Bir Letafetin 100 Yıllık Öyküsü
15 Mayıs 2018 Ne Haber

Bir Letafetin 100 Yıllık Öyküsü


Twitter'da Paylaş
0

Cumhuriyetle birlikte her alanda olduğu gibi tiyatroda da hareketlilik gözlendi. 1924 yılında Darülbedayinin “İstanbul Şehir Tiyatrosu” adını alması kararlaştırıldı.
Sennur Karanlık
İsmim Letafet. Şehzadebaşı’nda, Serasker Rıza Paşa tarafından 20. yüzyılın başlarında yaptırılmış bir konağım ben. Sokak kapımdan girenler, geniş avlumla karşılaşır; buradan dar koridorlarla birbirine bağlı odalara ulaşırdı. Odalarım ferahtı, duvarlarıma çarpan güneş ışığı içimi ısıtırdı. Her cephemde çok sayıda yuvarlak kemerli pencere bulunmaktaydı. İstanbul’a açılırdım onlarla. Çatım dışarı taşan bir saçakla biter, bu sayede ön cephem göze daha zarif görünürdü. Neler gördü geçirdi duvarlarım, hele korkuyla sarsıldığım 16 Mart 1920 gününü, saat 05.45’i unutamam. İçlerinde 60 kadar İngiliz askeri bulunan iki kamyon, önümde durdu. Askerler karşımdaki binaya hızla girdiler. Koğuşlardaki 61 askerin üzerine rastgele ateş açarak, karşı koyma fırsatı bulamayan erlerden dördünü şehit ettiler. Tarihe “Şehzadebaşı Karakolu Baskını” diye şiddet dolu bir sayfa olarak girdi bu olay. 1914'ten 1917 sonuna kadar tatbikat sahnesi olarak kullanıldığımı, ilk Türk Futbol Federasyonunun 1923 yılında “Futbol Heyet-i Müttehidesi” adıyla salonumda kurulduğunu da belirtmeden geçemeyeceğim. Ama yaşadığım en unutulmaz günleri Şehremini Cemil Topuzlu’ya borçluyum. Beni bir konaktan çıkarıp “Darülbedayi” hâline getirdi. Hiç unutmam, genel müdürlüğe atanan Fransız tiyatro oyuncusu ve yönetmen Antoine, hakkımda şunları söylemişti: *“Kurulması düşünülen konservatuvar için 20 sınıfı ve 300 kadar öğrenciyi içine alacak bir bina bulmak gerekiyordu. Şehremini, eski bir mahalle içinde bir konak buldu. Bu binayı temizlemek on beş gün sürdü. Bu arada ben de güzel salonlardan birine yerleştim; güzel ve küçük bir cami, Şehzadebaşı Caddesi, Marmara'ya dek uzanan güzel bir manzara bu odanın balkonlarından görülebiliyordu.” [caption id="attachment_61589" align="aligncenter" width="800"] Darülbedayi'nin kuruluş toplantısı, 1914[/caption] Ne güzeldi o günler! Neşeli öğrenciler, hoş nağmeler doldururdu avlumu… Ya şimdi? İsmim Letafet. Yıl 1950. Köhne bir yapı olduğum için yıkıyorlar beni! Oysa Türk tiyatro tarihinde bir simgeydim ben. Dev kepçeler duvarlarıma indikçe tarih de yok olacak hâlbuki… Türk tiyatrosunun kalbiydim ben oysaki! Letafet Apartmanı’nın dili olsaydı yukarıdaki tümceleri kurar mıydı bilinmez ama tarihte önemli bir yeri olduğu da su götürmez. Sözlük anlamıyla letafet, “güzellik, incelik, hoşluk” demek… Tıpkı sanat gibi, tıpkı tiyatro gibi… 1914 yılında böyle latif bir binada başlayan şehir tiyatrolarının kuruluş hikâyesine bakalım: Dünya, Fransa ile Almanya’nın çekişmesinden doğacak bir savaşın eşiğinde, yüreği sıkışmış haldeydi. O kaygılı günlerde asırlık imparatorluğun başkentiydi erguvanların süslediği İstanbul. Şehremini Cemil Topuzlu, Gülhane Parkı’nı yeni açmıştı. Halk daha Gülhane Parkı’na alışamadan Cemil Bey, “İstanbul’a bir tiyatro mektebi kuracağım.” demesin mi! Onca sıkıntı yaşanırken, tiyatrodan bahseden Topuzlu’yu duyanlar, “Şehremini şaşırmış!” dediler, güldüler. Bir de bütçe dardaydı, nasıl olacaktı ki bu iş? Ancak Cemil Bey kararlıydı,* “Bizde hakiki manasıyla tiyatro yoktur, bazı amatörler burada aktörlük ediyorlarsa da, Avrupa’dakilere nispeten pek iptidai bir hâldedir. Bu sebeple bir tiyatro mektebi tesis etmeliyiz. Bu mektebin mahsulü ancak 7-8 sene sonra alınabilecektir. Ben, buraya sesi güzel erkek çocuklarla Türkçeyi güzel telaffuz eden gayrımüslim kız çocukları alacağım. Bunlara edebiyatla beraber Türkçe ve Fransızca tahsil ettireceğim. Aynı zamanda bugün müstakil bir fen mahiyetini kazanmış olan tiyatroculuk ilmini de öğreteceğim.” diyordu. Üstelik ödenek için 3000 altın lira da bulmuştu. “Konservatuvarın yeri, Şehzadebaşı’ndaki Letafet Apartmanı’dır. Konservatuvarın kuruluşu için rehber de çağa damgasını vurmuş bir entelektüel olan Andre Antoine olacak! Kendisini Paris’ten İstanbul’a davet edeceğiz; tiyatro mektebi onun direktiflerine göre şekillenecek.” diye kararını bildiriverdi Reşat Rıdvan Bey’e. Reşat Rıdvan’a güveni tamdı Cemil Bey’in. O yüzden bu işin sorumluluğunu ona bıraktı. Reşat Rıdvan, aldığı emirle işe koyuldu. Batılı anlamda tiyatroyu bilen birini bulması gerekiyordu. Aklında bir delikanlı da vardı aslında: Muhsin Ertuğrul. Hemen yönünü Beyoğlu’na çevirdi, Muhsin’i buldu. Meseleyi anlatırken bu hevesli delikanlının gözlerinin parladığını fark etti, ağzından sözcükler döküldükçe delikanlının aklı başından gitti. İkisi, hemen kolları sıvadılar; Letafet Apartmanı’nı görmeye gittiler. Bina vilayete aitti, savaşlarda kullanıldığı için temizlenmesi gerekti. Bu iki gönüllü apartmanı hâle yola koydular. Antoine, 28 Haziran’da İstanbul’a geldi, kurucu üyeler kendisine takdim edildi. Ünlü edebiyatçılar vardı o üyeler arasında: Yakup Kadri, Yahya Kemal Beyatlı, Ahmet Haşim, Abdülhak Hamid, Mehmet Rauf... Okul, iki bölüm olarak düşünülmüştü: Reşat Rıdvan tiyatro bölümünün, Ali Rıfat musiki bölümünün müdürüydü. Konservatuvara Namık Kemal’in oğlu Ali Ekrem Bolayır’ın önerisiyle “Darülbedayi (Güzellikler Evi)” adı verildi ve logosu Hattat Nuri Bey’e yaptırıldı. Konservatuvar açılışı heyecanla sürerken beklenen 1.Dünya Savaşı çıktı. Kimsenin tiyatro görecek durumu yoktu, halk sefalet içindeydi, ülke tehdit altındaydı; bu durumda Antoine, memleketine dönmek zorunda kaldı. Ama yine de savaş sırasında, Darülbedayi sanatçıları, Asker Ailelerine Yardım Cemiyeti yararına Hüseyin Suat'ın adapte ettiği Çürük Temel adlı oyunu sahneleyerek halka sunmayı başardı. [caption id="attachment_61587" align="aligncenter" width="800"] Darülbedayi Muhsin Ertuğrul Sahnesi.[/caption] Cumhuriyetle birlikte her alanda olduğu gibi tiyatroda da hareketlilik gözlendi. 1924 yılında Darülbedayinin “İstanbul Şehir Tiyatrosu” adını alması kararlaştırıldı. 1927-1928 tiyatro yıllarında İstanbul Şehir Tiyatrosunun başına Muhsin Ertuğrul getirildi. O andan itibaren de bir devir açılmıştı artık Türk tiyatrosunun önünde. Önce tiyatrodan bihaber seyirciyi eğitmek lazımdı. *Muhsin Ertuğrul bir tiyatro adabı broşürü yazdırdı hemen: 1- Tiyatro eğlence yeri değil, büyükler mektebidir. 2-   Tiyatroya mümkün mertebe temiz giyinilip gidilir ve gürültüsüzce bir mevkie oturulur. 3- Perdenin açılacağını ihbar eden işaretten sonra, perde kapanıncaya kadar artık bir kelime bile konuşulmadan yalnız eser dinlenir. Bir milletin bilgi ve anlayış seviyesi sanat eserlerine ve sanatkârlarına gösterdiği alaka ile ölçülür. 4- Tiyatroda sigara içmek doğru değildir. Fakat mecburiyetse ancak perde aralarında içilir. 5- Perde aralarındaki istirahat müddetleri evvelce tayin ve ilan edilmiştir, sabırsızlanmak bu müddeti kısaltmaz. 6- Islık çalmak, ayaklarını yere vurmak, (lüzumsuz yerde) alkışlamak, takdir etmek demek değildir. Bugün bile, bu maddelere bir iki madde daha ekleyerek, tiyatro salonlarına asmak gerekir diye düşünüyor insan… Hele temsil sırasında çalan cep telefonlarını düşününce… Türk tiyatrosu asıl damgayı 1923’te ilk kez bir “Müslüman Türk” kadınını sahneye çıkarmakla vurdu. Savaş yıllarında erkeklerden doğan boşlukları, temizlik işlerinden postaneye, dükkânlardan tarlalara kadar, her yerde, kadınlar doldurmuştu. Ancak Darülbedayiye alınan kız öğrenciler ortalığın karışmasına neden olmuştu. Sahne Türk kızlarına serbest olamazdı. Mümkün değildi bu. Bir kadın, üstelik Müslüman, erkeklerin izlediği bir yerde sahneye çıkacaktı, öyle mi! İmkânsız! Afife Jale, Türk ve Müslüman olduğunu gizleyerek, işte, böyle bir zamanda sahneye adım attı. Bir nevi Jeanne D’arc oldu yani… Sahneden indiğinde Hüseyin Suat “Sen bizim fedaimizsin.” demişti ona. Ama Türk ve Müslüman olduğu söylentileri kulaktan kulağa yayıldı. Polisler bir gece salona geldiler; Afife ya sahneye çıkmayacak ya çıkacak ama tutuklanacaktı. Kaçmasından başka yol yoktu, sahne altındaki merdivenden kaçtı mecburen ve Darülbedayi kadınların sahne alabileceği bir dünyayı, bir inkılabı, beklemeye başladı. O inkılap, İzmir’de gerçekleşecekti.12 Temmuz’da İzmir limanına çıktılar Darülbedayi oyuncuları. Gazi Mustafa Kemal de oradaydı. Fırsat kapıdaydı; tek yapacakları Gazi’den izin almaktı. Kendisini akşamki temsile davet etmeye karar verdiler. Muvahhit, Behzat ve Şadi, Uşaklıgil yalısına vardıklarında: – Bir şey demeden oyuna mı davet etsek acaba? – Asıl diyeceğimizi demeyelim mi? – Müslüman kadının sahneye çıkmasına izin verir misiniz, diye sorduğumuz da ya kızarsa, diyaloglarıyla Gazi’nin karşısına çıktılar. Mustafa Kemal, “Türk hanımlarıyla beraber yolculuk ettiğinizi duydum, pek memnun oldum. Onları güzel dilleriyle sahnede dinlemek pek zevkli olacak. Bedia Hanım’ın sahnede muvaffak olacağına inanıyorum fakat yolculuğunuz Ankara’ya da olsun; halk tiyatro görmeli.” dedi. Mutlulukla Gazi’nin yanından ayrılan kahramanlar Bedia Muvahhit’e müjdeli haberi vermeye koştular. Artık Türk kadını sahneye rahatça çıkacaktı. 100 yıl önce başlayan öykünün kahramanlarıydı Cemil Topuzlu, Muhsin Ertuğrul, Afife Jale, Bedia Muvahhit ve diğerleri… Darülbedayide kimler sahne tozu yutmadı ki: Vasfi Rıza Zobu, Zeki Müren, Suna Pekuysal, Cem Davran... Hangi oyunlar sahnelenmedi ki: Hamlet, Venedik Taciri, Vişne Bahçesi, Gözlerimi Kaparım Vazifemi Yaparım, Godot’ yu Beklerken, Lüküs Hayat, Postacı… Hangi yazarların isimleri afişleri süslemedi ki: Çehov, Brecht, Nazım Hikmet, Turan Oflazoğlu, Necati Cumalı… Bir apartmanda başlayan öykü, bugün İstanbul'da 10 ayrı sahnede devam ediyor. Tiyatro yaşamın kendisidir, insanlığın aynasıdır, doğruların yanlışların muhasebesidir. Bireyin gülen yüzü, ağlayan suratıdır. Tanrıların masalından doğmuş bir sanattır o. Dionysos’a, insanoğluna arada neşe ve eğlence sunduğu için adanmış bir şükrandır. İnsanoğlunun kaderinden kaçma yoludur, günlük yaşamında maskeler ardında saklayıp da kimselere gösteremediği yüzüyle karşılaştığı bir platformdur. Bu yüzden tiyatronun ışığı sönmemeli, hayatımıza bir parça sıcaklık bahşeden bu letafet hiçbir dönemde yıkılmamalıdır. Şehir tiyatrolarına ve adını sanatın bu dalına yazdıranlara selam olsun diyoruz! * Ayşegül Çelik, Ölmeyi Bilen Adam Muhsin Ertuğrul, Can Yayınları, Ocak 2013

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR