Bilim Okuma Sorunsalı
14 Temmuz 2018 Bilim Teknoloji

Bilim Okuma Sorunsalı


Twitter'da Paylaş
0

Kimi umursamazların 30 yıl önce ilk basımı yapılan bilim kitaplarını hâlâ virgülüne dahi dokunmadan basıyor olduğunu da söylemeden geçemeyeceğim.

Evrenin ve yaşamın sırlarına karşı duyduğumuz merak, var olduğumuz günden beri apaçık ortada. Gelişen teknoloji ile uygarlığımız artan bir hızla ilerleme kaydediyor, ve fakat tüm yeni bilimsel keşif ve ilerleme, bizim aslında ne kadar az bildiğimizi ortaya koyuyor. Yine de hepimiz öğrenmeye hevesliyiz ama aynı zamanda çoğumuz bilimsel kitaplardan şikayetçiyiz. Ya okuduğumuzu tam olarak anlayamadığımızı, ya da bize, bizim algılayacağımız biçimde aktarılmadığını düşünüyoruz. Kimi kuram ve kavramların beyin yaktığını ve bizim algımızın zaman zaman yetersiz kaldığını kabul etmekte sakınca yok tabii ama bütün suç bizde mi? 

Bir bilgiyi başkasına aktarmak, ilk bakışta çok basit ve özel bir eğitim gerektirmeden yapılabilecek bir şey gibi gözükebilir fakat aslında kazın ayağı hiç de öyle değil. Topluma hitap ederken çoğu bilim insanı sadece meslektaşlarına hitap eder. Alanı ne olursa olsun bir bilim insanı, mesleki çalışmalarında her gün kullandığı terimlerle, anlatmak istediğini kesin ve net bir dille ifade edebilir; ancak kullanılan terimler, sadece meraklılardan oluşan bir kitle söz konusuysa, kavramı okuyucu ya da izleyici için daha da gizemli kılmaktan başka hiçbir işe yaramaz. Bilimsel tarihe damgasını vurmuş bir makaleye örnek olarak (sadece) bir göz atalım…

“Devinen cisimlere uygulandığında, günümüz yorumuyla, Maxwell’in elektrodinamiğinin, olayın kendisinden kaynaklanmadığı anlaşılan asimetrilere yol açtığı bilinir. Örneğin, mıknatıs ve iletkenin karşılıklı elektrodinamik eylemine bakınca, buradaki gözlemlenebilir durumun yalnızca iletken ve mıknatısın göreli hareketine dayandığı görülür. Oysa ki geleneksel bakışta, cisimlerden birinin ya da diğerinin devindiği, iki devinimi kesinlikle birbirinden ayıran bir durum tanımlıdır. Mıknatıs deviniyorsa iletken sabit olacağından, mıknatısın çevresinde belli bir enerjiye sahip bir elektrik alanı oluşarak, iletkenin durduğu yerde bir akıma yol açıyor. Öte yandan, mıknatıs sabitken iletken devindiğinde, mıknatısın yakınlarında herhangi bir elektrik akımı oluşmuyor. Ne var ki, iletkenin içerisinde, kendi başına bir enerjiye sahip olmayan, fakat sözü geçen iki durumda da, göreli devinimin eşit olduğu varsayılarak mıknatısın devindiği durumda oluşanlarla aynı yönde ve eş yoğunlukta elektrik akımları oluşmasına neden olan bir devinim gücü vardır.

Bu tür örnekler ve ‘eter’e göre yerin herhangi bir devinim yapıp yapmadığını saptamaya yönelik başarısız girişimler bir arada düşünüldüğünde, mekanik gibi elektrodinamiğin de mutlak devinimsizlik fikrine karşılık gelecek türden hiçbir özellik göstermediği anlaşılıyor…” *

Albert Einstein’ın ayak sesleri ve Genel Görelilik Kuramı’nın ilk tuğlası olan bu makale çok sade olmasına karşın, sanırım çoğumuza pek bir şey ifade etmedi. İki paragrafı da tekerleme okur gibi okuduk. Büyük olasılıkla anlayabildiğimiz tek şey, Einstein’ın genel kabul görülen bir yanlışlığı fark ettiği ve duruma kibarca itiraz ettiği oldu. Ama Einstein’ın 26 yaşında yaptığı bu varsayıma göre zaman, mekân ve hareket birbirlerinden bağımsız değildi. Özellikle de ışık hızı, onlarla aynı biçimde hareket eden bütün gözlemciler için aynı olmalıydı. Bu varsayım, uzay ve zaman kavramlarımızda tam anlamıyla bir devrim yapmıştır.

Peki veriyi anlaşılır bir biçimde halka ulaştırmak bilim insanları için bu denli zor mu?

Kesin olan ilk şey bilmek ve açıklamak kavramlarının birbirinden çok farklı olduğudur. Ayrıca, açıklamanın ‘yapılabiliyor’ olması da çoğu zaman yeterli değildir. Okuyucu için asıl önemli olan açıklamanın ‘nasıl’ yapıldığıdır. Yeni bir bilgi, onu elde etmek isteyen kişi için her şeyden evvel, daha önce genel olarak bildiklerinin oluşturduğu bir örgünün içinde olmalıdır. Yazının hedefe ulaşması için, ayrıca kitle üzerinde merak hissini uyandırması gerekir. Okuyucunun tansiyonunu tutmak ve onu sayfalar içerisinde boğmadan ve karmaşaya sokmadan sürüklemek ise şüphesiz ayrı bir beceridir.

Bazı bilim insanları bu konuda yeteneksiz olduklarını kabul etmişlerdir; bu yüzden günümüzde, aralarında çok iyileri de olan kimileri, kitaplarını bu alanda becerikli meslektaşları ve uzman editörlerle beraber çalışarak hazırlarlar. Fakat bu da her zaman başarılı bir sonuç ortaya koyamayabilir. Okumak istediğimiz her kitabı özgün yazın dilinden okuyabiliyor muyuz?

Çok popüler olan kuramsal fizikçi bir yazarın kitabındaki şu paragrafa dilimize bire bir çeviri yaparak bir göz atalım.

“…Alan Guth’a göre, evrenin yarıçapı, saniyenin küçücük bir bölümünde milyon kere milyon kere milyon kere milyon kere milyon kat (l’ den sonra otuz sıfır) artmıştı. Evrendeki her düzensizlik, bu genişlemenin etkisiyle; tıpkı balonun üzerindeki kırışıklıkların şişirildikçe kaybolması gibi düzelmiştir. Böylelikle ‘enflasyon’, evrenin bugünkü düzgün ve tekbiçimli durumuna, pek çok farklı ve tekbiçimli olmayan başlangıç durumlarından evrimleşerek nasıl geldiğini açıklar. Bu durumda, elimizde oldukça güvenilir bir evren tablosu olduğuna söyleyebiliriz; en azından büyük patlamadan sonra bir saniyenin milyarda-trilyonda birine kadar geri gidebiliyoruz…” **

Milyonları, milyarları tekrarlamakla bir yere gidilebileceğini sanmıyorum. Büyük sayıların bu şekilde ifadesi okuyucunun kafasını karıştırmaktan başka hiçbir işe yaramaz. Kimi sayıların ifade edilmesi zorunludur fakat bunlar genel algı düzeyine indirgenmelidir. Evrenin oluşumundaki ilk anın önemini anlatmak için de bu sayılara gerek yoktur.

Buradaki sorun yazarın kendisinden kaynaklı olabilir, fakat editör ya da çevirmen (bence) terminolojiyi sadeleştirme becerisinde olmalı ve tabii ki aynı zamanda yetkisinde kılınmalıdır. Eseri özgün yazın dilinden okuyamayanlar için geçerli olan en büyük sorun, işte bu çeviri sıkıntısıdır. Ayrıca, bilimsel çeviriyi yapan kişinin dile olan hakimiyeti, iyi bir eser ortaya koymak için kesinlikle yeterli değildir. Çevirmen, bilimsel terminolojiyi ve ne anlattığını kesinlikle bilmelidir. Kimi yayıncılar, çevirmenin konuya olan hakimiyetini göz önünde bulundursalar da, çoğu yayıncı ne yazık ki çevirinin hızı ve maliyeti ile daha çok alakadar olur.

Kimi umursamazların 30 yıl önce ilk basımı yapılan bilim kitaplarını hâlâ virgülüne dahi dokunmadan basıyor olduğunu da söylemeden geçemeyeceğim. Bilimin zaman içinde olumsuz sonuçlandırdığı hipotezlerin yayımlanıyor olması bir yana, günümüzde deneysel olarak gözlemlenmiş olmasına karşın, kimi bilimsel verinin de sadece varsayım veya fikir olarak anıldığı birçok kitap, yıllar önceki haliyle okuyucuya sunulmaya devam ediliyor. Oysa ki geçen 20-30 yıl içinde, özellikle kozmoloji, parçacık fiziği ve kütleçekim alanlarında yaşanan gelişmeler evrene bakışımızı tamamen değiştirmiş, evrenin hem geleceği hem de geçmişi ile ilgili anlayışımızı kökten değiştirmiştir.

Bu bağlamda, meraklı bilim okurlarına önerim, kitapları özgün dilinde okuyamıyor iseler güvenilir yayınevi ve çevirmenleri tercih etmeleri; ilk basım tarihlerini kontrol etmeleri ve mümkün oldukça yakın süreçte ele alınmış eserleri tercih etmeleri yönündedir. Ayrıca okur, yazarın hedef aldığı kitle içerisinde bulunduğundan emin olmalıdır. Örneğin, klasik fizik hakkında pek bilgi sahibi olmayan bir okurun, Kuantum Mekaniklerini inceleyen bir kitap okumaya yeltenmesi pek akıllıca değildir.

*Annalen Der Physik, Haziran 1905 “Zur Elektrodynamik bewegter Körper” –Albert Einstein

**A Briefer History of Time 2005 Bantam – Stephen Hawking, Leonard Mlodinow


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR