Bilincin Akışında, Varoluş Anlarının Peşinde

Bilincin Akışında, Varoluş Anlarının Peşinde


Twitter'da Paylaş
0

Woolf’un, döneminin ve sonrasının yazın ve eleştiri dünyasına çok boyutlu bir etkisi olmuştur. Kadın hakları savunucularının onu sahiplenmesinde büyük rolü olan eşitlikçi ve kadına karşı ayrımcılığı eleştiren yazı ve konuşmaları kadar güncel politikayla ilgili konuşma ve denemeleri de onun bir yazın ve düşünce insanı olarak taşıdığı önemi ve gücü ortaya koyar.
Alev K. Bulut

Diyelim ki insan, fikirlerini birer “sanat eseri” olmadan önce yakalayabilse? Aklında beliriverdikleri anda –Asheham Tepesi’ne tırmanırken mesela– sıcak sıcak, birden yakalasa…

(Bir Yazarın Güncesi, s. 125)

Virginia Woolf (1882-1941) yirminci yüzyılın ilk çeyreğinde “iki yüzyıldır İngiliz romanına egemen olan gerçekçilik geleneği”ni yıkarak varlığı ve bilincin akışını yazıya dökme, “yavaş ve yanıltıcı” bulduğu dilin olanaklarını zorlama yollarını arayan öncü bir yazardır. Gelenekçi yazarlar “bir tek gerçek olduğunu sanıyorlardı. Oysa gerçek her insana göre değişen, elle tutulamayan, su gibi akan bir şeydi. Asıl önemli olan o gün ne yaptığını, şu gün ne yaptığını rapor etmek değil; aklından geçen duygularla düşünceleri, anlık izlenimleri saptamaya çalışmaktı” (Urgan, ss. 57-58). Onun gibi yaşamın akışındaki varoluş anlarını [moments of being] ya da anıklıkları [epiphany] anlatma çabası içindeki öbür yazarlarla birlikte (ör. William James, Dorothy Richardson, James Joyce) sonradan “bilinçakışı” [stream of consciousness] adını alan anlatı tekniğinin doğmasına önayak oldu. Woolf, Dışa Yolculuk (1915) ve Gece ve Gündüz (1919) romanlarını tamamladıktan sonra giriştiği bu yeni anlatı kurgulama tekniğiyle yaşamı aralarda hiç dikiş izi yokmuşçasına bir bütün olarak izleyip yansıtmayı ister. Pazartesi ya da Salı adlı öykü seçkisindeki öykülerin taslakları da bu deneylerin izini taşır. “Zihnin çeşitli düşünceler arasında sürekli gidiş gelişini… tüm karmaşıklığı ile bilinci saran o yarı saydam örtüyü… maddeci dünya yerine… ruhu anlatmayı” denerken bir anlamda tekniğini olgunlaştırmış ama aslında öykülerin çoğunu geleneksel anlamda bitirmeden bırakmıştır. Öykülerin ardından da en çok bilinen romanları Mrs. Dalloway (1925), Deniz Feneri (1927) ya da Dalgalar’dan (1931) önce ilk olarak Jacob’un Odası’nda (1922) dener ve başarır yazar-anlatıcıyı gizlemeyi. Böylece geleneksel yapıyı yıkarak roman kişilerini bir yerden ötekine, bir zaman diliminden öbürüne taşımış olur (Lehmann 1995, ss. 42-44). 1882’de Viktorya dönemi İngil-teresi’nde aydın ve disiplinli bir ailenin beş çocuğundan biri olan Virginia Stephen bu eğitim düzeyi yüksek ailede doğma şansını iyi değerlendirmiş. Felsefeci ve ansiklopedi yazarı babası Leslie Stephen’ın zengin kütüphanesi sayesinde yoğun okumalara çocuk yaşta başlamış. Aynı yıllarda evde gazete çıkaran Stephen kardeşler aslında bir basımevi ya da yayınevi gibi çalıştıklarının herhalde farkında değildi ama düzelti, redaksiyon görevlerinin de paylaşıldığı ve çocukların kendi gazetelerini çıkardıkları bu ailede Virginia Stephen’ın okuma yazmaya ilgi duyması doğaldı. Eğitimini de hep bu evde babasından aldı. [caption id="attachment_28233" align="alignright" width="400"] Desen: John Springs[/caption] Eleştirmen ve yayıncı Leonard Woolf ile evlenince Woolf soyadını alan Virginia Stephen ilk iki romanının ardından yeni bir biçem kurmak için denemeler yapmaya başladı. Yazar üzerine bugüne kadar yapılmış çok sayıda inceleme, araştırma ve yazarın 1915-1941 yılları arasında tuttuğu günlükler, yazdığı mektuplar ve biyografilerinden öğrendiğimiz kadarıyla, yazdığı bazı kısa öyküler, örneğin “Yeni Elbise”, “Projektör”, “Yazılmamış Bir Roman” ya da “Aynadaki Kadın: Bir Yansıma” Woolf’un yaşamın akışında uçup kaçan küçücük anlara sığdırılabilecek bütün deneyimleri kaleme alma denemeleriydi. Bütün öykülerinin toplandığı seçkinin önsözünde Susan Dick’in belirttiği gibi, Woolf’un öykülerinin biçimleri ve kurguları işte bu denemeler nedeniyle büyük farklılık gösterir. Hepsi büyük bir öykünün (yaşamın) parçası olarak okunabileceği gibi, her biri ayrı bir deneme de sayılabilir. Bazısı zaten romanlarını yazarken oluşmuş yan öykülerdir (“Slater’ın İğneleri Sivri Uçlu Değil” öyküsünün Deniz Feneri’nden türemesi gibi) (Dick 1989, ss. 1-6). Woolf bir ışık seli gibi akan zamanın içindeki anları arada hiçbir dikiş izi olmadan anlatmaya çalışıyordu. “Pazartesi ya da Salı” öyküsündeki “balıkçıl” misali yaşamı kuşbakışı izlerken istediği yerlerde ve sahnelerde yakın çekim yapar gibi… Virgina Woolf, deneyimlerin ancak kaleme dökülünce gerçeklik ya da anlam kazanacağını düşünüyordu. Önce deneyim geliyordu, sonra deneyimin anlamı. Woolf’un Moments of Being başlıklı deneme seçkisinin önsözünde Jeanne Schulkind, onun bu yaklaşımında İngiliz romantiklerinden William Wordsworth’ün etkisinden söz eder ve yazarın bir anıyı ya da varoluş ânını yeniden kurgulamadaki başarısını bir imgeleme ve sembolleştirme başarısı olarak yorumlar (1989, ss. 26-27). Yaşamın akışı içindeki varoluş anları birer balyoz darbesidir, her biri şok etkisi yapar. Woolf işte bu etkiyi dile getirmeye uygun tekniği bulmak için nasıl çalıştığını güncelerinde, mektuplarında ve denemelerinde de anlatır. Yazarın kendi kaleminden bize ulaşan bilgiler bu yazınsal arayışların arka planını, özellikle de akıl sağlığını tehdit eden bir yaratıcı dürtü ve enerjiyle geleneksel anlatı yapısını altüst ederken kendini de nasıl tüketebildiğini gösteriyor. Woolf’un dostu şair John Lehmann Kendine Ait Bir Kadın adlı kitabında Woolf’un yazarlara öğütler vermek için yazdığı bir manifestoda bu yeni anlatı biçimini müjdeleyen şu satırlarına yer veriyor: Çevrenize ve yaşama baktığınızda, göründüğünden çok farklı olduğu izlenimi edinirsiniz. Bir an için, sıradan bir kişinin, sıradan bir günündeki düşüncelerini inceleyin. Zihin, önemsiz, düş ürünü, hemen uçabilen veya bıçakla kazınmışçasına kalıcı olan, sayısız türde izlenim edinir. Her yönden, aralıksız bir atom yağmuru gibi yağan bu izlenimler, Pazartesi ya da Salı günündeki yaşama uyum sağlamak için belleğe dokunduklarında, vurguları öncekilerden farklı olur. Önemli anlar bu sırada değil de o sırada oluşur. Böylece, eğer bir yazar tutsak değil de özgür, gerektiği şekilde değil de kendi seçimine göre, geleneklere değil de kendi duygularına dayanarak yazabiliyorsa, o zaman işler değişir… Yaşam, simetrik sıralanmış bir dizi fayton feneri değildir: Yaşam, parlak bir ışık halkasıdır. Bizi, ilk bilinçlendiğimiz andan sonuna dek saran, yarı saydam bir örtüdür… (s. 41) Aynı biçimsel arayışı Woolf, günlüklerinde 26 Ocak 1920 Pazartesi sayfasında, tam da doğum gününün ertesinde, onu çok mutlu eden bir keşif olarak şöyle yazmış: … öğleden sonra yeni bir roman için yeni bir biçim fikri geldi aklıma. Diyelim ki, bir olay ötekinin içinden doğup çıksa –bir roman taslağında olduğu gibi– sadece 10 sayfalığına değil, 200 sayfa filan – bu benim istediğim gevşekliği ve hafifliği vermez mi; böylelikle olaya daha yakınlaşılır ama aynı zamanda biçim ve hız korunur, her şey, her şey de kuşatılmış olmaz mı? Kuşkum bunun insan yüreğini ne ölçüde kuşatacağı… Çünkü sanıyorum yaklaşımım tamamıyla farklı olacak bu kez: kaba inşaat yok: tek bir tuğla bile görülmeyecek; her şey akşam alacası, ama yürek, tutku, mizah, her şey siste yanan ateş gibi için için parlayan… bir düşün Mark on the Wall, K(ew) G(ardens) ve Joyce ve Richardson’da olduğu gibi daraltıcı ve kısıtlayıcı olmadan, kitabı kendisinden ayıracak bir duvar örecek kadar esnek ve zengin olabilir mi? .... Yazılmamış romanı bu kadar kolay ilerletebildiğime göre doğru yoldayım diye düşünüyorum… (Bir Yazarın Güncesi, s. 42) Virginia Woolf şanslı bir yazar olduğundan söz eder günce, mektup ve denemelerinde. Çünkü yazdıklarını bir yayınevine beğendirmek, daha doğrusu onların istediği gibi yazmak zorunda değildir. Romanları zaten Leonard Woolf ile birlikte kurdukları (Katherine Mansfield, T.S. Eliot, James Joyce, Sigmund Freud gibi dönemin önemli yazar ve bilim insanlarının eserlerini basan) Hogarth House yayınevinden çıkmaktadır. Özgürce denemeler yapabilmektedir. Bu denemeleri kendisi için işkenceye çevirdiğini ve her yeni kitaptan önce kendisini kıyasıya eleştirip sinir krizleri geçirdiğini de biliyoruz. Her cesaret ve yaratıcılık dönemini izleyen endişe nöbetlerini kaldırmakta zorlandığı ortadadır. Aile mirası Viktorya dönemi çalışma ahlakının da etkisiyle kendisine hep işkence ettiği görülür: Kendine Ait Bir Oda’yı baskıya gitmeden önce iyice bir düzeltmeli. İşte bu yüzden engin melankoli gölüme daldım yine. Tanrım ne kadar da derin! Nasıl da doğuştan melankoliğim! Kendimi su yüzünde tutabilmemin tek yolu çalışmak… (Bir Yazarın Güncesi, s. 178) Ancak okurla buluşma anlarının öncesinde gelen bu krizlerin Woolf’u zayıf ve akıl dengesi bozuk bir kadın konumuna düşürmesine itirazımız olmalı. Onu daha zavallı ve yaralı gösteren (ör. Louise de Salvo, 1989; James King, 1994) biyografiler olduğu gibi yazınsal dehasının hakkını veren çok sayıda bilimsel yayın ve biyografi de bulunmaktadır (ör. Julia Briggs, 2006). Woolf’un, döneminin ve sonrasının yazın ve eleştiri dünyasına çok boyutlu bir etkisi olmuştur. Kadın hakları savunucularının onu sahiplenmesinde büyük rolü olan eşitlikçi ve kadına karşı ayrımcılığı eleştiren yazı ve konuşmaları kadar güncel politikayla ilgili konuşma ve denemeleri de onun bir yazın ve düşünce insanı olarak taşıdığı önemi ve gücü ortaya koyar. Kendine Ait Bir Oda, 1928’de A Room of Her Own adıyla Cambridge’de yaptığı uzun ve ufuk açıcı konuşmanın metninden kitaplaştırılmıştır. Virginia Woolf, dünya yazınında 20. yüzyıl İngilteresi ya da Avrupası ile sınırlı kalmayacak kadar büyük bir iz bıraktı. Kitapları, yazıları, aşkları ve ilişkileriyle yazıla yazıla tüketilemedi. İçinde yer aldığı ve beslendiği Bloomsbury sanat çevresinin bütün üyeleri gibi dönemi için öncü ve merak edilen bir ünlü olsa da, onu yaşamının özel ayrıntılarıyla, diyelim travmaları, evliliği ya da ilişkileriyle, sınırlı bir çerçevede anlamaya çalışmak eksik olur. Woolf, iki Dünya Savaşı sürecinde yaşamış bir yazar olarak tam da ikincinin ağır koşullarında, 1941 Martı’nda yaşamaktan vazgeçmiş. Eşinin Yahudi kökenli oluşu nedeniyle gelecekle ilgili kaygılarının arttığı ve ikisinin intihar planları yaptıkları söylenir. Dostu Lehmann yine de 1940’taki Londra bombardımanının bile onun yaratıcılığını frenlemediğini ama son romanı Perde Arası’nın ardından gelen krizi atlatamadığını yazar (Kendine Ait Bir Kadın, ss. 102-103). Virginia Woolf yaratırken tükenmiş, varoluşa ilişkin sorularıyla, beğenilme ya da eleştirilme kaygılarıyla yaşama zevkini erkenden tüketmiş gibidir. Onu hep güncel ve etkili kılan da aynı sorular ve kaygılardır… Kaynakça Julia Briggs, Virgina Woolf: An Inner Life, Penguin Books, İngiltere, 2006. Alev Bulut, “Mrs. Dalloway’in Bir Gü-nü Uzun Anlatı, Yarım Günü Kısa Anlatı mı?” Adam Öykü, İstanbul, 2001. Louise De Salvo, Virginia Woolf, Ballantine Books, NY, 1989. Susan Dick (Haz.), The Complete Shorter Fiction of V.W., HBJ Yayınları, ABD, 1989. James King, Virginia Woolf, W.W. Norton and Company, NY, Londra, 1994. John Lehmann, Kendine Ait Bir Kadın, çeviren İpek Erkaya, Remzi Kitabevi Yayınları, İstanbul, 1995. Mina Urgan, Virginia Woolf, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 1997. Virginia Woolf, Moments of Being, Jeanne Schulkind (Haz.), Grafton Books, Londra, 1989. Virginia Woolf, Bir Yazarın Güncesi, çeviren Fatih Özgüven, Oğlak Yayınları, İstanbul, 1996.

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR