyle düşünmememiz için de. Kitabın bir yerinde Uğur’un söylediği, “Anlaşılamayacak şeyler hep kalacaktır yolumuzun orasında burasında,” cümlesi de kitabın esas meselesine iyice yaklaştırıyor bizi. 

Şimdi gelelim son soruya. Sırlarla dolu olan bu kitabın adı neden "Kılavuz"dur o halde? Bildiğimiz gibi kılavuz, ilk çağrışımıyla yol gösterme, işaret etme anlamına geliyor. Bu sözcüğü “kılav” ve “uz” şeklinde bölelim şimdi. “Kılav” eski dilde keskinlik, düzeltme, çeki düzen verme anlamına gelirken “uz” sözcüğü de işini iyi yapan, becerikli, usta kişi anlamında kullanılır. Mümtaz Bey’in hoca olduğu bu anlatıda Yılmaz ve İhsan’ı çırak, Uğur’u ise her şeyden habersiz bir acemi olarak düşünmemiz için yeterli ipuçları var elimizde. Dikkat edilirse “kılavuz” sözcüğü kitapta yalnızca bir kez geçiyor. Mümtaz Bey’in, İhsan’ın ve Uğur’un belki çok önemli bir konuyu tartıştıkları sırada İhsan bir an için sesli düşünüyor ve konuştukları konuyu – daha sonra kendisinin de gülmesine sebep olacak – bir örnekle, benzetmeyle açıklamaya koyuluyor: “Bir çengelli iğneye takılmış bir lastik… Bir el var, hızlı, uz… Kılavuzu iter kumaşın içinde.”

Batan, acıtan ama uyaran çengelli bir iğne midir Mümtaz Bey? 

Peki çekildiği tarafa giden, esneyen, genişleyen ve küçülen, çengelli iğneye takılmış bir lastik mi Uğur? 

Hızlı, becerikli (uz) bir el, yazarın, Bilge Karasu’nun kendisi mi? 

Peki kumaş, önümüzde sımsıkı dokusu ve binbir rengiyle uzanan sayfaların, yani kitabın ta kendisi olamaz mı? Olabilir.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR