Bir Direniş Öyküsü: Ay Batarken
29 Ekim 2019 Edebiyat

Bir Direniş Öyküsü: Ay Batarken


Twitter'da Paylaş
0

Steinbeck kalemini öyle ustaca kullanıyor ki okur olarak yerli halktan nefret etmediğimiz gibi işgalcilerden de pek tiksinmiyoruz aslında, en azından yapıtta adı geçen karakterlerden asla.

Uzak bir kasaba. İnsanlar bir liderleri olmadığı gibi sürüye tabi olmayı da bilmezler. Lider demek aynı zamanda sürü demek, yapıtta tanımlandığı biçimiyle. Kasabadaki her birey doğduğu gün gibi özgürdür ve aniden uyum içinde yaşayan bu insanların toprakları işgal edilir. Bundan böyle esaret altında yaşamak zorunda kalırlar. İlk başlarda işgalciler (onlar kendilerine fetihçi diyor gerçi) ile işgal edilenler arasında herhangi bir nefret ya da düşmanlık belirtisi bile yok gibi, en azından görünen tablo bu. Hatta önceleri bu işgal, savaşın yıkıcı bir yönü olmaktan ziyade daha çok sıradan, zararsız bir ziyaret ya da hareketlilik gibi hissediliyor. 

Birçok savaşın asıl nedeni olduğu gibi burada da amaç bellidir: Doğal kaynaklar. İşgalciler kasabanın doğal kaynaklarına (kömür) sahip olmak istiyorlar ve bir şekilde bu kaynakları kendi ülkelerine aktarmayı düşünüyorlar. İşin aslı, kasabadaki bu insanları kendilerine hiçbir kötülüklerinin dokunmayacağını sanacak kadar zararsız görüyorlar: Barışçıl, uslu ya da itaatkâr. Savaşın hiçbir yönüne daha önce temas etmedikleri gibi tanık da olmamışlar. 

John Steinbeck’in Ay Batarken adlı yapıtından bahsediyorum. Yapıtı okuduğumuzda ilk başlarda Moliere’in oyunlarındaki karakterleri çağrıştıran kişilerle karşılaştığımızı sanabiliriz, ancak yapıt ilerledikçe komedi yerini bir tür trajediye, bir tür direniş öyküsüne bırakıyor. İnsani olarak birbirlerinden o kadar da farklı olmayan kişilerin yer aldıkları taraftan dolayı zaman içerisinde birbirlerine karşı hissettikleri korku ve nefretleri gün be gün ortaya çıkıyor.

“Lütfen benden nefret etme. Ben sadece bir teğmenim. Buraya gelmeyi ben istemedim. Benim düşmanım olmayı da sen istemedin. Ben bir fatih değilim, sadece bir erkeğim.”  

Aslında bu yapıttaki işgalciler ya da kendilerini adlandırdıkları şekliyle fetihçiler, bir savaşta görebileceğimiz en kibar ve en anlayışlı insanlardan oluşuyorlar neredeyse, en azından benim okumalarım arasından diyebilirim. Sonuçta bu bir işgaldi, karşılarındakiler sivildi ve silahlı olan yine onlardı ve bu durumda yapmak istedikleri her şeyi rica etmeden yapabilirlerdi. Ancak yine de bu onları yerli halkın gözünde işgalci ya da düşman olmaktan kurtaramadı. Artık eskisi gibi özgür olmadıklarını hissediyorlardı, istedikleri gibi yaşayamayacaklarını biliyorlardı. Nefret ağır ağır damarlarına zerk ediliyordu. Öyle ki vücutlarının tamamına dağılmaya başlamıştı. 

Steinbeck kalemini öyle ustaca kullanıyor ki okur olarak yerli halktan nefret etmediğimiz gibi işgalcilerden de pek tiksinmiyoruz aslında, en azından yapıtta adı geçen karakterlerden asla (sanırım işbirlikçi George Corell hariç demeliyim, çünkü yıllardır birlikte yaşadığı insanlara ihanet etmişti), sonuçta her biri karşısındakine benzeyen sıradan insanlardı ve yazar her birini en insani yönüyle gösteriyordu.

“Bunu anlayabilir misiniz… buna inanabilir misiniz? Kısa bir süreliğine savaşı unutamaz mıyız? Çok kısa bir süre. Çok kısa bir süre normal insanlar gibi konuşamaz mıyız… birlikte?” 

Hatta önümüzde duran bu sıradan insanlar sanki satranç tahtasında karşılıklı hamle yapan piyonlar gibiydiler ve yapabilecekleri başka hamleleri ya da başka şansları da yoktu. 

“Bize insanların bizden hoşlanacağını, bizi takdir edeceğini söylemişlerdi. Öyle olmadı. Bizden sadece nefret ediyorlar.”

Savaşı asıl başlatanlar ya da fatih diye anılan kişiler suçun tamamını üstlenmiş gibiydiler, ancak göz göze gelenler yine de piyonlardı.

“Belki de sana kur yapmak istiyorum. Bir erkeğin aşka ihtiyacı vardır. Bir erkek aşk olmazsa ölür. İçinde bir şeyler kurur, göğsü kuru bir kabuğa dönüşür. Çok yalnızım.”

İşgalci Teğmen Tonder’ın yerli Molly’e bu yakarışları işe yarayacak mı?

Molly: “Kim olduğumu bilmiyorsun.” 

Tonder ile Molly arasında geçen diyaloglar savaşı yaşayan insanların ruhsal durumunu en iyi şekilde özetler niteliktedir, tabii bu diyalogların tamamı, alıntıladıklarımdan çok daha fazladır. Savaşın piyonları, savaşın gerçek yaşayanları. Evet, Tonder Molly’in kim olduğunu bilmiyordu, evet Molly’de yalnızdı, yapayalnızdı, hatta tıpkı Tonder gibi çıldırmanın eşiğindeydi ve bütün bunlara neden olan adamı affedemezdi, sadece emri uygulayan kişi bile olsa kocasını kurşuna dizen adamı unutamazdı. Sonuç olarak işgal sonsuza kadar sürse bile korku ve nefret azalmayacaktı, aksine daha da derinleşecekti ve eninde sonunda bir direnişe dönüşecekti. Steinbeck Ay Batarken eserinde bize bunu gösteriyor. 

Kaynak: John Steinbeck, Ay Batarken, Aslı Biçen, Sel


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR