Bin Yılın En İyi Romanı  ve Kırmızı Saçlı Kadın
14 Ekim 2019 Edebiyat

Bin Yılın En İyi Romanı ve Kırmızı Saçlı Kadın


Twitter'da Paylaş
0

Pamuk’un Kırmızı Saçlı Kadın romanının merkezinde insan ve Tanrı ilişkileri vardır. İnsan bir şeye aşırı derecede bağlanır ve inanırsa ondan kurtuluşu yoktur. Aslında hayatımızı Tanrı değil, kendimiz belirleriz.

"Vah Smerdyakov vah!"

Times Literary Supplement’in: "Bin yılın en iyi kitabı nedir?" sorusuna Pamuk'un cevabı hayret ve ilgi doğurdu. Pamuk'a göre bin yılın en iyi kitabı Karamazov Kardeşler’di. Çünkü bu romanı “babamızı öldürme isteğimizi ve kardeşimize olan kıskançlığı yaşıyormuş gibi okuyoruz”. Karamazov Kardeşler paradoksal hayat tecrübesine bir aynadır. Dostoyevski'nin hayatını adım adım gözeten varoluşsal deneyimler çok sesli romana dönüşüyor: “Bu dünyadaki yerimizi, hayatın anlamını, aşkı, kardeşliği, Tanrı'n'ın varlığı ve yokluğunu sıradan bir fikir olarak değil, heyecanla, bir sarsıcı duyum olarak” ifade eden romana. Dostoyevski Karamazov Kardeşler’in dramında tarihin ve hayatın her döneminde doyumsuz şehvetini tatmin etmenin arayışı içinde olan insanı anlamaya çalışıyordu. Roman, Tolstoy, Kafka, Camus ve Sartre’ı kendine hayran bıraktı. Freud’un "Dostoyevski ve baba katili" psikanalizi Karamazov Kardeşler’in önemini daha da artırdı.

Karamazov Kardeşler romanında baba ve oğul ilişkileri Batılı Hristiyan bakış açısına daha yakındır. Orhan Pamuk ise Kırmızı Saçlı Kadın’da Doğu-Batı bütünleşmesi temelinde “baba ve oğul olmanın sırlarını” modern hayata aktarır. Değerlerin birbirine karıştığı Sanayi Devrimi sonrasında Doğu-Batı ayrımı ortadan kalkar. Hele olaylar dünyanın merkezinde bulunan, çok kültürlü bir şehir olan İstanbul'da yaşanıyorsa.

Pamuk'un “Dostoyevski” denemesi çok duygusal bir ruh haliyle yazılmıştır. Öteki Renkler kitabının en etkili denemelerinden biri olan “Dostoyevski” saf ve düşünceli romancının kişisel ve edebi dünyasının ince sırlarını belirtir. Çünkü Pamuk da Dostoyevski gibi babasına karşı kin duyar. Ancak Dostoyevski’den farklı olarak Pamuk’un “kini” daha çok baba ilgisinin azlığından doğan ruh hali ve baba otoritesini kabul etmemektir.

Dostoyevski’den ilham alan Pamuk, adeta modern bir destan yazmıştır. Kırmızı Saçlı Kadın, Sofokles’in Kral Oidipus trajedisi ile Firdevsi'nin Şehnamesi’nin yeni ve Pamukvari sentezidir. Pamuk Kara Kitap ve Benim Adım Kırmızı romanlarından sonra yeniden sanatlararası ilişki kurar. Kar ve Masumiyet Müzesi romanlarında zayıflayan postmodern unsurların belirginliği hissedilir. Kırmızı Saçlı Kadın romanında her olay, birçok tarihi metin ve resimle iletişime girer. Roman kahramanı Cem'in Avrupa'nın çeşitli sanat müzelerine seyahati, tarih ve efsanelerin kaderimize etki gücünü hatırlatır. Unutulan veya unutulmakta olan eski metinlerin aslında hayatımızın içinde yaşaması tablolaştırılır.

Kırmızı Saçlı Kadın romanında bulunan eski metinler ve çizimler ile günümüzde yaşanan arketip, tekrarlanan efsanevi belleğin parçasıdır. Herkesin kendisini ve babasını başka düzeyde gördüğü roman, akıcı ve şiirsel tonda nakledilen yaşam ritüelidir. Kırmızı Saçlı Kadın milattan önce ve orta çağda meydana gelen bilinç ve sezgi arketipini tekrarlar. Babaların oğulları üzerinde kurduğu baskı ve otorite, oğulların babalara olan kin ve nefreti, Pamuk'un garip ve eğlenceli edebi tarzı içinde ilgi çeker. Kırmızı Saçlı Kadın romanı, Dimitri Karamazov’un babası Fyodor Pavloviç’e beslediği nefretin yeni cilde girmiş şeklidir. Pamuk, Dostoyevski’den farklı olarak babaya olan güven ve belirsizliğin sırrını çözmeye çalışır: "Babasız büyüsen dünyanın bir merkezi ve sınırı olduğunu anlamaz, her şeyi yapabileceğini sanırsın... Ama bir süre sonra ne yapacağını bilmez, dünyada bir anlam, bir merkez bulmaya çalışır, sana hayır diyecek birini aramaya başlarsın." Pamuk, bu noktada Freud’u üsteler, babalı ve babasız olmanın psikanalizini verir. Babasız olmanın serbestliği ile babaya sahip olmanın sınırlılığını karşılaştırır.

Dostoyevski, oğulların karşısına ahlaksız ve acımasız babayı çıkarmakla dramatik gerilim yaratır. Hayatı mimetik estetiğin kurallarına tabi eder. Dimitri’nin nefreti ve İvan’ın kendini beğenmiş hali Pavlus’u katil etmemiş miydi? Öyleyse gerçek katil kimdir? Epilepsi hastalığının laneti ile çabalayan Pavel mi? (Çünkü Pavlus'un soyadı Karamazov değil) Yoksa gelişigüzel, zavallı nutuklar veren İvan mı? Belki ayyaş ve cimri babanın kendisidir? Peki babasını öldürüp annesiyle evlenen Oidipus’a ne demeli? Öz oğlunu öldüren Rüstem'in kaderi ise Pamuk'un sürekli dönen ritüel sarkacında yer değiştirir. Bu kez oğul katil olur.

Calvino’nun Endişesi

"Aslında yazar olmak istiyordum. Ama anlatacağım olaylardan sonra jeoloji mühendisi ve müteahhit oldum. Okurlarım hikâyemi anlatmaya başladım diye olayların sona erip geride kaldığını da sanmasınlar. Hatırladıkça olayların içine daha çok giriyorum." Kırmızı Saçlı Kadın romanı daha ilk cümlesiyle okurda ilgi uyandırır. Yazar olmak isteyip karşılığında jeoloji mühendisi olmak... Bu tür başlangıç ​​rastgele değildir. Romanın giriş cümlesiyle Kuyucu Mahmut Usta ve yardımcısı Cem'in hikâyesi arasında simetrik bir uyum vardır. Pamuk, Hemingway’in Yaşlı Adam ve Deniz romanında ihtiyarın fırtınalı denizle, doğayla olan mücadelesine gönderme yapar. Aslında yazar olmanın “iğne ile kuyu kazmak gibi zor olduğuna” değinir. Pamuk'un kırk yıl boyunca Kırmızı Saçlı Kadın romanını yazmayı düşünmesi ilginç bir gerçektir.

Pamuk kırk yıl önce Cevdet Bey ve Oğulları romanını yazarken yaşadığı binanın önünde kuyu kazan iki kişiye rastlar. Bu kişilerle küçük bir röportaj yapan genç romancı yıllarca bu konu hakkında düşünür. İran ve Yunanistan seyahatlerinde notlar alır. Sigmund Freud’un Karamazov Kardeşler'i hakkında yazdığı makaleyi okur. Oidipus’un babasını öldürmesi ve Rüstem ile Sohrab’ın trajik hikayesine çeşitli romanlarında dolaylı da olsa değinir. Son olarak, romanı yazmaya 2015 yılının ocak ayında başlar.

İstanbul'un son yarım yüzyıldaki kültürel gelişim ve dönüşüm sürecini boza satıcısı Mevlüt’ün hayatı çerçevesinde tarif eden Kafamda Bir Tuhaflık romanından bir yıl sonra yayınlanan Kırmızı Saçlı Kadın edebiyat çevreleri için sürpriz oldu. Roman İstanbul yakınlarında küçük bir kasabada yaşayan ailenin hayatından bahseder. Aile reisi olan Akın 1980'ler Türkiyesi’nin karışık siyasi atmosferinde sol görüşü temsil eder. Eczane işleten Akın 1980 askeri darbesi sırasında tutuklanır ve o günden sonra geri dönmez.

Cem, babasız yaşamanın yollarını öğrenmeye başlar. Babası yanındayken ondan özel bir ilgi görmeyen Cem yine de babasını çok özler. Pamuk, babasız çocuğun varoluşsal durumunu, çaresizliğini en ince ayrıntılarıyla tarif eder. İstanbul'da yaşamak bir hayli zorlaşınca anne ve oğul Gebze’ye taşınırlar. Gebze’ye alışamayan Cem, yaz aylarında Beşiktaş'ta satıcı olarak çalıştığı kitapçıda kalmaya başlar. Bu dönemde çok sayıda kitap okur. Jules Verne’nin Dünyanın Merkezine Yolculuk, Edgar Allan Poe’nin hikâyeleri, çeşitli şiir kitapları Cem'in hayal dünyasını genişletir ve onda yazar olma isteğini iyice artırır.

Gebze'de Kuyucu Mahmut’la tanışan Cem'in hayatı ve kaderi değişir. Üniversiteye giriş sınavlarına hazırlanmak için paraya ihtiyacı vardır. Cem gereken parayı kazanmak için Mahmut Usta ile birlikte İstanbul Güngören’e kuyu kazmaya gider. Hikâyeyi nakleden Cem'in, (Gerçekten o mu konuşuyor? Beyaz Kale romanındaki gibi olmasın?) "Aslında yazar olmak istiyordum. Ama jeoloji mühendisi ve müteahhit oldum" cümlesi, dinlerin alın yazısı ve kader ile ilgili hükümlerine işarettir. Din ve efsanelerin “Alın yazından kurtulamazsın” hükmü, romanın konusu olur. Pamuk da: "Kırmızı Saçlı Kadın romanının püf noktası dini konulardır," der.

Romanda üç farklı zaman vardır: Birincisi Pamuk'un romanı yazmayla ilgili çabaları, ikincisi Cem'in babalı ve babasız geçen yılları, üçüncüsü anlatıcının olayları anlattığı zamandır. Umberto Eco’nun Dumas ve Joyce romanları arasında gelgitlerle anlattığı “anlatı ormanlarındaki gezi” Pamuk'un roman yazma sürecine uygun düşer. Beyaz Kale romanını hatırlayalım. XVII. yüzyıl Osmanlı döneminde Türklere esir düşen Venedikli tüccar ile bir Türk hocanın maceralarla dolu hikâyesini. Bu tuhaf hikâyeyi kimin anlattığını Pamuk'un kendisi bile bilmez. O zaman hikâyeyi kim anlatmış? Eco bu kişiyi "emprik anlatıcı" diye adlandırır. Emprik anlatıcı Dumas’nın Üç Silahşör romanına eğlence, Joyce’un Ulysses’ine ciddiyet kazandırır. Pamuk bu ikisinin ortasındadır. Kırmızı Saçlı Kadınromanına dördüncü bir zaman dilimini eklemek istiyorum. Pamuk'un romanı yazdıktan sonra çeşitli basın organlarına yaptığı açıklamalarını ve romanla ilgili görüşlerini büyük bir samimiyetle anlattığı zaman dilimini. İşte bu zamana tamamlayıcı zaman diyebiliriz. Tüm zamanların unutulmaz romancısı Italo Calvino’nun roman sanatının geleceği ile ilgili endişesi, Pamuk'un çok sesli edebi tarzında konfor ve huzura dönüşür. Calvino’nun “Roman ölmedi, şekil değiştirdi” düşüncesi, Pamuk'un kırk yıllık roman sanatında yeni ve ilginç yapı sergiler: Tarihin ve sanatın mozaiğinden doğan polifonik bir yapı.

Tarihin Unutulmayan Belleği

Babası tarafından terk edilen Cem, Mahmut Usta’nın emrivaki davranışlarını kabul etmekle etmemek arasında kalır. Babasızlık Cem’i Mahmut Usta’ya yaklaştırır. Mahmut Usta Cem’e bir baba olarak baskıcı davranmakla birlikte, ilgisini de esirgemez. Kuyu kazma işi Cem’i hayata hazırlar. Günlerce kuyu kazan usta ve çırağı hiçbir olumlu sonuç elde edemezler. Mahmut Usta her şeye rağmen sondaj çalışmasına devam eder. Ustanın sabır ve tahammülü hayret vericidir. Kültürel değişimi tarif etmeyi çok seven Pamuk Benim Adım Kırmızı ve Kafamda Bir Tuhaflık romanlarında olduğu gibi unutulmuş bir uğraşı bir ustalığı hatırlatır.

Cem ve Mahmut Usta’nın sert kayalara kazma vurarak verdikleri mücadele, gündüzleri kavurucu güneşle, geceleri ay yıldızlı gökyüzü ile iletişime girmeleri oldukça etkili peyzajlarla anlatılır. İnsanın doğayla mücadelesi ve aynı zamanda doğanın ayrılmaz bir parçası olduğu hatırlatılır. Cem kuyu kazdıkça Tanrı'ya yaklaştıklarını hisseder. Semavi dinlere göre göklerde olan Tanrı, Pamuk'un yeni ve postmodern yorumuna farklı bir biçimdedir. Cem, Tanrı’yı yerin merkezinde aramaktadır.

Güngören’de Cem'in hayatını değiştiren olay, kendisinden 17 yaş büyük kırmızı saçlı kadına âşık olmasıdır. Seyyar bir tiyatroda oyuncu olan kırmızı saçlı kadın, güzel sesi ve çekici vücudu ile Cem'in aklını başından alır. Artık Mahmut Usta’nın acı sözleri ve ağır kuyu kazma işi Cem’e zevk vermektedir, çünkü o âşıktır. Cem ve kırmızı saçlı kadının aşk macerası, Mario Vargas Llosa’nın Julia Teyze romanını, kendi yaşından iki kat büyük yaşta olan kadına âşık olmanın cazibesini hatırlatır. 

Seyyar tiyatroda dönemin çeşitli reklam çarkları parodi edilir. Tiyatronun özel gösterisi Şehname’deki Rüstem'in oğlu Sohrab’ı öldürdüğü sahnedir. Kırmızı Saçlı Kadın, Sohrab’ın annesini canlandırır. Aktrisin yanık sesi, tiyatroya kırmızı saçlı kadının vücudunu seyretmek için gelen serseri erkekleri bile hüngür hüngür ağlatır. Kırmızı saçlı kadın (Gülcihan) Cem'in ilk aşkı ve ilk cinsel deneyimi olur.

Cem'in bir kaza sonucu Mahmut Usta’yı kuyuda ölüme terk edip kaçması, oğulun babayı öldürmesi gibi yorumlanabilir. O günden sonra yazar olmaktan vazgeçen Cem, jeoloji mühendisliği okumaya başlar. Ayşe adlı bir kızla evlenir. Ayşe ile evlilikten sonra ülkenin en zengin iş adamlarından olsa da çocukları olmaz. Belki de Cem de babasını öldüren Oidipus gibi lanetlenmiştir? Cem İran'ın başkenti Tahran'a giderken, Rüstem’le Sohrab’ın hikâyesinin ayrıntılarını öğrenir. Yunanistan'da Oidipus’un kader senaryosunun yazıldığı Thebai şehrini dolaşır.

Pamuk, Mahmut Usta ve Cem'in kuyu kazmasını, seyyar tiyatrolardaki atmosferi, baba ve oğul katili olan Oidipus ile Rüstem'in hikâyesini, tarihin en güzel ve unutulmayan sayfalarında, romanda yeniden diriltir. Modern hayatımıza edebiyat, masal ve efsaneler ışık tutar. Cem’in elektronik posta adresine gelen beklenmedik mektup her şeyi altüst eder. Mektubu yazan kişi, yıllar önce hayatına giren kırmızı saçlı kadından olan oğlu Enver’dir. Enver’le görüşmeye giden Cem, tesadüf sonucu oğlu tarafından öldürülür.

Cem ve Enver Karakterlerine Psikanalitik Bakış

Cem öz babasından ilgi görmediği için Mahmut Usta’ya sığınır. Ancak Mahmud Usta’yı öldürdüğünü hatırlayıp hapse girmek korkusuyla olay yerinden kaçar. O günden sonra baba katili olma hissi, Cemi kara bir gölge gibi izler. Freud'un Karamazov Kardeşler,Kral Oidipusve Hamlethakkındaki psikanalizlerini defalarca okur. Cem'in tutuklanmaktan korkup Mahmud Usta’yı ölüme terk etmesi, babasız büyümenin verdiği güvensizlik ve korku dolu davranışların bilinçaltına baskısıdır. Freud’un Oidipus ile ilgili görüşlerini sık sık hatırlar. Özellikle Oidipus’un babasını öldürmesinin kasti bir olay olduğuna ilişkin görüşlerini. Çünkü baba otoriterliği dayanılmazdır.

Enver de baba ilgisinden yoksun, içine kapalı ve agresif büyür. İlk çocukluk döneminde onunla ilgilenmeyen Turgay’ı babası bilir. Daha sonra Turgay’dan boşanan Gülcihan oğluna şefkat ve sevgi gösterse de o, tek taraflı büyür. Babasızlık Enver’e serbestlik verdiği gibi, güvensizlik, nefret ve dik başlılık da aşılar. Yıllarca biriken kin, nefret ve agresif davranışlar istemeyerek de olsa Enver’i baba katili yapar. Enver’le ilgili bir sırrı açayım: Bir masal kadar tatlı, bir facia kadar acı olan Kırmızı Saçlı Kadın romanının “gerçek” yazarı, anlatıcısıdır. Cem'in ölümünden sonra babası ile ilgili tüm olayları Enver’e anlatan Gülcihan, bu konuda roman yazmayı uygun görür. Çünkü bu roman aynı zamanda Enver'in savunma metni olacaktır.

Kitabın kapağına dikkat ederseniz Dante Rossetti’nin Regina Cordium tablosunu görürsünüz. Ayrıca kitaptaki tablonun kesilerek yapıştırıldığı açıkça görülür. Bu, kırmızı saçlı kadının oğluna verdiği Regina Cordium nüshasıdır, kesilerek yapıştırılan nüsha. Aslında bütün bunlar oyunbaz ve ilginç romancı Orhan Pamuk'un postmodern oyunudur. Gerçek şu ki, o her zaman okuyucuyu olayların sadece bir roman olduğuna inandırmak ister, ancak bir o kadar da kitabın gerçeklerini abartır.

Biraz Da Eleştiri Yapalım

Kırmızı Saçlı Kadın romanında Yeşilçam Türk filmlerinin havası vardır. Bu atmosfer nostaljik parodi şeklinde olsaydı daha ilginç olurdu. Ancak olayların basit şekilde gerçekleşmesi ve yapay kurgulanma durumları çoktur. Mevcut Türkiye gündemine değinen olaylar (aslında olay değil, önermeler) dikkat çekmez. Fikir ve yorumlar sanatsal metin için geçerli değildir. 

Pişmanlığın Güzel Sonu

Kırmızı Saçlı Kadın romanında Oidipus’un hikâyesi, Batı’nın demokrasi ve özgürlük düşüncesini temsil etmektedir. Oidipus’un babasını öldürmesi, babanın ağalığını kabul etmek istemeyen Batı düşüncesini temsil etmektedir. Batılı bir genç kendini bildiği andan itibaren özgür ve serbesttir. Kral Oidipus şimdiki Batı insanının bilinç ve davranışının genetik takipçisidir. Rüstem ve Sohrab’ın hayatı Doğu tabularının sanatsal ifadesidir. Babaların otoriterliği ve oğulların itaatkarlığı ile “kutsal” Doğu kanunları değişmez. İşte bu nedenle Batı hikâyelerinde oğul babayı, Doğu efsanelerinde baba oğlu öldürür.

Kırmızı Saçlı Kadın romanında Ingres ve Moreau’nun Oidipus ve Sfenks eserine postmodern gönderme vardır. Her iki sanatçı Oidipus’un Sfenks ile görüşmesini resmeder. Pamuk'a göre Oidipus’un babasını öldürmesi ve annesi ile evlenmesi Batı sanatının dikkatinden kaçar. Daha doğrusu, bu hassas konuya karşı bir fobi oluşur. Sadece sinema sanatının büyük yenilikçisi Pasolini, Oidipus’un annesi İokaste ile seviştiği anı en çıplak şekliyle sahneleştirir. Bu noktada Ingres ve Moreau’nun tablosunu açıklamak istiyorum: Sofokles’in Kral Oidipus eserinde göstermek istediği esas mesele Oidipus’un acı kaderi değildir. Bu kaderi yaşamasına neden olan tanrıların yazdığı alın yazısıdır. İnsanın durmadan bilgi elde ederek tanrı seviyesine yükselmesine çalışmasının zorunluluğudur. Oidipus ve Sfenks eseri bu hassas anı ölümsüzleştirir. Oidipus Sfenks’in karmaşık sorularına cevap vererek galip gelir. Ancak tanrıların yazdığı kadere mağlup olur. 

Pamuk’un Kırmızı Saçlı Kadın romanının merkezinde insan ve Tanrı ilişkileri vardır. İnsan bir şeye aşırı derecede bağlanır ve inanırsa ondan kurtuluşu yoktur. Aslında hayatımızı Tanrı değil, kendimiz belirleriz. Pişman olmak ise en asil duygudur. Pişman olmak güzel bir sondur. Enver babasını öldürdüğü için çok pişman olur. Bu pişmanlık Kırmızı Saçlı Kadın romanı ile sonuçlanır. Yazmak ve hayal etmek. Ne güzel bir sondur. Bu arada kendini trenin altına atan Anna Karenina’yı hatırlıyorum. Karenina’nın ölümü çok güzeldir. Çünkü pişmandır. Siz de sevin, ancak pişman olmayın.

Pişman olmamak dileği ile...

 


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR