Bir İmgeyle Başlar Her Şey
6 Haziran 2018 Edebiyat

Bir İmgeyle Başlar Her Şey


Twitter'da Paylaş
0

Hayatın sıradan insanlarıyız hepimiz. Kahramanlar romanlardan bile çekip gitti.

John Fowles, filmini de iki kez izlediğim Fransız Teğmenin Kadını romanını yazdıran imgeyi nasıl anlatıyorsa, romanın ve öykünün tam da işte öyle ortaya çıkmaya başlayacağını düşünürüm. “Her şey dört ya da beş ay önce, görsel bir imge olarak başladı” diyor Fowles. “Bir kadın, harap bir iskelenin ucunda duruyor ve denize bakıyor. Hepsi buydu.” Sonunda yirminci yüzyılın unutulmaz roman kahramanlarından birisi olan Sarah Woodruff’un bu imgesi, onun yaşayacaklarının habercisidir: “Bir kadın, harap bir iskelenin ucunda duruyor ve denize bakıyor.” Onun iskelenin ucunda duruşunu anlatan bu kadar söz de ürpertici bir insan halini anlatmıyor mu? Roman sanatının öteki önemli kadınları gibi, Sarah da yaşadığı zamanların ahlak anlayışının dışına itilmeyi göze almıştır ve John Fowles onun verili ahlakın dışına çıkan cüretine gönül borcunu Zaman Tüneli’ndeki yazılarında ödemeye çalışır.

Edebiyatı yaşadığı zamanları sarsan olaylar içinde arayan yazarlar bir çöplük gibi değersizleşmiş gerçek hayatın içinde kaybolup gider, çoğu kez böyle olur. Oysa insanın bir ânındaki çaresizliğidir edebiyatı yaratan. Onu olduğu yere mıhlayan bir ruh durumu. Çatışma noktası. Ya da ölü zaman olarak an. Faulkner’ın Kutsal Sığınak romanı da pekâlâ ilk cümlesindeki imgeyle başlamıştır: “Pınarı çevreleyen çalıların ötesinden Popeye, adamın su içişini seyrediyordu.” Sonra bu benzersiz romanda neler mi yaşar Popeye? Okumayana anlatmak yetmez.

García Márquez’in küçük harikası Kırmızı Pazartesi de Popeye’ninkinden sert bir sona götürdüğü kahramanını ilk cümlede şöyle yakalar: “Santiago Nasar, öldürüleceği gün, piskoposun geldiği vapuru beklemek için sabah saat beş buçukta kalkmıştı.” İnsan psikolojisi, yaşadığımız dünyanın ürettiği kahrolası ortaklaşa hayatın rüyalarına gönderiyorsa bizi, anlamlıdır. Hayatın ortalamaya indirgeyen zoru karşısında, ancak rüyaların yaratıcılığından söz edebiliriz, gerçek hayatın olanaksızlaştırdığı hayallerden, düşlerden, fantezilerden. Nelerin öyküsü yazılır, sorusu bu yüzden gereksiz. Okuduklarımda ne anlatıldığına bakmayalı çok oldu. Şimdi geçmişe dönüp bakıyorum, Faulkner’ın Ses ve Öfke’si başlangıç noktasında olabilir. Aradığımı bulduğum gibi, eleştiri anlayışımı da değiştirmişti Ses ve Öfke. İnsanın bir başına duruşunda sayısız öykü nedeni vardır – saklıdır diyelim ya da. O duruş ânında limana demirlemiş bir teknenin dinginliği de olabilir, fırtınalı bir denizin tekneyi döven dalgaları da. İkisi de aynı değerde ve sözcüklerin yol açtığı aynı yazınsal gerilimle yazılır. O duruşu sıradan hayatın bir ânı değil de bir ânın imgesi olarak alabiliyorsa yazar.

semih gümüş

John Fowles, romancının gerçeğe bu öykünme ısrarının, yalan söylüyor olmanın bilinçaltında yol açtığı tedirginlikten geldiğini belirtiyor. Demek imgesi beklenmedik anlarda gelirken, o hayatı doğal biçimde yaşamalıyız. Hayatın sıradan insanlarıyız hepimiz. Kahramanlar romanlardan bile çekip gitti. Bu sıradanlığın dışına çıkanları ayrıksı görmek gerekir, ki onlar da parmakla gösterilebilir. Yani şair ya da romancı da insandır ve sıradan insan gibi değil de, şair ya da romancı olarak yaşamak, gülünçleştirir. Bunun gibi, yazmak da doğal, içten gelen bir uğraş. Yazmasam yapamazdım sözleri söyleyenin doğallığını anlatır aslında, su içmek gibi, ötesi değil. İyi yazarlar yazmakla zorunlu bir işmiş gibi ilgilenir, disiplinli, yoğun çalışarak. Bazen çok zorlandığı, başka herhangi bir işte olmadığı kadar sıkıntı çektiği bir iş. Yazıya başlamak için çektiğim sıkıntıları kitap karıştırarak çözmeyi hemen öğrenmiştim. Varsa başucu kitaplarınız, sırtınız pektir, düğümleri açmak için geçerli bir anahtardır onlara göz atmak. Birkaç paragraf okurken yazacağınız başlangıç cümlelerini de düşünmek, çoğu kez onları görünmez bir kaynaktan çekip çıkarır. Esin de bundan başka nedir. Günlük hayatın beklenmedik bir ânından gelebileceği gibi, kitaplardan da çıkar. Sonrası size kalır.

Öykü ya da roman yazarı üstelik birinci kişi ağzından yazmaya daha yatkın ve yakındır artık. John Fowles, “Bizler her şeyi biliyormuş gibi davranan kişilerden kuşku duyarız,” diyor, “ve bu yüzden biz yirminci yüzyıl yazarlarından birçoğu, birinci tekil şahıs anlatımına doğru itildiğimizi hissederiz.” Gerçeklik dediğimiz hayat, bizi bireyliğimizi keşfetmeye gönderdiği günden beri insana odaklanmış bir anlatının yaratıcı yollarına çıkardı. Eleştiri yazarına gelince, öteden beri ben diyerek yazmaktan oldum olası kaçınmışımdır. Roman Kitabı’nda bunu özellikle de belirtmiştim üstelik. Şimdi bakıyorum, aslında öznelliğimi ilk yazılarımda da öne çıkarmaya çalışmışım ama yanında birisi otururken bir lokma yiyemeyen bir kuşaktan geldiğimiz için, biz demeden söze başlamamaya alışmışız. Doğru yapmış mıyız, değil elbette. Öznelliğimi öne çıkararak yazmaya ilk kitabımdan sonra başladım. Özellikle Vüs’at O. Bener okumaları, Buzul Çağının Virüsü ile Bay Muannit Sahtegi’nin Notları, eleştiri anlayışımın değişme sürecinde kilometre taşları arasında yer aldı. Buna zorunlu da olur eleştiri yazarı.

Buzul Çağının Virüsü sözgelimi, yayımlandığı yıllarda aklı başında kimi yazarların bile tepkisini çekmiş, onu anlaşılmaz bulan da olmuş, beğenmeyen de. Benim onu önemli bulup modern edebiyatımızın başyapıtlarından biri olarak görmem de demek ki bütün bütüne özneldir. Buzul Çağının Virüsü’nü derin yapısına varıncaya dek çözümlemek, bütün öğelerini tek tek incelemek de öznel eleştirinin içinde bulunarak yapılabilir. Demek ki bu çözümleme ben kipiyle yapılmaktadır zaten. Üstelik dergicilik yaptığım yıllar boyunca en uzak durduğum anlayış, eleştiride bilimsellik ve akademik eleştiri oldu. Üniversitelerin kalıplar içinde edebiyat anlayışı üretme becerileri onları ne kadar hoşnut ediyor bilmiyorum ama o yapılanın edebiyatla pek ilgisi olmadığından kuşku duymadım. Anglosakson kalıplarına alışkın olan John Fowles da, “Gerek akademik inceleme, gerekse haftalık kitap eleştirisi son yirmi yıldır tehlikeli bir şekilde bilimsel ya da yalancı bilimsel bir hal aldı,” diyerek benzer bir hayıflanma içinde olmuş, hem de bundan kırk yıl önce.

Edebiyatta bilimsellik hem kendini hem karşıdakini aldatmaktan başka bir şey değil. Kendi küçük dünyasından –ki hepimizin dünyası küçük– çıkardığı düşünceleri herkesçe kabul edilmesi gereken doğrular olarak sunmak sahtecilik değil de nedir. John G. Fitzgerald nasıl, “Yalan söylemeyi ve abartmayı beceremiyorsanız, kurmaca yazamazsınız,” diyordu, John Fowles da romanı, “Az ya da çok maharetle ve ikna edici bir şekilde sunulmuş bir hipotezdir – yani yalanın yakın akrabasıdır,” sözleriyle anlatıyor. Hem gerçekten yararlanıp hem de gerçeği bütün bütüne yadsımak, yaratıcı yazarın hayatı altettiğini gösterir aslında. Kurmaca bir dünya kuruluyor, dile kolay. Yadsıdığı gerçeğe çok benzemek de onun amacı. Tuhaf, değil mi? Roman ya da öykü, gerçekten çıktıktan sonra o gerçeği ne kadar yadsırsa yazınsal niteliğini o kadar yükseltiyor; öte yandan da yarattılan kurmaca hayatlar ile kişilerin, gerçek hayatlara ve gerçek insanlara benzemesi için çırpınılıyor. Sahicilik, nedir ki. John Fowles, romancının gerçeğe bu öykünme ısrarının, yalan söylüyor olmanın bilinçaltında yol açtığı tedirginlikten geldiğini belirtiyor. Hiç var olmayan insanları anlatan romancı, yazdığı her şeyin gerçekmiş gibi olduğunu, gibi olsa da göstermek, okuru ve kendisini buna inandırmak ister. Üstelik romanın kurmaca gerçekliği romancıyı büsbütün siler, ortadan kaldırır. Romanda anlatılanların yazardan da izler taşıdığını düşünmek bu yüzden doğru değil, okuduklarında yazarı arayan okurun edebiyatın içine biraz daha çekilmesi gerekir.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR