Bir Düşünce Romanı: Büyülü Dağ
7 Aralık 2018 Edebiyat

Bir Düşünce Romanı: Büyülü Dağ


Twitter'da Paylaş
0

Büyülü Dağ’da da, bu genç ve tutkulu insanlar karşı karşıya gelip tartışırlarken kelimeler olağanüstü bir düzen duygusu yaratarak hemen hemen kusursuzlaşır ve hitabete oldukça yüce bir ton katar.

Büyülü Dağ’ın bütün bir ilk cildi, bir sanatoryumun neredeyse kişileşmiş hali gibidir: Kuzeni Joachim’i birkaç haftalığına ziyarete giden Hans Cartorp’un dikkatine takıldığı kadarıyla burada muayene, terapi ve kür seansları sürdüren bütün veremli, tüberkülozlu hastalar bu hastanenin koridorlarını, bekleme salonlarını, yemekhanelerini ya da odalarını sessiz varlıklarıyla öne çıkarırlar. Thomas Mann’ın ileride sık sık birçok açıdan kuşatacağı “zaman” olgusu, sanatoryumun korunaklı duvarları arasında bazen sıkışıp kalarak, çoğunlukla da dağılıp genişleyerek, yer yer aşkın bir biçim alarak orayı kendi içinde bütünlüklü ve su sızmaz bir merkeze dönüştürüyordur.

Romanda her ne kadar uzun uzun betimlemelerle kişilik veya dış görünüş tahlillerine giriliyorsa da, yazarın asıl niyetinin bunların ötesine uzandığını fark etmemiz zor olmaz. Birbirlerine neredeyse umutsuzca “mahkûm” olan bütün bu kişilerin ilişkilenme biçimlerini bile zaman zaman silikleştirecek ölçüde tartışmacı yanıyla Büyülü Dağ, daha en başından bir “düşünce romanı” olduğunu söyler bize. Thomas Mann’ın diğer bazı eserlerinden de bildiğimiz, tutkularına ve heyecanlarına hayran kalacağımız “genç ve idealist” karakterleri bu kez neredeyse her bir küçük ayrıntıyı daha büyük düşüncelere bahane etmekle kalmazlar; aynı zamanda bu düşünceleri belirgin bir mantık silsilesi içinde ve çağın bilgi ağını yansıtacak biçimde her defasında heyecanla örerler. Özellikle Hans Cartorp’la hasta İtalyan edebiyatçı Herr Settembrini arasında bir çeşit gizli düşmanlıkla başlayan tartışma ve atışmalar, romanın ilk cildini olgularla düşünceler arasında hızla gidip gelen bir şölene dönüştürür.

Ansiklopedik bilginin yoğunlukla girdiği (Herr Settembrini aynı zamanda bir ansiklopedi yazarıdır) tüm bu soyut düşünsel pasajlar sadece oldukları haliyle, yani bir bilgi ve çıkarım yığını gibi durmazlar ama: Yazarın “zaman” metaforu üzerinden bir anlam ve biçim vermeye çalıştığı dönemin ruhu (Birinci Dünya Savaşı’nın hemen öncesi), karşılaştırılan Doğu ve Batı kültürlerinin zaman ve eylemsellik bağlamında farklılıkları (İtalyan edebiyatçı, durup beklemeye dayalı olduğu için Doğu’nun zaman algısını kıyasıya eleştirir), hastayken ve değilken zamanın işleyişi (buralarda dikkatimiz Hans Cartorp’a kayar), yukarıda (sanatoryumda) ve aşağıda (şehirde) farklılaşan gündelik rutinler gibi örnekler üzerinden kapılıp gittiğimiz uzun tefekkürlerin ardından yeniden somut düzleme döndüğümüz her an, anlarız ki değişip duran şey sadece zamanın işleyişi değil aynı zamanda onun bu sanatoryumun sınırları içinde nasıl ve ne ölçüde geçip gittiğidir: Bu nedenle Hans Cartorp’un bazen aşırı bir hayretle uzadığını ya da yoğunlaştığını hissettiği kuzenini ziyaret süresi (üç hafta için gelmiştir) kendisini de yavaş yavaş esir aldığında, okur olarak bizler de (en azından somut okuma düzenimize etki edecek biçimde) bütün bu seyrin bir parçasına dönüşmüş oluruz.

thomas mann

Bir masa etrafında toplanıp konuşmak veya uzun yürüyüşlere çıkmak dışında, romanda karakterlerin eylemsellikten büsbütün uzak olmaları onları tavırları, imaları ve hep bir karşıtlık çizen algıları üzerinden karşı karşıya getiriyordur: Herr Settembrini’nin kelimelere bir ağırlık kazandıran üslubuna gizli gizli hayran kalan Hans Cartorp’la Joachim’in ya da ikinci cildin başlarında tanıştığımız tuhaf kişiliğiyle, âlim görünümüyle Naphta’nın çoğunlukla “erkek” arkadaşlıklara özgü bir işleyişe büründürdüğü, imalar, kıskançlıklar, aşağılamalar ve üstünlük kurma hayalleri üzerinden ilerleyen roman, kadın karakterlerin söz konusu olduğu durumlarda tam anlamıyla Mannvari bir hâl alır. Aldatılmış Kadın’dan, Lotte Weimarda’dan bildiğimiz, çoğunlukla dramatize edilmiş aşk ve sevgi bağları, yine genç bir erkek karakterin şahsında, kendinden yaşça ve deneyimce ileride bir kadına yönelen duygulara “saf ve aşırı” bir yan katar. Bütün bir ilk cilt boyunca bir dip dalga gibi yürüyüp gelişen Hans Cartorp’un Madam Chaucat’a ilişkin dikkati, tam da ona tutkuyla açılmışken, kadının sanatoryumdan ayrılmasıyla kesiliverir. Hiçbir biçimde bir yere varmayan bu ve benzer ilişkilenme biçimleri, romanın bir yönüyle acımasızca “soğuk” yönünü de oluşturuyordur: Sahiden de sayfalar akıp giderken olup biten en gerçek şey, sanatoryumdan bir ayrılıp bir katılan kişilerle zaman olgusunun örülmesidir sadece: Madam Chaucat gider, Settembrini “düzlüğe” iner, ziyaretine gelinmiş kuzen Joachim hasta haline karşın askere gider ve bütün bunlar olurken sanatoryumla neredeyse ruhani (ve artık kısmen fiziksel) bir bağ kurmuş olan Hans Cartorp ancak yıllar sonra kendisi de savaşa katılmak için ayrılana dek oranın bir parçasına dönüşmüş olur. Romanın yoğun bir düşünsellikle kurduğu diyalektik mantığın, kişilere yansıyan en somut örneklerindendir bu: Diğer bir deyişle, zaman ve mekân kişileri dönüştürüyordur.

Hans Cartorp yavaş yavaş sanatoryumun kalıcı bir figürüne dönüştükçe, bu uzun romanın aynı zamanda bir “büyüme ve gelişme” hikâyesi olduğunu da hissetmeye başlarız. Buddenbrook Ailesi’nden bildiğimiz “değişim” temasına yazarın yaklaşımı bu kez çağın bütün panaromik bilgisini ve görünümünü neredeyse tamamıyla bir zihne yerleştirme eğilimi gösterir. Bu duruma en belirgin örnek, Herr Settembrini ile Hans Cartorp arasında gelişen düşünsel tartışmaların, zaman geçtikçe ikisi için de daha yoğunluklu bir hal almasıdır. Özellikle Hans Cartorp, romanın başlarında engin bilgisi karşısında ezilecek kadar ilgi ve hayranlık duyduğu İtalyan edebiyatçıyla, ileride kendi başına argümanlar geliştirecek kadar etkin bir ilişkinin içinde bulur kendini. Zaman üzerine, yakından gözlemlediği bedensel hareketler ve fizyonomi üzerine, daha birçok konu üzerine sanatoryumdaki ilk haftalarında oldukça “acemi ve saf” olduğunu görebildiğimiz Hans Cartorp, orada geçireceği yıllar boyunca, en sonunda bir yanıyla gelişkin bir zihin dünyasına sahip olmuş olur.

Söz konusu olan “büyük düşünceler” oldu mu, çağ romanlarının belirgin bir retorik üslup edinmeleri kaçınılmazlaşır: Büyülü Dağ’da da, bu genç ve tutkulu insanlar karşı karşıya gelip tartışırlarken kelimeler olağanüstü bir düzen duygusu yaratarak hemen hemen kusursuzlaşır ve hitabete oldukça yüce bir ton katar. Özellikle Herr Settembrini ve Naphta’nın konuşmaları, sahiden de bütün bir dünyaya “yukarıdan” bakan sanatoryumun tüm ihtişamını yüklenmiş gibidir. Ağırlığın düşünsellikten gündelik detaylara, duygulara ya da ilişkilere kaydığı yerlerde de bu eğilim pek değişmez: Birinci cildin sonunda Madam Chaucat’a hislerini nihayet açan Hans Cartorp’un uzun (ve Fransızca) tiratları belirgin bir romantiklikle mantığı birleştirerek soylu ve oldukça lirik bir hava edinir örneğin. Romanın yazıldığı dönemin kendi iç düzeni üzerinden okumamızı gerektiren böyle hitabeti “kuvvetli” kısımlar, bana kalırsa yine de – onları dile getirenin saf bir yürek ve tutku olduğunu hissedebildiğimiz için belki de – ilgimizi her an diri tutuyordur.      


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR