Bilgisayar Oyunları Bir Edebiyat Türü müdür?
14 Mart 2020 Bilim Teknoloji Edebiyat

Bilgisayar Oyunları Bir Edebiyat Türü müdür?


Twitter'da Paylaş
0

“Büyük bir kitap birçok deneyimle donatır insanı, bitirdiğinizde biraz yorgun düşersiniz. Okurken birçok hayat yaşamışsınızdır.” – William Styron

“Bilgisayar oyunları edebi bir tür mü?” saçma bir soru gibi görünüyor: Bu, bir filmin şiirle aynı olup olmadığını sorgulamak gibi bir şey. Ancak bu soruyu sormak bir çeşit provokasyondur, çünkü şöyle düşünmemizi sağlar: Oyunlar ve edebiyat – ortaya çıkışları ve gelişimleri ne kadar farklı olursa olsun – oyuncularda ve okurlarda benzer tepkilere neden olurlar.

Bilgisayar oyunlarının edebiyat ya da sanat formu olup olmadığını tartışmak bile konuya yaklaşımımızın açık olduğunu gösteriyor. Önde gelen film eleştirmenlerinden Roger Ebert “bilgisayar oyunlarının asla sanat sayılamayacağını” öne sürdüğünde haksızlık ediyordu. Bir zamanlar filmlerin sert bir dille eleştirildiği ve tiyatro oyunlarıyla kıyaslandığı ya da 19. yüzyıl empresyonist sanatının realizmle kıyaslandığında “kocaman bir leke” olarak tanımlandığı gerçeğini çok çabuk unutmuştu. Ebert’in oyunlara tepkisi bu açıdan yanlış. Buradan öğrenmemiz gereken yeni akımlara karşı savunmaya geçmememiz gerektiğidir. T. S. Eliot ve Ezra Pound gibi 20. yüzyıl yazarları filmi, edebiyattan daha aşağıda görmedi, aksine yeni yazı tarzlarına ilham verebileceğini düşündüler. İncil araştırmalarının araçları, romanın yeni ve heyecan verici dilini incelemek için kullanıldı. Bilgisayar oyunları estetik, görsel ve anlatı karmaşıklığına ulaştıkça köklü sanat yöntemleri ile yorumlanabileceğini görmeye başladık.

Daha önceki dönemsel değişimlerde olduğu gibi iki soruyla karşı karşıya kalıyoruz. Birincisi: Bilgisayar oyunları bir tür sanat olabilir ama ne tür? Oyunlar filme mi yoksa romana mı yakın? Bunlara cevap arandıktan sonra şu soru gelir: Mevcut sanat formlarını analiz etmek için kullandığımız araçları, yeni formlara nasıl uygulayabiliriz?

Oyunlar ortaya çıktığından beri oyun çalışmaları içinde süregelen bir tartışma var. Oyunların, onları tanımlayan eşsiz mekanizmalar yoluyla anlaşılabileceğini savunanlar (ludologlar) var. Bir ludolog için – Mass Effect gibi bir oyun 250 bin kelime diyalog içeriyor olsa da – oyunu anlamak için değişkenlerin etkileşimi ile koşma, atlama ve uçma mekanikleri üzerine yoğunlaşmalıyız. Hikâye, kötü adamları öldürmek için bir bahane yaratıyor. Mass Effect’in senaryosu bilimkurgu romancılarıyla kafa kafaya verilip yazılmış olabilir, ancak oyun Savaş ve Barış’tan ziyade Süper Mario’ya benzer. Bu fikre karşı çıkanlar arasında oyunu hikâyesi için oynadığımızı iddia eden anlatıbilimciler (narratologists) var. Eğer oyunlar sadece mekanizmalarla ilgiliyse niçin herkes Mass Effect oynarken Doom oyuncularının sayısı giderek azalıyor? Tıpkı bütün romanların yedi temel olay örgüsü üzerine kurulu olması gibi oyunlar da temelini oluşturan mekanizmaların farklı versiyonlarından oluşur. Bu nedenle oyunu diğerlerinden daha iyi kılan şey anlatımdaki ince detaylardır. 

Kendi araştırmalarımla bu eleştirilere biraz renk katmaya çalışıyorum. Oyunlar açık açık edebiyat türü olmasa da edebiyatçıların iki bin yıllık edebiyat eleştirisini kullanarak oyunların anlatıları hakkında çeşitli yorumlar yapabileceğini savunuyorum. Ancak bunu iddia etmek geriye dönüp bakmayı gerektirir. Pek çok eleştiri, bir metnin yapısı ve biçimine bakarak başlar ve ancak o zaman okuyucuları üzerindeki etkilerini merak etmeye başlar. Edebiyata böyle değil de teleskopun diğer ucundan bakarsak ne olur? Oyunlar ve edebiyatın, oyuncular ve okurlar üzerindeki etkilerini göz önüne alırsak her ikisinde de benzer duygu ve tutumların olduğunu fark ederiz ve benzer tepkilere yol açan ortak yapıları ve yöntemleri arayabiliriz.

Edebiyat eleştirmeni Frank Kermode etkileyici bir roman okurken sonuna dair tahminlerde bulunmanın bizi motive ettiğini gözlemledi. Her romanın aslında sonunda başladığını belirtiyor. Jane Eyre başlangıçta okurlara, “O gün yürüyüş yapma imkânı yoktu,” diyerek “gerçek hikâye” başlamadan önce gereksiz bir bilgi sunmuyor. Aksine, o olay gerçekten önemli, Jane ve Rochester’ın evliliğiyle sonuçlanan uzun eylem zincirinin ilk parçası. Aynı zamanda, gerçekleşen her şey başlarda olan olaylarla bağlantılı olmasına rağmen Jane Eyre okuru sürekli şaşırtıyor, böylece okur anlatının onu nereye götüreceğinden emin olamıyor. Bildiğimiz tek şey, sonunda her olayın çözüleceği ve hayatımızda gerçekleşmesi imkânsız olan bir sonun geleceği. Gerçek hayatta sık sık sinirimizi bozan şeyler (öngöremediğimiz olaylar, her şeyin bir anda değişmesi vs.) edebiyatta karşımıza çıkınca bize keyif veriyor. Sonunda her şeyin açıklığa kavuşacağını bildiğimiz için okuyoruz. 

Bence bu durum, aynı zamanda niçin oyun oynadığımızı da açıklıyor. Oyunlar hayatı taklit eder: Beklenmedik olay ve zorluklar vardır, hatalar yaparız. Aynı zamanda oyunlarda hata yapınca tekrar aynı yeri oynayabiliriz, bu da oyunları zevkli kılar. Hataları öğrenip üstesinden geldikçe büyük bir tasarımcı tarafından programlanmış, bizi bekleyen sona ulaşacağımızı biliriz. Oyuncu, olayları kendi başına gelmiş gibi anlatır: “Odaya gittim ve pencerenin önünde duran kötü adama ateş ettim. Köşedeki adam beni vurdu, böylece bir sonraki sefer odayı kolaçan ettim ve sinsi adamı hedef aldım.” Yeniden oynuyor ve hatalarımızı düzeltiyoruz ve çabalarımız bir sonla ödüllendiriliyor. Oyunların temel yapısı (“Şuraya git, şunu vur, devam et”) zayıf bir nokta olarak karşımıza çıkar. Aslında jenerik bir güç olarak görülebilir. Oyunun beklenmedik tehditlerine karşı eylemlerimizi düzene sokarak kendi hikâyemizi yazıyoruz. Oyun sona erdiğinde Yol boyunca karşılaştığımız beklenmedik tehlikeler ve sinir bozucu başarısızlıkların, hikâyeye nasıl oturduğunu görebiliyoruz. Okuma nedenimiz neyse, oyun oynama nedenimiz de o: Her şeyi açıklığa kavuşturan sona ulaşmak.

Yazının başında sorduğumuz sorulara bir cevap vermek zor. Aslında bilgisayar oyunlarının edebi bir tür olmadığı çok açık, ancak soruyu bir de şöyle düşünün: “Bilgisayar oyunu oynayanlar, okurlara benziyor mu?” Buna verilecek cevap ile iki taraf birbirine yakınlaşır. Edebiyat eleştirisi, oyunları daha iyi anlamamızda yardımcı olabilir. Oyunları yorumlamanın en iyi ya da tek yolu bu değildir, ama bu yol, oyunların hikâye anlatımında yeni bir ses olmadığını öne sürer. Bilimden sosyal bilime günümüzde çoğu akademik araştırmanın yaptığı gibi oyunlara karşı disiplinlerarası bir yaklaşım sergilemek doğru olacaktır.

Çeviren: Aslı İdil Kaynar

(Interesting Literature)


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR