Bin Dokuz Yüz Seksen Dört Ekseninde Savaş ve Totalitarizm

Bin Dokuz Yüz Seksen Dört Ekseninde Savaş ve Totalitarizm


Twitter'da Paylaş
0

Orwell’in eleştirisi, kendi iktidarını korumak dışında doğru tanımayan tüm yönetimlere karşıdır da denebilir bir bakıma.
Pınar K. Üretmen Ütopya –olmayan– düşülkeyse eğer, distopya da kâbus ülke olmalı. Düşle kâbusun zıt kutuplar olduğunu düşünsek de ikisini ayıran çizgi silik bir sınırdan ibarettir çoğunlukla. Özgürlüğü istikrar, mutluluk, düzen, güvenlik gibi pek çok bahaneyle takas ettiğimiz noktada kavramlar iç içe geçmeye başlar. Distopyalar da, aynı ütopyalar gibi, ideal bir dünya, bir kurtuluş olarak sunulur egemen akıl tarafından. Bir insanın ideal dünyası diğerinin kâbusu olabilir sonuçta. Distopyaları baskı rejimine, kâbus ülkeye dönüştüren temel unsursa bireysel özgürlüğün ve insanca yaşam hakkının yok edilmesidir. Yirminci yüzyıl şiddetin ve baskının yaşandığı, totaliter yönetimlerin sahne aldığı, bireyin ruhsal ve bedensel şiddete maruz kaldığı bir çağ olarak anılma tehlikesiyle karşı karşıya. Kapitalist ekonominin tıkandığı noktada –bir çeşit tüketim ekonomisi yaratmak adına– büyük dünya savaşları oyuna dahil edildi. On altıncı yüzyıldan bu yana ütopyaların hayalini kuran modern birey için kara-ütopyalar dönemi aralandı. Korkuyla, kaygıyla ve gelecek endişesiyle yüklü kalemler ütopik dünyaları değil distopik geleceği anlatıyor artık. Sosyolojik ve psikolojik yapımız distopik kurmacaların anlattığı dünyaya her geçen gün daha yaklaşıyorken bir yandan da bu yaşam tarzını normal addederek kabulleniyoruz. Gotlieb’in dediği üzere “en büyük korkunun sansür, propaganda, yıldırma ve beyin yıkamayla Devlet’in otoriter kontrolü şeklinde zaten gerçekleşmiş olduğu ve bir yaşam biçimi haline geldiği bir toplumda distopik kurmacadan söz edebilir miyiz? Bin Dokuz Yüz Seksen Dört Distopya dediğimizde ilk akla gelen kitaplardandır George Orwell’in yazdığı Bin Dokuz Yüz Seksen Dört. Roman uzun yıllar boyunca komünizm eleştirisi olarak okunmuş hatta –tek yanlı ve inirgemeci bakış açısıyla– Amerika Birleşik Devletleri'nde komünizm karşıtı propaganda aracı olarak kullanılmıştır. Ancak anlatıya daha geniş açıdan bakmanın ve bu eseri çeşitli ideolojik yaklaşımların içinde karışarak eridiği, farkların silindiği bir totalitarizm eleştirisi olarak okumanın daha uygun olduğunu düşünüyorum. Hannah Arendt totalitarizmin değerlendirmesini yaparken onun artık varoluşsal sorgulamamıza ait olduğunu söyler. Totalitarizm, anti-demokratik, baskıcı yönetim sistemini imleyen bir kavramdır ve ilk kez 1920’li yıllarda Mussolini rejimini tanımlamak için kullanılmıştır. Carl J. Friedrich, totaliter rejimleri otoriter rejimlerden ve daha eski benzerlerinden ayıran altı unsur olduğunu belirtir. Bunlar; (1) Totaliter ideoloji (2) Bu ideolojiye kendini adamış ve genellikle bir kişinin hâkimiyetinde olan tek parti (3) Tam teşekküllü gizli polis (4) Kitle iletişim araçlarının kontrolü (5) Operasyonel silahların kontrolü (6) Ekonomi dâhil her türlü örgütlenmenin kontrolüdür. Arendt’e göre totaliter rejimin özünü terör oluşturur ve iktidarın idamesini olanaklı hale getirir. Orwell de yazdığı distopyada bu zemini, modern dünyadaki totaliter rejimlerin damgaladığı, etiketlediği, üzerinde hâkimiyet kurduğu insan figürünü kullanır.
“Faşizm, en azından Alman versiyonu, sosyalizmden yalnızca kendini savaş konularında daha verimli hale getirecek özellikleri ödünç alan bir kapitalizm biçimidir.”
Orwell birçok rejimin –kapitalizmin, faşizmin, komünizmin, teokratik yönetimlerin, hatta demokratik iktidarların bile– değişerek dönüşebileceği nihai bir baskı rejimini, totaliter devlet yapısını ele almaktadır. Yazarın 1946 yılında kaleme aldığı deneme yazıları da Bin Dokuz Yüz Seksen Dört’te anlatılan iktidarın ön okuması ve açıklaması niteliğindedir. Orwell, İkinci Dünya Savaşı ve Hitler’in Avrupa’yı fethiyle birlikte kapitalizmin maskesinin düştüğünü ileri sürer. Özel mülkiyete ve kârlılığa dayalı kapitalist sistem, arzulanan refahı sağlamaktan uzaktır. Savaş, bu sistemin artık işlemediğini göstermiştir tüm dünyaya. Sosyalizmi “üretim araçlarının ortak mülkiyeti” olarak tanımlayan Orwell, bu sistemin her yönden mükemmel olmamakla birlikte kapitalizmin aksine üretim ve tüketim sorunlarını çözebilecek kapasiteye sahip olduğu görüşündedir. Faşizmin ne olduğu konusunda da Orwell şu yorumu getirir: “Faşizm, en azından Alman versiyonu, sosyalizmden yalnızca kendini savaş konularında daha verimli hale getirecek özellikleri ödünç alan bir kapitalizm biçimidir.” Özel mülkiyet ortadan kalkmaz, zenginlerin ve kapitalist Avrupa’nın savaş öncesi dönemde Nazi rejimini desteklemesinin nedeni de budur. Fakat Nazi partisinden ibaret olan devlet –sosyalizme benzer şekilde– her şeye hükmetmektedir. Yatırıma, faiz oranlarına, çalışma saatlerine, ücretlere, hatta yaşama hakkına bile devlet karar verir. Ancak faşizmin altında yatan temel fikir sosyalizmin altında yatandan uzlaşmaz biçimde farklıdır. Sosyalizm insanların eşitliğine inanırken Nazi rejiminin arkasındaki itici güç insanların eşitsizliği, Almanların diğer ırklara üstünlüğü ve dünyaya hükmetme hakkına olan inançtır. Alman Nazi rejimini belirleyen en önemli özellik totalitarizmdir. Orwell’in bu yorumları Bin Dokuz Yüz Seksen Dört’ün kurgusal zeminini anlamamız açısından anahtar rolü üstlenir. Kitapta yer alan baskıcı yönetim, ideolojilerin dışına çıkarak sadece kendi varlığını ve mutlak egemenliğini devam ettirmeyi amaçlamaktadır. Anlatıda yeraltı direniş örgütünün başındaki Golstein tarafından yazıldığı söylenen gizli kitapta bu sistem detaylı şekilde tarif edilir. Başlangıçta hiyerarşik düzeni devam ettirerek sınıf farkını korumak isteyen, teknolojik gelişim ve makineleşmeyle refahın yükselmesini amaçlayan kapitalist bir yönetim vardır. Ancak zenginlik genel olarak yükselirse toplumun refahı artacak, herkesin boş vakti olacak, yoksulluğun serseme çevirdiği yoksullar bol bol okuyacaktır. Bunun sonucunda insanlar bilinçlenerek ayrıcalıklı bir zümre olan iktidarın aslında ne kadar gereksiz olduğunu kavrayacaktır. Bu, hiyerarşik toplumun ortadan kalkması anlamına gelir ki iktidar için tehlikelidir. Hiyerarşik toplumun varlığı ancak yoksulluğa ve cehalete yaslanarak sürdürülebilir. İşte kendi varlığını her türlü ideolojinin üzerinde tutan iktidarın totaliter bir yapı kazanması da bu aşamadan sonra gerçekleşir. Sürekli tüketime, yoksulluğa ve güvenlik endişesine neden olacak savaşların varlığı, iktidarın garantisi olarak görülebilir. Kitapta anlatılan dünyada varlığını sürdüren üç büyük devlet olan Okyanusya, Avrasya ve Doğu Asya da sürekli savaş halindedir. Kimin kiminle savaştığı değişse de savaş değişmez bir şekilde varlığını sürdürür. Böylece olağandışı bir durum yaratılarak her türlü yaptırıma sahip bir yönetimin varlığı mümkün kılınmaktadır. Bu aşamadan sonra ideolojik ayrım olarak kapitalizm, sosyalizm, faşizm, demokratik yönetim gibi özellikler silinir. Sonuç, totalitarizmdir. Bu konuya biraz daha yakından bakabilmek için Agamben’in totalitarizm üzerine görüşlerinden yararlanabiliriz. Agamben artık modern dünyada, sağ-sol, liberal-totaliter gibi ayrımların çok önemli olmadığını, biyo-siyasetin ortak bir davranış tarzına dönüştüğünü vurgular. Buna örnek olarak da komünist yönetim anlayışından çıkan Sırpların büyük bir etnik ve ırkçı eyleme girişimini gösterir. Orwell’in anlatımı tam da bu bakış açısına uygun olarak hem faşist hem de sosyalist ideolojilere atfedilebilir, pek çok ideolojiye ait ama onların dışındadır. Anlatıda önemli olan faktör totalitarizmdir. Bu hem ait hem de dışında olma durumu olağanüstü hal ile örtüşmektedir. Orwell’in eleştirisi, kendi iktidarını korumak dışında doğru tanımayan tüm yönetimlere karşıdır da denebilir bir bakıma. Bin Dokuz Yüz Seksen Dört, kimin kiminle savaştığının değişmesine rağmen savaşın hiç bitmediği, egemen aklın onayladıkları dışındaki düşüncenin suç olduğu bir dünyayı betimler. Terörün kaygı ve öfke duygularıyla yaşamaya mahkûm bıraktığı, güvenlik adı altında her an her yerde gözetlenen günümüz dünyasındaki sıkışmış insanı yani bugünü anlatır. İşte bu nedenle, Bin Dokuz Yüz Seksen Dört, çok sarsar çok düşündürür hâlâ ve klostrofobik bir dünya içinde nefessiz bıraksa da çok sevilir çok okunur tüm dünyada. Kaynakça Agamben, Giorgio (2013):Kutsal İnsan-Egemen İktidar ve Çıplak Hayat, Çeviren: İsmail Türkmen, Ayrıntı Yayınları. Arendt, Hannah (2014): Totalitarizmin Kaynakları, Çeviren: İsmail Serin, İletişim Yayınları. Gotlieb, Erika (2012): "Distopya Batı, Distopya Doğu", Çeviren: Ali Ünal, Notos Öykü Ekim-Kasım 2012. Orwell, George (2012): Bin Dokuz Yüz Seksen Dört, Çeviren: Celal Üster, Can Yayınları. Orwell, George (2014): Neden Yazıyorum, Çeviren: Levent Konca, Sel Yayıncılık. Stewart, Tuba Gülmez (2013): "Totalitarizmin Kavramsal İncelemesi ve Arendt ile Popper’ın Totalitarizm Anlayışları", Amme İdaresi Dergisi, Cilt 46, Sayı 4, Aralık 2013, s. 27-43.

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR